Last Updated on Ekim 31, 2025 by Recep Ufak
Yaşar Kemal’in İnce Memed romanı yalnızca bir eşkıyalık hikâyesi değil; aynı zamanda ekonomik baskının, sistematik yoksullaştırmanın ve halkın ruhsal teslimiyetinin güçlü bir anlatısıdır. Bu yazıda, romanda yer alan üç temel strateji üzerinden geçmişten bugüne iktidarların halkı kontrol etme biçimlerini inceleyeceğim: ekonomik baskı ve yoksullaştırma, “ekmek ve sirk” politikası ve biyopolitika.
Tüm bu kavramları aklıma getiren, romandaki şu çarpıcı pasaj oldu:
“Sonra düşler de, kır atlı Abdi de Memed de unutuldu. Köylü gittikçe yoksullaşıyor, Hamzanın baskısı gün geçtikçe artıyordu. Dikenlidüzü köylüleri artık onun elinin oyuncağıydı. Çalış, diyor çalışıyorlar. Yat, kalk, otur, uyu diyor, bir dediğini iki etmiyorlardı. Küskün karanlıklarına da gittikçe gömülüyorlar, vurdumduymaz, hiçbir şeyle ilgilenmeden, gülmeden, ağlamadan, öfkelenmeden, sevinmeden bir tuhaf havanın içinde yuvarlanıp gidiyorlardı. Umut ettikleri hiçbir şey yoktu. Umut edememenin boşluğundaydılar”
Ekonomik Baskı: Yoksullaştırarak Boyun Eğdirme
Bu iktidarların halkı bilinçli bir şekilde yoksullaştırarak onları bağımlı hale getirme yoludur. Yoksullaşan ve güçsüzleşen halk beraber hareket edemez bir politik bilinç oluşturamaz. Hatta oluşturan ve bu yoksulluğa karşı çıkanları da asıl onları yoksulluğa itenler yerine kötü kişi olarak adlandırırlar.
Ekmek ve Sirk: Göz Boyama Sanatı
Bu yöntem günümüze Roma döneminden ulaşmış bir yöntemdir. Bu yöntem halkın daha büyük konularla ilgilenmesi yerine onları temel ihtiyaçlarını (ekmek) ve günlük meselelerle(sirk) meşgul etmek üzerine kuruludur.
Biyopolitika: Hayatın Ta Kendisine Müdahale
Michel Foucault tarafından ortaya koyulan bu kavram “İktidarın, artık sadece öldürme ya da cezalandırma değil; yaşamı yönetme, düzenleme, üretme, kontrol etme yetisini de kapsaması” anlamına gelir.
Tekrar dönelim bize bunları hatırlatan kitabımıza İnce Memedin Abdi Ağadan sonra yerine gelen Ağanın kardeşi Kel Hamzayı ve yaptıklarını duyduktan sonra önce Süleyman Emmi’ye;
“Abdiyi öldürdük. Zalim imansız bir adamdı. Anam gitti, Hatçe gitti. Ben de dağlara düştüm. Ölümün ardınca yürüyorum. Ne oldu? Kel Hamza geldi. Hiç aklıma gelmezdi Kel Hamzanın gelip de köye çökeceği… Toprağı geri alacağı, köylüyü beterin beteri hallere sokacağı. Hiç aklıma gelmezdi… Şimdi Kel Hamzayı öldüreyim, diyorum; yerine bin beter bir Kel Hamza daha gelecek. Ne diyorsun Süleyman Emmi, bana bir akıl ver.” diye akıl danışır ancak Süleyman Emminin sözlerinden sonra ağzında sadece şu sözler dökülür; “Bir daha , bir daha öldürürsün, bir daha gelir. Bir daha, br daha gelir. Abdi gider, Hamza gelir, Hamza gelir, Hamza gelir, Hamza gelir…”
İnce Memed kitabında gördüğümüz düzen aslında yerel yönetimlerin güç sahibi olduğu merkezi yönetimin gücünün dağılmasıyla oluşan derebeylerini bize anımsatıyor. Bu düzende Ağa köylünün hangi tarlayı süreceğine, hasatının ne kadarını vergi olarak vereceğine, köylünün nereye gideceğine hatta kimin kiminle evleneceğine bile karışmaktadır. Abdi Ağa köylüye her türlü zulmü ekmekte çakır dikenlikte insanın yapamayacağı işleri Memed’e reva görmektedir. Bundan bıkıp kaçan Memed’i köye geri getirmiş sonrasında harman zamanında hasatın neredeyse hepsini vergi olarak almış ve onları yoksulluğa mahkum etmiştir. Ekonomik kontrol yöntemi kitapta karşımıza ilk böyle çıkmaktadır. Bununla bir şekilde mücadele eden Memed ve anasının başına bunları ilk kez gelmiyordur. Bundan sonra Memed’in çocukluğundan beri sevdiği evleneceği Hatçe’yi yeğeniyle evlendirmek isteyen ağa Memed’in hayatına son kez karışmış olacaktır çünkü Memed bu duruma isyan edip dağa çıkacaktır. Ağa herkese zulmetmez elbette yanında olanlara bolca ikramda bulunur onları mutlu eder hatta keyifliyse diğer köylülere de yardım eder. Hasatta bolca aldığı vergiler yüzünden kışın aç kalan köylü kapısına açlıktan kırılmamak için geldiğine onlara ağzına kadar dolu olan ambarından tahıllar verir.
Bütün bunları okuduğumuzda neyse ki bugün bunlar çok geride kaldı diyor olabilirsiniz ama biraz daha oturup düşündüğümüzde gerçekten bitip bitmediğini sorgulamaya başlar hale geliyoruz. Bugünlerde en çok savunduğumuz en gurur duyduğumuz şey belki de özgürlüğümüz bir “ağa”mızın olmaması. Modern yaşamımızda belki etle kemikle bir insan olarak ağalar yok ama her marka ya da her tüketim ürünü bizlerin ağası olmuş durumda. Sevdiğimiz bir ürünü almak için yaptığımız kredi kartı borçları ya da sadece başımızı sokabilmek için almaya çabaladığımız evimiz ve 10 yıllık ev kredileri her birimizi Abdi Ağa’nın köylülerinden ne kadar ileriye götürüyor? Peki ya bizim ekmek ve sirklerimiz neler? Ekmeklerimiz aslında sosyal yardıma muhtaç olan insanlara baktığımızda görmekteyiz. Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Faaliyet Raporu veriyle oluşturulan Grafik 1 her geçen daha fazla sosyal yardım alan hane ile bu yoksulluğu ortaya koyuyor.
Diğer yandan gündelik işlerimizle meşguliyetimiz her geçen artmakta sanırım Roma döneminin gladyatör savaşlarının yerini bizde futbol ve diziler tutuyor. Her geçen gün buraya daha fazla paralar harcanıyor ve daha fazla bu sirke hapsoluyoruz. Bu sirkin büyüklüğünü ve geleceğini görmek için de PwC tarafından hazırlanan “Perspectives: Global E&M Outlook 2024–2028” raporundaki verilerle oluşturduğum Grafik 2 bizlere her geçen gün kendi sirkimiz için harcadığımız paraları gözler önüne seriyor.
Dikkatinizi çekmek isterim sadece 2020’de pandemi sebebiyle canımızın derdine düştüğümüzde bu sirk büyümemiş ancak bütün kapanmalara ve yasaklara karşın sadece %2 kadar küçülmüş. Şimdi bütün bunlar üzerine kötü haberleri alan Memed gibi bizler de oturup sayıklayalım;
“Abdi gider, Hamza gelir, Hamza gelir, Hamza gelir….”