Lale Mansur ve Rahmi Koç’un Damgalayıcı Dili – Aziz Yağan

Lale Mansur’un Dört Ayaklı Minare’yi ziyaret eden ‘Türk turistler’ hakkındaki sözleri, Rahmi Koç’un gafını akla getiriyor. Koç, resmi bir hastane açılışında Kürd kadınları hem etnik kimlik hem cinsiyet üzerinden aşağılayan bir fıkra anlatmıştı. Mansur ise Dört Ayaklı Minare’nin etrafında bir ritüel gibi dolananların sadece Türk turistler olduğunu iddia ederek damgaladı ve durumu ‘rezillik’ sözcüğüyle niteledi.

Farklı toplumsal konumlara sahip bu iki isim, insanları damgalamaya geldiğinde aynı sembolik şiddet ailesinde buluşabiliyor. Elbette iki olayın ağırlığı ve niteliği aynı değildir.

Koç’u ‘rezillik’ kelimesiyle eleştiren DEM Parti’li Pervin Buldan ile Türk ziyaretçileri aynı kelimeyle yargılayan Mansur, farkında olmadan aynı dili kullanmış oldu.

Oysa Dört Ayaklı Minare etrafında, altında yedi kez koşmak ya da yürümek, Tahir Elçi’nin ölümünü kutlamak değil; bu ritüel ve minarenin altından geçerken dilek dileme eski ya da yeni gelişen bir inanışın devamı olabilir. Dilek dilemek, şifa aramak ya da bir geleneği sürdürmek amacıyla yapılan bu pratik saygısızlık amaçlı olmayabilir; halkın mekanla kurduğu canlı ve manevi bağın görünümü de olabilir. Üstelik Dört Ayaklı Minare yüzlerce yıldır var; etrafında sayısız olay yaşanmış, sayısız anlam birikmiştir.

Mansur’un bu eylemi yalnızca yakın tarihin acı bir kesiti üzerinden değerlendirmesi, mekanı tek boyutlu bir matem alanına indirgeme riski taşıyor. Ama kent kültürü, acıyı ve coşkuyu aynı sokakta harmanlayarak ayakta kalır. Mansur’un belki göremediği, belki de bilmediği şu: yalnızca Dört Ayaklı Minare değil, kentte ve bölgede pek çok yer aynı zamanda matem mekanı, suç mahalli ve devasa bir hafıza alanıdır. Bu mantıkla Şeyh Said Meydanı’nda müzik dinlemek, konser düzenlemek, halay çekmek de yasaklanmalıdır. Trajik olayların yaşandığı her mekan kamusal alan olmaktan çıkıp yas müzelerine mi dönüşsün?

Mansur’un dili de ayrıştırıcı bir ton taşıyor. Diyarbakır’a Türkler yalnızca dışarıdan gelmez; kentte ve bölgemizde yerleşik Türk nüfus da vardır. Bölgemizdeki ve kentteki çok kültürlü hafızayı ‘biz ve onlar’ parantezine almak, insanları etnik kimlikleri üzerinden belirli davranış kalıplarına sıkıştırmak eleştirilmesi gereken elitist bir reflekstir. Bu yaklaşımın benimsenmesi, turistleri güvensizliğe; kamusal mekanlarda belirli bir ölçü ve özen bekleyen kentlileri ise şüpheciliğe ve hayal kırıklığına sürüklüyor.

Kentimizin değerlerine ya da tarihsel acılarına saygı insanları hizaya çekerek ya da aşağılayıcı kelimelerle sağlanamaz. Koç, Kürd adını anmayarak bile olsa özür diledi; ama söylem hasarı geriye kaldı. Mansur ise hem kentin çokkültürlü, çokmilliyetli köklerine saygısızlık ettiği hem de insanları damgaladığı için minare etrafında ritüelini tamamlayan herkese karşı henüz o adımı atmadı.

Bir mekanın hafızasını korumak, orayı insansızlaştırarak ya da insanları suçluluk duygusuyla felç ederek yapılmaz. Oraya konulacak bir plaket, levha, mekanın taşıdığı anlamlardan ve acılardan birini görünür kılar, saygıyı kurumsallaştırır; ama orayı bir ‘yas hapishanesine ya da müzesine’ çevirmez.

Elbette Tahir Elçi’nin orada neden ve nasıl katledildiğine dair bir levhanın, plaketin ya da bir anıtın alana yerleştirilmesi gecikmiştir. Böyle bir levha ya da anıt, oranın bizim için taşıdığı anlamlardan birini açıkça ortaya koyar; ama mekanı ziyaret edenlere kısıtlama ya da tedirginlik getirmez; ortamları gerginleştirmez.

Kentimizin hafızası, insanları suçlu ilan ederek, suçlu hissettirmek için değil; geçmişi görünür kılan, bugünü ise yaşanabilir bırakan bir kamusal kültürle korunabilir.

Benzer Videolar