Müstehcenlik Bahsi… – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl
Türkiye’de ifade özgürlüğü, sanat özgürlüğü ve bireysel özerklik tartışmalarının en kritik başlıklarından biri, Türk Ceza Kanunu’nun 226. maddesidir: “Müstehcenlik.” İlk bakışta toplumun özellikle çocukları koruma amacıyla getirildiği düşünülen bu madde, pratikte hem hukuki sınırları hem de kültürel yorumu en tartışmalı alanlardan birine dönüşmüş durumda. Bugün artık şu soruyu sormak kaçınılmaz: Bu maddenin mevcut haliyle yürürlükte kalması, modern ve demokratik bir toplumun hukuk anlayışıyla bağdaşmakta mıdır?
Müstehcenlik kavramının kendisi başlı başına bir sorun alanıdır. Çünkü kültürel olarak görecelidir, zamana, mekâna, toplumsal normlara ve hatta bireylerin kişisel değer yargılarına göre değişir. Bu nedenle ceza hukukunda kullanılabilecek en muğlak kavramlardan biridir. Net olmayan bir tanımın üzerine inşa edilmiş bir ceza normu, kaçınılmaz olarak uygulayıcının öznel değerlendirmesine dayanır. İşte bu nedenle TCK 226, özellikle de yetişkinler arasında gönüllü tüketim ve üretim alanlarına ilişkin durumlarda, hukuki öngörülebilirlik ilkesini zedelemektedir.
TCK 226’nın en büyük sorunlarından biri, geniş yorumlanmaya açık yapısı nedeniyle sanatçıları, akademisyenleri, yayınevlerini, çevirmenleri ve yayın platformlarını baskı altında bırakmasıdır. Son yıllarda hem edebiyat hem sinema hem de dijital içerik alanında, çocuklara yönelik gerçek bir tehlike olmayan, ancak “müstehcen” olarak nitelenebilecek eserlerin soruşturmalara konu olduğu görüldü. Oysa çağdaş hukuk sistemlerinde devletin görevi, yetişkin bireylerin bedensel ve zihinsel özerkliğini korumak, onların içerik tercihlerine cezai müdahale etmek değildir. Uluslararası standartlarda esas korunan, çocukların cinsel istismarı, şiddeti ve sömürüsüdür; yetişkinlerin kendi rızalarıyla ürettikleri ya da tükettikleri içerikler değil.
Dahası, 226’nın geniş kapsamı dijital çağda daha da sorunlu hale gelmiştir. İnternet, sosyal medya ve çevrimiçi platformlar üzerinden milyarlarca görsel ve metin dolaşıyor. Bu içeriklerin hangisinin “müstehcen,” hangisinin “sanatsal,” hangisinin “bilimsel” olduğuna dair karar, tek bir ceza maddesinin muğlak ifadelerine bırakılamaz. Bu durum sadece ifade özgürlüğü açısından değil, hukuki güven açısından da ciddi riskler barındırıyor. Bir ülkede yazarlar, çevirmenler veya sanatçılar, üretecekleri içeriğin ceza tehdidiyle karşılaşıp karşılaşmayacağını öngöremiyorsa, orada özgür yaratıcılıktan söz etmek zorlaşır.
Çocukların korunması mevzu bahis olduğunda elbette hiçbir tartışma olmamalı: Her demokratik toplum gibi Türkiye de çocuk istismarı ve sömürüsüyle kararlı, güçlü ve net biçimde mücadele etmelidir. Ancak bunun yolu, “müstehcenlik” gibi ucu açık bir kavramı cezalandırmaktan değil; çocukların cinsel güvenliğiyle doğrudan bağlantılı, somut ve açık ihlallere odaklanan özel düzenlemeleri güçlendirmekten geçer. Müstehcenlik maddesi ise bu karmaşık alanı tek bir torba hükme hapsetmektedir.
Ayrıca içerik düzenleme alanında artık cezai yaptırım tek yol değildir. Erişim sınırlamaları, yaş doğrulama sistemleri, yayıncılık standartları, platformların içerik politikaları gibi modern araçlar, hem çocukları korumakta hem de yetişkinlerin özgürlük alanını daraltmamakta çok daha etkili sonuçlar vermektedir. Bugünün dünyasında cezai müeyyide, en son başvurulacak yöntem olmalıdır.
TCK 226’nın kaldırılması, çocukların korunmasından vazgeçmek anlamına gelmez; aksine, korumayı daha bilimsel, daha somut ve daha etkili mekanizmalara kaydırmak anlamına gelir. Aynı zamanda sanatın, düşüncenin, ifade özgürlüğünün ve bireysel tercihlerin ceza tehdidi altında olmadığı bir toplumsal düzenin önünü açar. Çünkü özgürlüğü cezayla sınırlayan hukuk sistemi korku üretir; ama modern hukuk toplumu güven üzerine kurar.
Bu nedenle artık cesur bir soruyu tekrar sormanın zamanı geldi: TCK 226’yı kaldırmanın zamanı gelmedi mi? Demokratik bir toplumda ceza hukuku, belirsiz kavramlarla değil, somut zarar ilkesiyle şekillenmelidir. Ve bugün bu ilkeye en çok ihtiyaç duyduğumuz alan tam da burasıdır.