Hükümlülerin Sağlık Hakkı ve Çarpıklıklar – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl
Bir toplumun hukuk devleti olup olmadığını anlamanın en turnusol göstergelerinden biri, en zayıf ve en görünmez durumdaki yurttaşlarına nasıl davrandığıdır. Cezaevlerindeki hükümlüler, tam da bu görünmez alanın içinde yer alır. Özgürlüklerinden mahrum bırakılmış olabilirler; ancak insan onurlarından ve temel haklarından değil. Sağlık hakkı, bu temel hakların en yaşamsal olanıdır.
Uluslararası düzeyde bu hak açık biçimde tanımlanmıştır. Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen “Mahpuslara Yönelik Asgari Standart Kurallar” (Nelson Mandela Kuralları), mahpusların toplumdaki bireylerle eşdeğer sağlık hizmetine erişim hakkı olduğunu vurgular. Benzer şekilde Dünya Sağlık Örgütü, cezaevlerinde sunulan sağlık hizmetlerinin kamu sağlık sistemiyle entegre ve bağımsız olması gerektiğini belirtir. Çünkü hapishaneler, toplumdan yalıtılmış değil; aksine toplum sağlığının bir parçasıdır.
Türkiye’de ise anayasal düzeyde sağlık hakkı güvence altındadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 56. maddesi, herkesin sağlıklı bir çevrede yaşama ve sağlık hizmetine erişim hakkını tanımlar. “Herkes” ifadesi, hükümlüleri de kapsar. Ceza, özgürlüğün kısıtlanmasıdır; tedaviye erişimin engellenmesi değil.
Ancak kağıt üzerindeki norm ile uygulama arasındaki mesafe, çoğu zaman dramatiktir. Cezaevlerinde aşırı kalabalıklaşma, yetersiz havalandırma, hijyen sorunları ve kronik hastalığı olan mahpusların düzenli takibindeki aksaklıklar, sistematik bir çarpıklığa işaret eder. Özellikle ileri yaşta ve çoklu hastalığı bulunan hükümlüler için cezaevi koşulları fiilen “ağırlaştırılmış” bir cezaya dönüşebilmektedir.
Bir diğer sorun, sağlık hizmetlerinin bağımsızlığı meselesidir. Cezaevi hekimlerinin idari baskı altında kalabileceği yönündeki tartışmalar, tıbbi etik açısından kaygı vericidir. Oysa hekimlik mesleğinin temel ilkesi, hastanın yararını gözetmektir. Mahpus da olsa, her birey öncelikle hastadır. Güvenlik kaygıları ile tıbbi gereklilikler arasındaki denge, çoğu zaman güvenlik lehine aşırı biçimde bozulmaktadır.
Sevk süreçleri de önemli bir darboğazdır. Hastane randevularına geç gidilmesi, kelepçeli muayene uygulamaları ya da mahremiyetin ihlali gibi pratikler, yalnızca fiziksel değil, psikolojik bir yıpranma da yaratır. Kelepçeli muayene, insan onuru ile bağdaşmadığı gibi, hekim-hasta ilişkisini de zedeler. Hekimin doğru anamnez alabilmesi ve hastanın kendini güvende hissedebilmesi için mahremiyet esastır.
Ruh sağlığı alanı ise çoğu zaman daha da ihmal edilir. Özgürlükten yoksun bırakılmanın yarattığı travma, belirsizlik, aileden kopuş ve damgalanma; depresyon, anksiyete ve intihar riskini artırır. Psikiyatrik destek mekanizmalarının yetersizliği, geri dönüşü olmayan sonuçlara yol açabilir. Oysa koruyucu ruh sağlığı hizmetleri, hem bireysel hem de kurumsal şiddeti azaltan bir etkiye sahiptir.
Burada temel soru şudur: Cezaevi, sağlığa erişimin askıya alındığı bir alan mıdır? Eğer öyle kabul edilirse, hukuk devleti ilkesinden söz etmek güçleşir. Devlet, özgürlüğünü kısıtladığı bireyin yaşamını ve sağlığını koruma yükümlülüğünü de üstlenmiş olur. Bu yükümlülük, pasif bir “izin verme” değil; aktif bir “sağlama” sorumluluğudur.
Çözüm, yalnızca fiziki iyileştirmelerle sınırlı değildir. Öncelikle cezaevi sağlık hizmetlerinin, idari hiyerarşiden bağımsız ve Sağlık Bakanlığı ile tam entegre çalışması gerekir. İkinci olarak, kronik ve ağır hastalığı olan hükümlüler için alternatif infaz modelleri –evde infaz, denetimli serbestlik gibi– daha etkin biçimde uygulanmalıdır. Üçüncü olarak, sivil denetim mekanizmaları güçlendirilmelidir. Şeffaflık, ihlallerin önlenmesinde en güçlü araçtır.
Son tahlilde mesele, suç ve ceza tartışmasının ötesindedir. Sağlık hakkı, insan olmanın doğal sonucudur. Hükümlülerin sağlık hakkındaki çarpıklıklar, yalnızca cezaevlerinin değil; toplumun vicdanının aynasıdır. O aynaya bakmak cesaret ister. Ama gerçek bir hukuk devleti olma iddiası da tam olarak bu cesareti gerektirir.