Özgürlükler ve Ahlak Sorunsalı Çerçevesinde Yozlaşma Kavramının Sınırlarını Baştan Tanımlamak – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl
“Yozlaşma” kelimesi, modern kamusal tartışmaların en sık ve en hoyrat kullanılan kavramlarından biri haline geldi. Çoğu zaman bir davranışı, bir sanatsal üretimi ya da bir yaşam tarzını beğenmediğimizde, onu anlamaya çalışmak yerine “yozlaşmış” etiketiyle yaftalamak daha kolay geliyor. Oysa özgürlükler ve ahlak sorunsalı söz konusu olduğunda, yozlaşma kavramının sınırlarını baştan ve berrak biçimde tanımlamadan yürütülen her tartışma, kaçınılmaz olarak baskıcı ve keyfi sonuçlar üretir.
Öncelikle şunu ayırt etmek gerekir: Ahlak, toplumsal olarak inşa edilmiş normlar bütünüdür; özgürlük ise bireyin bu normlarla kurduğu mesafenin ve seçme hakkının ifadesidir. Yozlaşma ise ne her ahlaki sapma ne de her norm ihlali anlamına gelir. Aksi halde tarih boyunca “yozlaşma” suçlamasıyla hedef alınan kadınlar, sanatçılar, azınlıklar ve muhalifler için özgürlükten söz etmek imkânsız hale gelir.
Yozlaşma kavramı, ancak üç temel ölçütle anlamlı bir çerçeveye oturtulabilir. Birincisi, zarar ilkesidir. Bir davranış ya da pratik, başkalarının temel hak ve özgürlüklerine somut ve ölçülebilir bir zarar vermiyorsa, ahlaki rahatsızlık uyandırması onu yozlaşma kategorisine sokmaz. İkincisi, rıza ilkesidir. Yetişkin bireyler arasında, açık rızaya dayanan ilişkiler ve tercihler, kamusal ahlak adına kriminalize edilemez. Üçüncüsü ise güç ve çıkar ilişkileridir. Yozlaşma asıl olarak burada ortaya çıkar: Gücün kötüye kullanımı, kamusal kaynakların talanı, adaletin kişisel ya da siyasal çıkarlara göre eğilip bükülmesi, ahlaki çöküşün gerçek göstergeleridir.
Ne var ki kamusal tartışmalarda bu ölçütler ters yüz edilir. Yolsuzluk, kayırmacılık ve hukuksuzluk görmezden gelinirken; bireyin bedeni, cinselliği, sanatı ya da düşüncesi yozlaşmanın başlıca göstergesi ilan edilir. Böylece yozlaşma kavramı, ahlaki bir uyarı olmaktan çıkar, bir denetim ve bastırma aracına dönüşür. Özgürlük alanını daraltan bu yaklaşım, ironik biçimde gerçek yozlaşmayı da perdelemeye yarar.
Ahlakın donmuş ve değişmez bir yapı olmadığı gerçeğini kabul etmeden yozlaşma tartışması yürütülemez. Dün ahlaksız sayılan pek çok davranış, bugün temel hak olarak görülüyorsa; bu, toplumların ahlaki pusulasının zamanla daha kapsayıcı hale gelmesindendir. Bu dönüşümü otomatik olarak “çürüme” diye adlandırmak, ahlakı yaşayan bir değerler sistemi olmaktan çıkarıp ideolojik bir sopa haline getirir.
Özgürlükler bağlamında asıl soru şudur: Ahlak kimin adına, kime karşı ve hangi araçlarla korunmaktadır? Eğer ahlak, güçlülerin zayıflar üzerindeki tahakkümünü meşrulaştırıyorsa; eğer “toplumun değerleri” söylemi, farklı olanı susturmak için kullanılıyorsa; işte tam da orada yozlaşma vardır. Yozlaşma, çoğulculuğun değil, tek tipleştirmenin ürünüdür.
Bu nedenle yozlaşmayı, bireysel tercihlerde değil; kurumsal çöküşte, hukukun araçsallaştırılmasında ve ahlakın seçici biçimde uygulanmasında aramak gerekir. Özgürlük ile ahlak arasında sağlıklı bir denge, ancak yozlaşma kavramının sınırlarını netleştirmekle mümkündür. Aksi halde ahlak adına özgürlüğü boğar, özgürlük adına da ahlakı itibarsızlaştırırız. Toplumların gerçek sınavı, farklı yaşamların varlığıyla değil; bu farklılıklarla adil, tutarlı ve özgürlükçü bir ahlaki zemin kurup kuramadıklarıyla ilgilidir.