04 Şubat 2026 Çarşamba
Şehirleşme Süreçleri ve Çevresel Etkileri
Bir Yudum Süt, Bir Parça Et; Medeniyetin Sessiz Mimarları - Doç.Dr. Alper Koçyiğit - Akademik Akıl
TCK 230, Günümüz Gençliği, Multipartnerizm ve Evlilikten Kaçış - Prof.Dr. Ayşegül Akbay - Akademik Akıl
Yeraltı su kaynağı olarak kar - Aziz Yağan
Sosyete
Chicago Üniversitesi ve Jet Propulsion Laboratory’nin geliştirdiği yeni bir model, Jüpiter’in bulutlarının altına bakmayı mümkün kıldı. Çalışma, gezegende Güneş’e kıyasla yaklaşık 1,5 kat daha fazla oksijen olabileceğini ve Jüpiter atmosferindeki karışım/dolaşımın sanılandan çok daha yavaş işlediğini gösteriyor.
Jüpiter’in devasa fırtınaları ve katman katman bulutları, gezegenin “iç yapısı” hakkında doğrudan gözlem yapmayı uzun süredir neredeyse imkânsız hale getiriyor. Bulutlarda su bulunuyor; ancak Dünya’dakilerden çok daha yoğun ve derin oldukları için, şimdiye dek hiçbir uzay aracı bu katmanların altını net biçimde görmeyi başaramadı.
Chicago Üniversitesi ve Jet Propulsion Laboratory’den araştırmacıların yürüttüğü yeni çalışma, bu soruna güçlü bir yanıt sunuyor: Jüpiter atmosferi için şimdiye kadarki en ayrıntılı simülasyonlardan biri geliştirildi. Model, gezegenin atmosferindeki kimyasal tepkimeleri ve gaz/bulut hareketlerini birlikte ele alarak, adeta “bulutların altını” dolaylı biçimde okumayı hedefliyor.
Modelin öne çıkan sonuçlarından biri, Jüpiter’deki oksijen miktarına dair. Araştırmacılar, gaz devinin Güneş’e kıyasla yaklaşık 1,5 kat daha fazla oksijen barındırabileceğini hesaplıyor. Bu bulgu, Jüpiter’in bileşimi üzerine süren tartışmalarda önemli bir veri noktası; çünkü oksijen çoğu zaman suyla “kilitli” halde bulunuyor ve suyun buz mu buhar mı olduğu (sıcaklığa bağlı olarak) gezegenlerin nerede ve nasıl oluştuğuna dair kritik ipuçları veriyor.
Çalışma, yalnızca “ne kadar su/oksijen var?” sorusuna değil, “atmosfer nasıl çalışıyor?” sorusuna da yeni bir yaklaşım getiriyor. Simülasyon, Jüpiter atmosferinde dikey yöndeki karışımın (moleküllerin katmanlar arasında taşınmasının) düşünüldüğünden çok daha yavaş olabileceğini öne sürüyor. Araştırmacılara göre bu süreç, standart kabullere kıyasla 35–40 kat daha yavaş ilerleyebilir; yani bir molekülün bir katmandan diğerine taşınması saatler değil, haftalar sürebilir.
Bu sonuçlar, Juno gibi yörüngeden ölçüm yapan görevlerin topladığı verileri yorumlarken de yeni bir çerçeve sunabilir: Üst atmosferde görülen kimyasal izlerin, derinlerde neler olduğuna dair nasıl “taşındığı” yeniden düşünülmek zorunda kalabilir. Araştırmacılar, bu tür modellerin yalnızca Jüpiter’i değil, diğer yıldızların çevresinde oluşan gezegenleri anlamada da yol gösterici olabileceğini vurguluyor.
Visited 10 times, 2 visit(s) today
Etiketler: Jet Propulsion Laboratory, Juno, Oksijen, The Planetary Science Journal
Last modified: 31 Ocak 2026
V1298 Tau sistemindeki “puffy” gezegenler, süper-Dünyaların ve alt-Neptünlerin nasıl doğduğunu canlı bir örnekle gösteriyor. Bilim insanları, gezegenlerin birbirini yerçekimiyle çekiştirmesinden yararlanıp kütlelerini ölçerek bu dünyaların beklenenden çok daha düşük yoğunluklu olduğunu doğruladı.
Gökbilimciler son yıllarda şunu net biçimde gördü: Güneş benzeri yıldızların çoğunda, Dünya ile Neptün arasında boyutlara sahip ve kendi sistemimizde Merkür’ün yörüngesinden bile daha içerde dolaşan gezegenler bulunuyor. “Süper-Dünya” ve “alt-Neptün” denilen bu sınıf, Samanyolu’nda en yaygın gezegen türleri arasında. Ancak nasıl oluştukları uzun süredir tartışmalıydı.
Uluslararası bir ekip, yalnızca yaklaşık 20 milyon yaşındaki (Güneş’in 4,5 milyar yıllık geçmişinin yanında çok genç) V1298 Tau yıldızını inceleyerek bu soruya yeni bir parça ekledi. Yıldızın etrafında Neptün ile Jüpiter aralığında boyutlara sahip dört gezegen bulunuyor ve araştırmacılara göre bunlar, ileride galakside sık gördüğümüz süper-Dünya ve alt-Neptünlere dönüşecek “erken evre” örnekler olabilir.
Bu sistemde kritik adım, gezegenlerin kütlesini ölçmek oldu. Normalde kütle ölçümünde sık kullanılan Doppler (yıldızın gezegenler nedeniyle yalpalamasını ölçme) yöntemi, genç ve lekeli/aktif yıldızlarda sağlıklı çalışmıyor. Ekip bunun yerine, gezegenlerin transitleri sırasında (yıldızın önünden geçişleri) oluşan küçük zaman kaymalarına baktı. “Transit Zamanlama Değişimleri (TTV)” denen bu kaymalar, gezegenlerin birbirini ne kadar çektiğini gösterdiği için kütle hesabına kapı aralıyor.
Sonuç çarpıcı: Gezegenler Dünya’dan 5–10 kat büyük olmasına karşın kütleleri yalnızca 5–15 kat aralığında. Yani yoğunlukları olağanüstü düşük; adeta “kozmik pamuk şeker” gibi şişkin bir yapı sergiliyorlar. Araştırmacılar bunu, genç gezegenlerin başlangıçta kalın atmosferlerle çok şişkin doğduğu ve zamanla hızla büzülüp yoğunlaştığı fikrinin güçlü bir gözlemsel kanıtı olarak yorumluyor.
Ekip ayrıca bu “şişkinliğin” kalıcı olmadığını vurguluyor: Yıldızın güçlü ışınımı ve çevredeki gaz disklerinin dağılmasıyla gezegenler önemli miktarda atmosfer kaybedebilir; böylece milyarlarca yıl içinde belirgin şekilde küçülüp bugün gördüğümüz daha kompakt süper-Dünya/alt-Neptün tiplerine dönüşebilir. V1298 Tau, bu yaygın gezegen sınıfının erken yaşına dair nadir bir pencere sunarken, aynı zamanda Güneş Sistemi’nde neden bu tip gezegenlerden olmadığını anlamaya da yardımcı olabilecek bir “doğal laboratuvar” olarak öne çıkıyor.
Visited 5 times, 1 visit(s) today
Etiketler: Alt-Neptün, Doppler Yöntemi, Gezegen Yoğunluğu, Gökbilim, Puffy Gezegen, Süper-Dünya, Transit Zamanlama Değişimleri, V1298 Tau
Last modified: 31 Ocak 2026
Güçlü elektrik alanları, suyun kendi kendine iyonlaşma (autodissociation) dengesini değiştirerek su kimyasının bildik kurallarını altüst ediyor. Max Planck Institute For Polymer Research ve Cambridge Üniversitesi ekibi, bu süreçte itici gücün enerji düşüşü değil, iyonlar oluştuktan sonra artan düzensizlik (entropi) olduğunu gösterdi. Bulgular, elektroliz gibi cihazlarda suyun yerel pH’ının 7’den 3’e kadar inebileceğine işaret ediyor.
Elektrolizle hidrojen üretimi gündemdeyken, suyun elektriksel ortamda nasıl davrandığını doğru okumak daha da kritik hale geliyor. Max Planck Institute For Polymer Research ile Cambridge Üniversitesi Yusuf Hamied Department of Chemistry’den araştırmacılar, suyun “kendi kendine ayrışması” olarak bilinen su autodissociation sürecini güçlü elektrik alanları altında mercek altına aldı.
Gündelik koşullarda bir bardak su içinde H2O moleküllerinin H+ ve OH– iyonlarına ayrışması nadirdir; çünkü süreç hem enerji açısından “yokuş yukarıdır” hem de entropi (moleküler düzensizlik) bunu desteklemez. Ancak elektrokimyasal cihazların içinde ortaya çıkabilen yoğun elektrik alanları bu tabloyu kökten değiştirebiliyor.
Journal of the American Chemical Society’de yayımlanan çalışmada ekip, gelişmiş moleküler dinamik simülasyonlarıyla ilginç bir mekanizmaya işaret ediyor: Elektrik alanı, suyu önce daha “düzenli” bir moleküler dizilime zorluyor. İyonlar oluşmaya başladığında bu düzen bozuluyor ve sistemin düzensizliği artıyor. İşte bu entropi artışı, reaksiyonu enerji maliyetini azaltmadan bile daha “olur” hale getirebiliyor—yani alışılmışın tersine süreç entropi tarafından sürükleniyor.
Araştırmanın bir diğer dikkat çekici sonucu ise asitlik (pH) tarafında: Güçlü elektrik alanları altında suyun pH’ı nötr 7 seviyesinden 3 gibi oldukça asidik değerlere kayabiliyor. Bu, elektrolizörler gibi sistemlerin tasarımında yalnızca enerji bariyerlerine değil, elektrik alanlarının suyun moleküler düzenini ve entropisini nasıl yeniden şekillendirdiğine de bakılması gerektiğini düşündürüyor.
Sonuç olarak çalışma, su içindeki reaksiyonları “sadece enerji” üzerinden açıklayan klasik yaklaşımı sarsıyor. Ekip, elektrik alanlarının hâkim olduğu ortamlarda daha doğru modelleme ve daha etkili katalizör tasarımı için entropinin de tasarım parametresi olarak ele alınması gerektiğini vurguluyor.
Visited 3 times, 3 visit(s) today
Etiketler: Cambridge Üniversitesi, Elektrik Alanı, Max Planck Institute, Moleküler Dinamik, pH Değeri, Su İyonlaşması
Last modified: 31 Ocak 2026