DOLAR 45,2057 0%
EURO 53,0405 -0.11%
ALTIN 6.702,45-0,19
BITCOIN 35359442.2061199999999999%
İstanbul
12°

PARÇALI BULUTLU

SABAHA KALAN SÜRE

Ayşegül Akbay

Ayşegül Akbay

29 Nisan 2026 Çarşamba

Türkiye’de Özel Hastanecilik: Güncel Sorunlar ve Çözüm Önerileri – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl

Türkiye’de Özel Hastanecilik: Güncel Sorunlar ve Çözüm Önerileri – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye’de özel hastanecilik, sağlık sistemimizin önemli bir parçası olmasına rağmen bugün pek çok sorunla karşı karşıya ve bu sorunlar hem sağlık hizmeti kalitesini hem de ekonomik sürdürülebilirliği tehdit ediyor. Aşağıda hem mevcut çıkmazları hem de çözüm vizyonlarını özetledim;

Güncel Sorunlar: Sürdürülebilirlikten İstihdama

1. Finansal baskı ve düşük kârlılık

Özel hastaneler, yüksek maliyetlerle baş etmeye çalışırken sağlık turizmi gibi gelir kalemlerine yöneliyor; yabancı hastalar bazı kurumlar için toplam hastaların büyük bölümünü oluşturuyor. Dışa bağımlı tıbbi malzeme ve ilaç kullanımı maliyetleri yükseltiyor. Bu durum, fiyat rekabetini artırıyor ve hizmet kalitesini aşağı çekme riski doğuruyor.

2. Hekim çalışma koşulları ve istihdam kısıtlamaları

Yeni düzenlemelerle hekimlerin sadece iki kurumda çalışabilmeleri gibi sınırlamalar getiriliyor; bu, özellikle özel sektörde istihdam esnekliğini zorluyor ve belli alanlarda hekim kıtlığına yol açabilecek endişeleri artırıyor.

3. SGK ile uyumsuz fiyat politikaları

Özel hastaneler sıklıkla Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) SUT (Sağlık Uygulama Tebliği) fiyatlarıyla çakışan maliyet yapısı nedeniyle zarar ediyor. Fiyatların maliyetlerle uyumlu olmaması, hizmet kalitesini ve yatırım kapasitesini olumsuz etkiliyor.

4. Denetim ve düzenleyici çerçeve

Sağlık bakanlığı ve denetleyici kurumlarla SGK arasındaki rol çatışmaları, belirsiz denetim uygulamaları ve çifte standart algısı sektörde güvensizlik yaratıyor. Bu da özellikle hasta güvenliği ve kalite standartları açısından tartışılıyor.

5. Çalışan yorgunluğu ve insan kaynağı sıkıntısı

Ekonomik baskılar ve artan hasta yükü altında sağlık personelinin tükenmişlik riski yükseliyor. Özel sektörde nitelikli yönetici ve sağlık personeli eksikliği de etkin operasyonları sınırlıyor.

6. Sağlık turizmi dalgalanmaları

Türkiye uzun süredir sağlık turizminde önemli bir potansiyele sahip olsa da küresel rekabet, ekonomik değişkenlikler ve etkili pazarlama eksikliği bu sektörün dalgalanmasına neden oluyor; bazı alt alanlarda (örneğin saç ekimi, estetik) bile gelirlerde düşüş görülebiliyor.

Çözüm Vizyonu: Daha Akılcı ve Sürdürülebilir Bir Model

1. Mali yapı ve fiyatlandırma reformu

SGK ile özel hastaneler arasındaki ücret mekanizmasının yeniden yapılandırılması gerekiyor. Fiyatların maliyetlere uygun hâle gelmesi, özel sektörün hizmet kalitesini yükseltecek, yatırımı teşvik edecek ve sürdürülebilirliği artıracak kritik bir adım.

2. Esnek istihdam politikaları

Hekimlerin çalışma sınırları ve özel sektör içindeki esneklik üzerine politikalar yeniden değerlendirilerek, kırsal ve az hizmet alan bölgelere erişimi artıracak çözümler geliştirilmeli. Bu, yalnızca istihdamı değil sağlık eşitliğini de güçlendirir.

3. Denetim ve standartlar için net çerçeve

Sağlık Bakanlığı’nın hem standart koyucu hem de denetleyici rolünün daha şeffaf ve öngörülebilir olması, kalite ve hasta güvenliği açısından uzun vadede güven oluşturur. Üçüncü taraf akreditasyon sistemleri ile standartlar daha sağlam temellere oturtulabilir.

4. Sağlık turizmi stratejisi ve marka imajı

Türkiye’nin sağlık turizmi için marka bilinirliğini artıracak, hukuki çerçevesini güçlendirecek ve uluslararası sertifikasyon süreçlerini etkinleştirecek kapsamlı bir strateji geliştirmesi gerekiyor. Bu, yabancı hasta akışını stabilize eder ve sektörü daha dirençli hâle getirir.

5. Dijital dönüşüm ve kalite odaklı hizmet

Veri odaklı yönetim sistemleri, dijital hasta takibi ve gelişmiş iş zekâsı çözümleri, özel hastanelerin operasyonel etkinliğini artırabilir; bu da maliyetleri düşürür ve hasta memnuniyetini yükseltir.

6. İnsan kaynakları yatırımı

Nitelikli sağlık yöneticileri ve destek personeli yetiştirmek özel sektörde rekabet avantajı yaratır. Eğitim programları ve istihdam teşvikleri, insan kaynağı sorununa uzun vadeli çözüm sunabilir.

Sonuç

Türkiye’de özel hastanecilik, yüksek potansiyel ile bir o kadar da karmaşık zorluklar arasında bir denge kurmaya çalışıyor. Finansal sürdürülebilirlik, çalışan koşulları, fiyat politikaları ve denetim mekanizmaları gibi alanlarda atılacak reform adımları, yalnızca özel sektörü değil tüm sağlık sistemini güçlendirebilir. Bu dönüşüm, daha adil erişim, kaliteli hizmet ve yenilikçi çözümlerle Türkiye’yi sağlık hizmetlerinde daha rekabetçi konuma taşıyabilir.

Devamını Oku

Nadir Elementler: Teknolojik Gücün Görünmeyen Bedeli – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl

Nadir Elementler: Teknolojik Gücün Görünmeyen Bedeli – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Akıllı telefonlardan rüzgâr türbinlerine, elektrikli araçlardan MR cihazlarına kadar modern hayatın neredeyse tüm kritik teknolojileri “nadir toprak elementleri”ne dayanıyor. Neodimyum, lantan, seryum, disprosyum gibi isimler kamuoyuna yabancı olabilir; ancak bu elementler olmadan ne dijital dönüşüm ne de yeşil enerji mümkün. Sorun şu ki, bu stratejik teknolojik gücün ardında çoğu zaman görmezden gelinen ciddi çevresel ve halk sağlığı riskleri yatıyor.

Nadir elementler, adının aksine yeryüzünde çok az bulunan maddeler değildir; asıl sorun, ekonomik ve çevresel açıdan çıkarılabilir yoğunluklarda bulunmalarının zor olmasıdır. Bu da madencilik sürecini son derece agresif hâle getirir. Büyük miktarlarda toprak kazılır, asidik çözeltiler kullanılır ve ortaya yüksek hacimli atıklar çıkar. Özellikle Çin, Afrika ve Güneydoğu Asya’daki bazı maden bölgelerinde, nadir element üretiminin yerel ekosistemleri nasıl tahrip ettiğine dair sayısız örnek mevcuttur.

Çevresel etki, yalnızca toprağın kazılmasıyla sınırlı değildir. Nadir element cevherleri sıklıkla radyoaktif toryum ve uranyumla birlikte bulunur. Bu durum, madencilik sırasında radyoaktif atıkların açığa çıkmasına ve uygun şekilde yönetilmediğinde yeraltı sularına karışmasına yol açar. Tarım alanlarının kirlenmesi, içme suyu kaynaklarının bozulması ve biyoçeşitliliğin azalması, bu zincirin kaçınılmaz sonuçlarıdır. “Temiz enerji” için üretilen teknolojilerin, üretim aşamasında kirli bir miras bırakması ciddi bir çelişkidir.

Bu çelişkinin en ağır bedelini ise çoğu zaman yerel halk öder. Madencilik bölgelerinde yaşayan topluluklarda solunum yolu hastalıkları, ağır metal maruziyetine bağlı nörolojik sorunlar ve bazı kanser türlerinin daha sık görüldüğüne dair bilimsel çalışmalar giderek artmaktadır. Toz partikülleri, asidik atıklar ve kirli su, yalnızca çevreyi değil, doğrudan insan sağlığını tehdit eder. Halk sağlığı açısından bakıldığında, nadir elementler meselesi yalnızca bir sanayi veya teknoloji konusu değil, aynı zamanda bir çevresel adalet sorunudur.

Bir başka kritik boyut da küresel eşitsizliktir. Yüksek teknolojili ürünleri tüketen ülkeler ile çevresel ve sağlık yükünü taşıyan ülkeler çoğu zaman aynı değildir. Batı dünyası temiz enerji hedeflerini gururla açıklarken, bu hedeflerin ham maddesi olan nadir elementlerin çıkarıldığı bölgelerdeki çevresel yıkım ve sağlık riskleri küresel gündemde yeterince yer bulmaz. Bu durum, “yeşil dönüşüm”ün etik boyutunu sorgulamayı zorunlu kılar.

Peki çözüm mümkün mü? Tamamen risksiz bir nadir element madenciliği bugün için gerçekçi görünmese de, riskleri azaltmak mümkündür. Daha sıkı çevresel düzenlemeler, şeffaf etki değerlendirmeleri ve halk sağlığını merkeze alan izleme sistemleri ilk adım olabilir. Ayrıca geri dönüşüm teknolojilerinin geliştirilmesi, elektronik atıklardan nadir element geri kazanımını artırarak yeni maden ihtiyacını azaltabilir. Bu alandaki Ar-Ge yatırımları, yalnızca çevreyi değil, stratejik bağımsızlığı da güçlendirecektir.

Sonuç olarak, nadir elementler modern teknolojinin bel kemiğidir; ancak bu bel kemiği, çevre ve insan sağlığı pahasına güçleniyorsa, ortada ciddi bir sorun var demektir. Teknolojik ilerleme ile halk sağlığı arasında sahte bir tercih yapmak zorunda değiliz. Asıl mesele, bu iki alanı birlikte düşünebilen, uzun vadeli ve adil politikalar üretebilmektir. Aksi hâlde, geleceğin teknolojilerini inşa ederken, geleceğin sağlık krizlerini de sessizce hazırlamış oluruz.

Devamını Oku

Yeniden Deprem Riski ve Birey: Kader Değil, Tercih Meselesi – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl

Yeniden Deprem Riski ve Birey: Kader Değil, Tercih Meselesi – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Deprem Türkiye için artık yalnızca bir “doğa olayı” değil; aynı zamanda bir toplumsal hafıza, bir travma ve her gün yeniden üretilen bir korku haline geldi. Ne zaman yer hafifçe sallansa, bir anda hepimiz aynı refleksi gösteriyoruz: Telefonlara sarılıyoruz, sosyal medyaya koşuyoruz, “nerede oldu?” diye soruyoruz. Çünkü artık biliyoruz ki deprem sadece yerin altından gelmiyor; ihmalin, plansızlığın ve unutmanın içinden de yükseliyor.

Son büyük depremlerden sonra toplumda yaygın bir duygu oluştu: “Bu kadar acıdan sonra artık ders alınmıştır.” Ne yazık ki gerçekler bunu doğrulamıyor. Yeniden deprem riski, yalnızca jeolojik bir ihtimal değil; aynı zamanda sosyolojik bir süreklilik. Fay hatları yerinde duruyor, kentleşme aynı hızla sürüyor, bina stokunun önemli bir kısmı hâlâ riskli. Ve en önemlisi, bireylerin zihninde deprem gerçeği hâlâ iki uç arasında gidip geliyor: panik ve unutma.

Depremden hemen sonra insanlar daha bilinçli oluyor. Çantalar hazırlanıyor, aile içi planlar konuşuluyor, evin kolonları gözle inceleniyor, “acaba bu bina sağlam mı?” sorusu komşular arasında dolaşıyor. Ancak aylar geçtikçe, gündem değiştikçe ve hayat yeniden hızlandıkça bu duyarlılık azalıyor. Birey, kendini korumak için değil; unutmak için çaba harcıyor. Çünkü sürekli tehlike hissiyle yaşamak zor. İnsan zihni hayatta kalmak için bazen inkârı seçiyor.Fakat sorun tam da burada başlıyor. Deprem, unutulmayı affetmeyen bir gerçekliktir.

Bireylerin rolü, çoğu zaman yalnızca “kendi canını kurtarmak” üzerinden tartışılıyor. Oysa birey dediğimiz şey, aynı zamanda toplumun en küçük yapı taşıdır. Bir kişinin aldığı önlem, yalnızca kendisini değil; ailesini, komşusunu ve hatta tanımadığı insanları bile etkiler. Örneğin riskli binada oturmaya devam etmek yalnızca bir kişisel tercih değildir. Çünkü olası bir yıkımda enkaz altında kalacak olan sadece o kişi değil; kurtarma ekipleri, çevrede yaşayanlar ve tüm sistemdir. Depremde bireysel kararlar, kolektif sonuçlar doğurur. Burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Deprem karşısında birey ne kadar sorumludur?

Elbette devletin, belediyelerin ve kurumların sorumluluğu büyüktür. Denetim mekanizmalarının çalışması, imar affı gibi uygulamalardan uzak durulması, bilimsel şehir planlaması yapılması şarttır. Ancak birey de “ben ne yapabilirim ki?” diyerek kendini tamamen sorumluluk dışına çıkaramaz. Çünkü deprem karşısında en büyük tehlike yalnızca bina değil; umursamazlıktır.Bireyin yapabilecekleri az değildir: oturduğu binanın risk analizini sorgulamak, güçlendirme talep etmek, kentsel dönüşüm süreçlerini takip etmek, afet çantasını hazır tutmak, aile içi toplanma planı yapmak, çocuklara deprem bilinci kazandırmak, temel ilk yardım öğrenmek… Bunların hiçbiri lüks değildir; modern yaşamın zorunlu refleksleri olmalıdır.

Depremi konuşmak da bir önlemdir. Depremi gündemde tutmak, bilim insanlarını dinlemek, “bu işin siyaseti olmaz” diyebilmek, bireyin en güçlü toplumsal katkısıdır. Çünkü deprem riskini azaltmak, sadece mühendislikle değil; kültürle de ilgilidir. Biz depremi bir haftalık haber konusu olmaktan çıkarıp, sürekli bir yaşam bilinci haline getiremediğimiz sürece, her deprem bize “yeniden” sürpriz gibi gelecektir.Oysa deprem sürpriz değildir. Sürpriz olan, hâlâ hazırlıksız olmamızdır.Bugün yeniden deprem riski konuşuluyorsa, bu korku yaratmak için değil; hayat kurtarmak içindir. Deprem kader olabilir, ama yıkım kader değildir. Ve bu gerçeğin en önemli muhatabı, en küçük birim olan bireydir. Çünkü birey değişirse toplum değişir; toplum değişirse şehirler değişir; şehirler değişirse depremler ölüm olmaktan çıkar.

Devamını Oku

Prens Andrew’un Tutuklanması: Sarayın Duvarlarını Aşan Sarsıntı – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl

Prens Andrew’un Tutuklanması: Sarayın Duvarlarını Aşan Sarsıntı – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Britanya monarşisi yüzyıllardır krizlere alışık bir kurumdur; savaşlar, skandallar, siyasi çalkantılar… Ancak Prens Andrew’un tutuklanmasıyla ortaya çıkan tablo, sarayın hafızasında bile kolay kolay yer bulamayacak kadar derin bir kırılmayı işaret ediyor. Bu olay yalnızca bir kişinin hukuki süreci değil; aynı zamanda monarşinin toplumla kurduğu ilişkinin, meşruiyetinin ve geleceğe dair iddiasının yeniden sorgulanması anlamına geliyor.

Prens Andrew yıllardır kamuoyunun gündeminden düşmeyen iddiaların merkezindeydi. Bu iddialar, monarşinin “dokunulmazlık” algısını zedelemiş, kamuoyunda güven erozyonuna yol açmıştı. Ancak tutuklama haberi, tartışmayı bambaşka bir seviyeye taşıdı. Çünkü artık mesele, bir prensin kişisel hatalarının ötesine geçerek devletin en eski kurumlarından birinin hesap verebilirliğiyle ilgili bir sınav hâline geldi.

Bu noktada asıl dikkat çekici olan, toplumun verdiği tepkinin şaşırtıcı derecede soğukkanlı olması. Britanya halkı, uzun süredir monarşinin sembolik rolünü sorguluyor; özellikle genç kuşaklar, sarayın maliyetini ve toplumsal karşılığını daha yüksek sesle tartışıyor. Prens Andrew’un tutuklanması, bu tartışmayı hızlandıran bir katalizör işlevi görüyor. Artık mesele yalnızca bir skandal değil; monarşinin geleceği üzerine yapılan daha geniş bir toplumsal muhasebe.

Saray cephesinin ise bu süreçte alışılmış reflekslerini bir kenara bırakmak zorunda kaldığı görülüyor. Sessizlik, zaman kazanma ya da “aile içi mesele” söylemi artık işlemiyor. Çünkü kamuoyu, şeffaflık talep ediyor. Kurumların hesap verebilir olması gerektiğini savunan bir çağda, monarşinin de bu beklentiden muaf tutulması mümkün değil. Saray, bu nedenle ilk kez bu kadar açık bir iletişim stratejisi izlemek zorunda kalıyor. Bu da aslında monarşinin dönüşüm baskısını ne kadar yoğun hissettiğini gösteriyor.

Tutuklamanın uluslararası yansımaları da hafife alınacak gibi değil. Britanya, yumuşak gücünü büyük ölçüde monarşinin sembolik etkisi üzerinden kurmuş bir ülke. Kraliyet ailesi, diplomatik ilişkilerde bir vitrin işlevi görüyor. Dolayısıyla bu olay, yalnızca iç politikayı değil, ülkenin küresel imajını da etkiliyor. Bazı ülkelerde monarşi karşıtı hareketlerin bu gelişmeyi kendi argümanlarını güçlendirmek için kullanması şaşırtıcı değil. Bu da olayın yalnızca hukuki değil, jeopolitik bir boyut kazandığını gösteriyor.

Bütün bu tablo içinde en kritik soru şu: Bu tutuklama monarşinin sonunu mu getirir, yoksa kurumu yeniden tanımlamak için bir fırsat mı yaratır? Bu sorunun yanıtı, sarayın nasıl bir yol izleyeceğine bağlı. Eğer bu süreç, geçmişteki hataların üstünü örtmek yerine kurumsal bir yenilenmeye kapı aralarsa, monarşi belki de uzun süredir ihtiyaç duyduğu meşruiyet tazelenmesini sağlayabilir. Aksi hâlde, bu olay tarihe yalnızca bir skandal olarak değil, bir dönüm noktası olarak geçebilir.

Sonuç olarak Prens Andrew’un tutuklanması, bireysel bir hukuki sürecin çok ötesinde bir anlam taşıyor. Bu olay, monarşinin toplumdaki yerini, sorumluluklarını ve geleceğini yeniden düşünmek için bir fırsat sunuyor. Belki de asıl önemli olan, bu fırsatın nasıl değerlendirileceği. Çünkü bazen bir kurumun gücü, krizleri nasıl yönettiğiyle ölçülür. Britanya monarşisi için de tam olarak böyle bir dönemeçten geçiliyor.

Devamını Oku

Volodimir Zelenski mi, Vladimir Putin mi? Savaşa Son Noktayı Kim, Nasıl Koyacak? – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl

Volodimir Zelenski mi, Vladimir Putin mi? Savaşa Son Noktayı Kim, Nasıl Koyacak? – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Rusya–Ukrayna savaşı üçüncü yılına yaklaşırken dünya kamuoyunda sıkça sorulan soru şu: Bu savaşın sonunu kim getirecek? Kiev mi, Moskova mı? Yoksa görünmeyen üçüncü aktörler mi? Sorunun kendisi bile aslında meseleyi basitleştiriyor. Çünkü modern savaşlarda “son noktayı” tek bir lider koymaz; askeri denge, ekonomik dayanıklılık, uluslararası destek ve iç siyaset birlikte belirler.

Zelenski açısından mesele varoluşsal. Ukrayna için bu savaş, yalnızca toprak bütünlüğü değil; aynı zamanda egemenlik, kimlik ve Batı ile bütünleşme projesinin savunusu anlamına geliyor. Kiev yönetimi, askeri sahada geri adım atmanın iç politikada ciddi bir meşruiyet krizi doğuracağını biliyor. Bu nedenle Zelenski’nin savaşı bitirme kapasitesi, ancak “onurlu bir barış” çerçevesinde mümkün olabilir. Toprak kaybını kalıcı biçimde kabul eden bir anlaşma, kısa vadede silahları sustursa bile uzun vadede Ukrayna siyasetinde derin fay hatları yaratabilir.

Putin cephesinde ise tablo farklı ama daha az karmaşık değil. Kremlin için savaş, NATO’nun genişlemesine karşı bir güvenlik hamlesi olarak sunuldu. Ancak süreç uzadıkça savaş, Rusya’nın küresel sistemdeki konumunu yeniden tanımlama aracına dönüştü. Putin’in geri adımı, yalnızca askeri değil; iç politik ve sembolik bir yenilgi anlamına gelebilir. Bu nedenle Moskova’nın savaşı sonlandırma eşiği, “stratejik kazanım” algısıyla doğrudan bağlantılı. Sahada kontrol edilen bölgelerin statüsü, yaptırımların geleceği ve Rusya’nın güvenlik taleplerinin ne ölçüde tanınacağı belirleyici olacaktır.

Peki savaş nasıl biter?

Birinci senaryo: Yıpratma ve donmuş çatışma. Cephe hatlarının büyük ölçüde sabitlendiği, düşük yoğunluklu çatışmaların sürdüğü ama kapsamlı barış anlaşmasının yapılmadığı bir model. Bu, fiili bölünmeyi kalıcılaştırabilir. Ancak Ukrayna için bu, sürekli bir güvenlik tehdidi demektir.

İkinci senaryo: Müzakere edilmiş barış. Bu, muhtemelen uluslararası garantörlük mekanizmalarıyla mümkün olacaktır. Avrupa Birliği, ABD, belki Türkiye gibi bölgesel aktörlerin devreye girdiği; güvenlik garantileri, yeniden inşa fonları ve yaptırım pazarlıklarının iç içe geçtiği karmaşık bir diplomasi süreci gerekir. Böyle bir tabloda savaşın “kazananı” olmaz; ama kayıplar sınırlandırılabilir.

Üçüncü senaryo: Sahada ani kırılma. Askeri dengede beklenmedik bir çöküş ya da iç siyasi gelişmeler savaşın seyrini dramatik biçimde değiştirebilir. Ancak iki tarafın da mevcut askeri ve ekonomik kapasitesi düşünüldüğünde, kısa vadede kesin bir askeri zafer ihtimali zayıf görünüyor.

Gerçek şu ki, savaşa son noktayı ne yalnızca Zelenski koyabilir ne de yalnızca Putin. Kararı belirleyecek olan; cephedeki mühimmat kadar toplumların sabrı, ekonomilerin dayanıklılığı ve dış desteğin sürekliliği olacak. Batı kamuoyunda Ukrayna’ya desteğin azalması ya da Rusya ekonomisinin yaptırımlara rağmen direnç göstermesi, müzakere zeminini doğrudan etkiler.

Ayrıca savaşın insani boyutu da belirleyici. Milyonlarca yerinden edilmiş insan, yıkılmış şehirler ve kayıp bir kuşak… Savaş uzadıkça, “maksimum hedefler” yerini “kabul edilebilir minimumlara” bırakabilir. Tarih bize şunu gösteriyor: Çoğu savaş, taraflardan biri mutlak zafer kazandığı için değil; savaşın maliyeti kazanımdan ağır bastığı için biter.

Son noktayı kim koyacak sorusundan daha önemli olan, o noktanın nasıl konacağıdır. Eğer diplomasi kanalları açık tutulur, güvenlik kaygıları karşılıklı olarak tanınır ve uluslararası toplum sürdürülebilir bir çerçeve oluşturabilirse; savaş bir ateşkesle değil, kalıcı bir düzenlemeyle sonlanabilir.

Aksi halde, silahlar susar ama barış gelmez. Ve o zaman tarih, bu savaşı bitmeyen bir ara dönem olarak yazar.

Devamını Oku