Last Updated on Nisan 15, 2026 by Ayşegül Akbay
29
Deprem Türkiye için artık yalnızca bir “doğa olayı” değil; aynı zamanda bir toplumsal hafıza, bir travma ve her gün yeniden üretilen bir korku haline geldi. Ne zaman yer hafifçe sallansa, bir anda hepimiz aynı refleksi gösteriyoruz: Telefonlara sarılıyoruz, sosyal medyaya koşuyoruz, “nerede oldu?” diye soruyoruz. Çünkü artık biliyoruz ki deprem sadece yerin altından gelmiyor; ihmalin, plansızlığın ve unutmanın içinden de yükseliyor.
Son büyük depremlerden sonra toplumda yaygın bir duygu oluştu: “Bu kadar acıdan sonra artık ders alınmıştır.” Ne yazık ki gerçekler bunu doğrulamıyor. Yeniden deprem riski, yalnızca jeolojik bir ihtimal değil; aynı zamanda sosyolojik bir süreklilik. Fay hatları yerinde duruyor, kentleşme aynı hızla sürüyor, bina stokunun önemli bir kısmı hâlâ riskli. Ve en önemlisi, bireylerin zihninde deprem gerçeği hâlâ iki uç arasında gidip geliyor: panik ve unutma.
Depremden hemen sonra insanlar daha bilinçli oluyor. Çantalar hazırlanıyor, aile içi planlar konuşuluyor, evin kolonları gözle inceleniyor, “acaba bu bina sağlam mı?” sorusu komşular arasında dolaşıyor. Ancak aylar geçtikçe, gündem değiştikçe ve hayat yeniden hızlandıkça bu duyarlılık azalıyor. Birey, kendini korumak için değil; unutmak için çaba harcıyor. Çünkü sürekli tehlike hissiyle yaşamak zor. İnsan zihni hayatta kalmak için bazen inkârı seçiyor.Fakat sorun tam da burada başlıyor. Deprem, unutulmayı affetmeyen bir gerçekliktir.
Bireylerin rolü, çoğu zaman yalnızca “kendi canını kurtarmak” üzerinden tartışılıyor. Oysa birey dediğimiz şey, aynı zamanda toplumun en küçük yapı taşıdır. Bir kişinin aldığı önlem, yalnızca kendisini değil; ailesini, komşusunu ve hatta tanımadığı insanları bile etkiler. Örneğin riskli binada oturmaya devam etmek yalnızca bir kişisel tercih değildir. Çünkü olası bir yıkımda enkaz altında kalacak olan sadece o kişi değil; kurtarma ekipleri, çevrede yaşayanlar ve tüm sistemdir. Depremde bireysel kararlar, kolektif sonuçlar doğurur. Burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Deprem karşısında birey ne kadar sorumludur?
Elbette devletin, belediyelerin ve kurumların sorumluluğu büyüktür. Denetim mekanizmalarının çalışması, imar affı gibi uygulamalardan uzak durulması, bilimsel şehir planlaması yapılması şarttır. Ancak birey de “ben ne yapabilirim ki?” diyerek kendini tamamen sorumluluk dışına çıkaramaz. Çünkü deprem karşısında en büyük tehlike yalnızca bina değil; umursamazlıktır.Bireyin yapabilecekleri az değildir: oturduğu binanın risk analizini sorgulamak, güçlendirme talep etmek, kentsel dönüşüm süreçlerini takip etmek, afet çantasını hazır tutmak, aile içi toplanma planı yapmak, çocuklara deprem bilinci kazandırmak, temel ilk yardım öğrenmek… Bunların hiçbiri lüks değildir; modern yaşamın zorunlu refleksleri olmalıdır.
Depremi konuşmak da bir önlemdir. Depremi gündemde tutmak, bilim insanlarını dinlemek, “bu işin siyaseti olmaz” diyebilmek, bireyin en güçlü toplumsal katkısıdır. Çünkü deprem riskini azaltmak, sadece mühendislikle değil; kültürle de ilgilidir. Biz depremi bir haftalık haber konusu olmaktan çıkarıp, sürekli bir yaşam bilinci haline getiremediğimiz sürece, her deprem bize “yeniden” sürpriz gibi gelecektir.Oysa deprem sürpriz değildir. Sürpriz olan, hâlâ hazırlıksız olmamızdır.Bugün yeniden deprem riski konuşuluyorsa, bu korku yaratmak için değil; hayat kurtarmak içindir. Deprem kader olabilir, ama yıkım kader değildir. Ve bu gerçeğin en önemli muhatabı, en küçük birim olan bireydir. Çünkü birey değişirse toplum değişir; toplum değişirse şehirler değişir; şehirler değişirse depremler ölüm olmaktan çıkar.
1
Ortadoğu’daki son gelişmelere dayalı kapsamlı bir analiz
415 kez okundu
2
Jeopolitik ve Enerji Güvenliği: Derinlemesine Bir Analiz
204 kez okundu
3
Rupiah döviz kurunun ulusal ekonomi üzerindeki etkisi
150 kez okundu
5
Barok Sanatının Görkemli Yansımaları
130 kez okundu