19 Eylül 2026 Cumartesi
Şehirleşme Süreçleri ve Çevresel Etkileri
Bir Yudum Süt, Bir Parça Et; Medeniyetin Sessiz Mimarları - Doç.Dr. Alper Koçyiğit - Akademik Akıl
Savaş Lordlarının Yeni Oyunu: Mekke Antlaşması - Prof.Dr. Ayşegül Akbay - Akademik Akıl
MEB’in Zazaca kararında bilimsel gerekçe bekleniyor - Aziz Yağan
Калькулятор цены пипса, стоимость пункта
Kimi Zaza, Kürd olmadığını iddia ediyor. Bir Zaza kendisini Kürd olarak tanımlayabilir ya da tanımlamayabilir. Kendini Kürd hissetmemek suç değildir, aksine zorlamak zorbalıktır, suçtur. Kimi zazanın kendini Kürd hissetmemesinde Kurmancların da payı vardır.
Zazacanın dilbilimsel olarak hangi dil ailesi/grubu içerisinde sınıflandırılacağı ise ayrı bir bilimsel meseledir.
UNESCO’nun ‘Tehlike Altındaki Diller Atlası’nda Zazaca/Kırmancki, ‘güvensiz/kırılgan’ kategorisinde yer alıyor ve dilin ‘ev içi iletişim dili olma vasfını yitirmek üzere’ olduğu belirtiliyor.
Milli Eğitim Bakanlığı kaybolma tehlikesi altındaki dil olan Zazaca için pozitif ayrımcılık yapıp Zazacayı en azından zorunlu ders kapsamına almıyor. Erken çocukluk döneminden başlayarak anadilinde eğitim hakkı tanımıyor. Zazaca konuşucuların çoğunlukta olduğu il ve ilçelerde yerel yönetimler herhangi bir yasal engel olmamasına rağmen kendi kreşlerinde Zazaca ve Türkçe eğitim vermiyor. Yerel yönetimler dahil her bir resmi kurum vatandaşa anadilinde hizmet verebilmek için personeline Halk Eğitim Kursu yoluyla Zazaca bilirliği sağlayıp, artırıp sertifikalandırmıyor.
Milli Eğitim Bakanlığı da bunları yapmak yerine Zazacayı Kürdceden ayrı bir dil olarak resmen kabul edip buna uygun müfredat ve seçmeli ders için kitaplar hazırladı.
MEB’in kararı, doğrudan bir ‘bilimsel rapor’a değil, akademisyenler ve Zazaca öğretmenlerinden oluşan bir komisyonun hazırladığı yaklaşık 200 sayfalık bir öğretim programına dayanıyor. Komisyonda Bingöl, Munzur ve Ankara üniversitelerinden akademisyenler ile Bingöl İl MEM bünyesindeki Zazaca öğretmenleri yer aldı. Süreçte en somut belge ise ZazaFed’in Ağustos 2026’da yayımladığı ‘Zaza Diline İlişkin Bilimsel ve Akademik Değerlendirme Raporu’ oldu (https://www.zazafed.org/haberler/zaza-diline-iliskin-bilimsel-ve-akademik-degerlendirme-raporu ). Müfredattaki ‘lehçe’ ifadesi kaldırıldı, ders adı ‘Zaza Dili’ olarak düzenlendi. Program ayrıca CEFR standartlarına göre kademelendirildi: 5-6. sınıflar için A1.1, 7-8. sınıflar için A1.2 kazanımları belirlendi.
Öğretmen atamalarında Zazaca ayrı bir branş olarak tanımlanacak; yalnızca Zaza Dili ve Edebiyatı mezunları başvurabilecek. Zazaca öğretmen atamaları ise yok denecek kadar az..
MEB’in, daha önceki Yaşayan Diller ve Lehçeler dersi süreçlerinde de benzer bir sorun yaşanmış; MEB’in hiçbir görev üstlenmeyerek bütün yükü ve sorumluluğu STK’lara yüklediği tespit edilmişti. Günümüzde de Zazacanın ayrı bir dil olduğuna dair kararın sorumluluğu bir rapora ve komisyona yüklenmiş gibi görünmektedir. Oysa kapsayıcı ve katılımcı bir bilimsel süreç yürütülmesi güç değildir.
Ancak Bakanlık Zazaca ve/veya Kurmancca üzerine çalışmalar yapan STK’lar, diğer üniversiteler ve bağımsız dil bilimcilerden, gruplardan görüş almaya gerek görmedi. Bu, kararın bilimsel meşruiyetini zayıflatan bir eksiklik olarak öne çıkıyor. Bu nedenle bakanlığın kararını, kamuoyuna açık ve kapsamlı bir bilimsel raporla gerekçelendirmesi bekleniyor.
Tartışma sürerken, aynı Bakanlık asıl Kürdcenin Zazaca olduğu görüşünü de dikkate alıp Zazacaya Kürdce de diyebilirdi. Kurmancların da bunun karşısında durup, ‘asıl Kürdce Kurmanccadır!’ tepkisini göstereceğini sanmıyorum.
Yıllardır Zazacanın gelişimi ve yayılması için emek harcayan ve anadili hakkının siyasal alandan çıkarılması, savunusunun araçsallaştırılmasından kurtarılması için uğraş veren ben, kişisel olarak Zazaca’ya alan açan her girişime destek olurum. Bakanlık Zazacanın ayrı bir dil olduğunda ısrarcı olarak Zazaca anadilinde eğitim başlatacaksa ya da seçmeli Zazaca dersini zorunlu hale getirecekse eğer, buna da destek olurum.
Zazaların Kürd, Zazacanın/Kırmanccanın Kürdi diller grubundan olduğuna itiraz edilse bile; Zazaların ve Zazacanın bölgemiz milletleri ve dilleri arasında olduğu yadsınamaz. Bence bölgemizde yerleşik farklı her bir millete, anadiline ve kültüre saygılı, yapıcı, sabırlı ve sakin olmamızı zorunlu kılan tek gerçeklik de budur. Zazaca da ve Kurmancca da bölgemizin ortak ve vazgeçilmez değeridir. Anadilinin de bir dışlanma, ayrımcılık gibi gerilim sebebine, krize dönüştürülmesine katkı verilmemelidir.
Bölge olarak devlet politikası ile onlarca yıl Kurmanclar da Zazalar da, Araplar da aynı tavizsiz ve acımasız asimilasyon sürecini hep birlikte yaşadık; sonuçları, etkileri ortada. Bu hafızayı unutmamak ya da akılda tutmak kargaşayı, taraflaşmayı önler.
Federe yönetim modelini savunuyorum ve bir gün bu model hayata geçerse isteyen Zaza, ayrı bir dil olarak Zazaca anadilinde eğitim alabilir. Federe Yönetim modelinde Zazalar, Aleviler, Müslümanlar, Kurmanclar, Ezidiler, Hristiyanlar yani tüm dezavantajlı toplum, grup ya da bireyler hissettikleri gibi kendilerini ifade edip özgürce yaşayabilir, varlıklarını koruyup devredebilir.
Türkiye, PISA 2025’e 203 okulda 15 yaşındaki yani 10. sınıftaki 7 bin 702 öğrenci ile katıldı. Sınav 14 Nisan-16 Mayıs 2025 aralığında yapıldı.
Türkiye PISA 2025 Sonuçları raporuna göre; 91 ülke ve 38 OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı) üyesi arasında her alanda sıralamasını yükseltti. Fen Bilimleri alanında 91 ülke arasında 19. sırada, 38 OECD ülkesi arasında 14. sırada, Okuma Becerileri alanında 91 ülke arasında 18. sırada, 38 OECD ülkesi arasında 13. sırada. Matematik alanında 91 ülke arasında 28. sırada 38 OECD ülkesi arasında 23. sırada.
Türkiye Fen Bilimlerinde PISA 2022’de 81 ülke arasında 34. sıradan PISA 2025’te 91 ülke arasında 19. sıraya, okuma becerilerinde 36’dan 18’e, matematikte 39’dan 28’e yükseldi.
PISA, müfredat ezberini değil; 15 yaşındaki bir bireyin edindiği bilgi ve becerileri günlük yaşamda, karmaşık ve öngörülemeyen durumlar karşısında ne kadar kullanabildiğini (okuryazarlığı) sınar.
MEB ise PISA 2025 sınavına girecek 203 okulda Ocak ayında bilgilendirme çalıştayı yapmış.. Bu okullar PISA sınavına dek yaklaşık 4 ay boyunca seferberlik gibi, kampa girer gibi öğrencileri hazırlamış. Öğrencilere PISA’ya yönelik dersler verilmiş, etüt yapılmış, özel öğretmen desteği alınmış, PISA adıyla deneme sınavları yapılmış.
PISA’nın temel amacı bir ülkenin eğitim sisteminin anlık ve doğal röntgenini çekmektir. Okulların bunu bir ‘bilim olimpiyatı ya da temsil durumu’ gibi görerek pankartlar asması, o okuldaki öğrencilere sınav öncesi yoğun ve yapay bir baskı yükleyebilir edebilir.
PISA metodolojisi, örneklemin ülke genelini temsil edecek şekilde rastgele seçilmesini şart koşar; katılımcı okulların sınava özel, aylarca süren yoğun hazırlık yapması örneklem geçerliliğini tartışmalı hale getirir çünkü sonuçlar artık ‘ortalama öğrenci performansı’ değil, ‘hazırlanmış öğrenci performansı’ olur. Bu, istatistiksel bir geçerlilik sorunu olur. PISA ortalamaları da tartışmalı hale gelir.
Ben Marif Modelini destekliyorum çünkü yapılandırmacı sisteme dayanan bu modelin önemli amaçlarından biri de müfredatı, eğitim, öğretimi PISA mantığı ile uyumlu hale getirmektir. 203 okulun PISA sınavına öğrencileri aylarca hazırlaması Marif Modeli’nin etkisini, katkısını belirsiz kılıyor çünkü öğrencilerin hazırlıksız olarak sınava girmesi gerekiyordu. PISA’ya ön hazırlıkla girilmesi, Marif Modelinin güçlü ve aksayan yönlerini tarafsızca analiz edilebilmesini de güçleştirecektir.
Bu durum, ilan edilen başarı sıralamalarını kağıt üzerinde yükseltse de, eğitim sisteminin gerçek niteliğini ve Maarif Modeli gibi uygulamaların gerçek sahadaki karşılığını objektif biçimde ölçmeyi zorlaştırmaktadır.
Ayrıca, aylarca süren yoğun hazırlık hem 91 ülke, hem OECD ülkeleri arasında tek haneye yükseltmeye yetmemiş..
PISA yönetimi bu hazırlık yöntemine resmi bir tepki vermedi. Milli Eğitim Bakanlığı ise PISA ya da TIMMS skoruna Marif Modeli etkisini sınav öncesi hazırlıkların gölgelemesine izin vermemelidir. Bakanlık, PISA ve TIMMS öncesi hazırlığı yasaklamalıdır.
203 okul yönetiminin, öğretmenlerinin, öğrencilerinin ve ebeveynlerin bu hazırlığa itiraz etmemesi beni asıl düşündürendir.
Biz her kademedeki mezunumuzun dünyanın herhangi bir yerindeki bir pozisyon için eşit şartlarda rekabet edebilecek, özgüven veren donanım ve etiğe sahip olmasını isteriz.
Eğitimde kalıcı nitelik artışı ve uluslararası geçerlilik; sınav baskısı olmadan da üst düzey düşünme becerilerini sergileyebilen nesiller yetiştirmekle mümkündür.
Asıl kaygı verici olan ‘nitelik odaklı’ nesil yerine, ‘akademik etik ve süreç dürüstlüğüne sahip’ nesil yerine; ‘skor ve sıralama odaklı’ neslin gelişmesidir.
Plastik atık Diyarbakır için de görünür ve ciddi bir sorun. Sorunu görmezden geldikçe yani kentin bütünlüklü bir politika belirlemesi ve uygulaması geciktikçe hem atığın miktarı artıyor hem de daha farklı çevresel sorunlara sebep olacak. Kentin su politikası, tarım politikası, turizm politikası, tarihi eser politikası, hijyen politikası gibi plastik atık politikasının da revize edilmesi gerekiyor.
Türkiye plastik atık üretim oranında dünya ortalamasının üzerinde seyrederek 214 ülke arasında 83. sırada yer alıyor. Nehir kaynaklı plastik deşarjında küresel ortalamanın iki katından fazla kirlilik üreten Türkiye, dünya genelinde 11. sırada yer alıyor. Diyarbakır için plastik atık miktarını ortaya koyan güncel ve güvenilir bir resmi veri bulunmuyor.
Çevreye atılan plastik atık insan gücü ile toplanabilir ancak değerlendirilmesi teknoloji gerektirir, bu alana yatırım yapılması hem yerele hem küreye kazandırır.
Gelir düzeyi yüksek ülkelerin çevreye sızan plastik atık miktarını azaltması ve toplananın da geri dönüştürülmesini başarması düşük v orta gelirli yönetimlerin bunu başaramayacağı anlamına gelmiyor. Okullarda ve kamusal alanda başlatılacak ve tüketicinin de aktifleşebileceği kampanyalar düzenlemek gerekiyor.
Sıfır Atık Vakfı Veri Merkezi’nin Plastik Atık Raporu, Diyarbakır’da da bu sorunumuzun kabulünü ve çözülmesini tekrar tartışmamızı sağlayacak veriler içeriyor. Rapor Bülteni tarafında hazırlanan özet aşağıdadır.
Rapor, Diyarbakır’da ve bölgemizde çevreye plastik atık sızma durumunu yeniden gözden geçirmemize ve bu atığa özel etkili bir politika oluşturmamızı motive edebilir.
Rapor, dünya çapında plastik üretim miktarını, ülkelerin atık plastik toplama ve atığı geri dönüştürme kapasitesini, ülkelerin çevreye kontrolsüz plastik atık sızdırma oranlarını sayısal verilerle ortaya koyuyor.
OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü), Eurostat (Avrupa İstatistik Ofisi) ve UN-Comtrade (Birleşmiş Milletler Ticaret Veri Tabanı) gibi uluslararası veri tabanlarının yanı sıra, PlasticsEurope (Avrupa Plastik Üreticileri Birliği) ve TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) verilerini temel alarak çok kaynaklı bir analiz yöntemi kullanılan rapor özellikle düşük gelirli ülkeler için durumun ciddiyetini ve aciliyetini bir kez daha vurguluyor.
Öncelikle çevresel sızıntı, plastik deşarjı ve kontrolsüz yönetim kavramlarını anımsamak gerekiyor.
Çevresel sızıntı, yanlış yönetilen veya kontrolsüz şekilde doğaya bırakılan plastik atıkların nehirler, rüzgar ve diğer hidrolojik bağlantılar vasıtasıyla su havzalarına, denizlere ve ekosistemlere kontrolsüzce karışması durumudur.
Plastik deşarjı ise, karada üretilen ve yanlış yönetilen plastik atıkların; nehir sistemleri, kıyı şeritleri ve hidrolojik ağlar aracılığıyla taşınarak okyanuslara ve deniz ekosistemlerine kontrolsüz bir şekilde karışması sürecidir.
Kontrolsüz yönetim ise resmi bir atık toplama, geri dönüşüm veya düzenli depolama sistemine dâhil edilmeyip doğrudan doğaya salınan veya açık havada yakılan atıkların oluşturduğu yönetimsel zafiyettir.
Kullanım sonrası toplanılan plastikler geri dönüştürülebilir, yakma ve enerji kazanılabilir, düzenli depolanabilir.
Rapora göre dünya genelinde 1950 yılında 2 milyon ton olan plastik üretimi, günümüzde 450 milyon tonu aşıyor. Küresel plastik üretimi son yirmi yılda iki katına çıkmış durumda ve küresel plastik üretiminin her yıl ortalama 13 milyon ton artması bekleniyor.
Küresel plastik üretiminin yarısından fazlası (%51) Asya kıtasında gerçekleştiriliyor. Rapora göre tek başına dünya plastik üretiminin yaklaşık üçte birini (%31) üstlenen Çin, küresel tedarik zincirinde lider.
Rapora göre, Avrupa Birliği genelinde kişi başına düşen plastik ambalaj atığı, 2014-2023 yılları arasında yaklaşık %15 artarak 36,0 kg’a yükseliyor. Türkiye’de belediyeler tarafından toplanan toplam yıllık atık miktarı 32,3 milyon ton; kişi başı günlük ortalama atık miktarı 1,09 kg olarak ölçülüyor.
Türkiye’deki mevcut resmi atık istatistiklerine göre plastik ambalaj atıkları bağımsız bir parametre olarak ayrıştırılmadığı için materyal bazlı karşılaştırmalı analiz yapılamıyor.
Türkiye’de plastik atıkların da içinde bulunduğu metal, kağıt ve mineral gibi karma gruptaki toplam geri kazanım miktarı yıllık 51,5 milyon ton.
Yüksek gelirli ülkeler hem en yüksek atık hacimlerini üretiyor hem de gelişmiş atık yönetimi altyapıları sayesinde en düşük kirlilik oranlarına sahip. Düşük ve orta gelirli ülkelerin atık üretimleri daha az olsa da altyapı yetersizlikleri nedeniyle daha fazla çevresel sızıntı riski taşıyor. Birleşik Arap Emirlikleri, kişi başı yıllık ortalama plastik atık üretiminde küresel ölçekte ilk sırada iken Nijer, en düşük plastik atık üretim oranına sahip. Türkiye ise ortalamanın üzerinde seyrederek 214 ülke arasında 83. sırada. Rapora göre Türkiye’nin mevcut atık yönetimi altyapısı, üretilen atık hacmi yüksek olsa da çevresel sızıntıyı küresel ortalamanın altında tutmayı başarıyor.
Rapora göre her yıl ortalama 2 milyon ton plastik atık okyanuslara karışıyor ve bu miktar üretilen küresel plastik atığın yaklaşık yüzde 0,5’i. Küresel nehir kaynaklı plastik deşarjının yaklaşık %70’i; Filipinler, Hindistan, Malezya ve Çin gibi tamamı Asya kıtasında yer alan ülkeler tarafından gerçekleştiriliyor. Nehir kaynaklı plastik deşarjında küresel ortalamanın iki katından fazla kirlilik üreten Türkiye, dünya genelinde 11. sırada yer alıyor. Gelişmiş gelişmiş atık yakalama sistemlerine sahip ABD, Japonya, Birleşik Krallık ve Almanya gibi yüksek gelirli ülkeler devasa atık miktarlarına rağmen nehir kirliliğini küresel ortalamanın çok altında tutmayı başarıyor.
Uluslararası atık ithalatı kısıtlamaları ve katı çevre regülasyonları sebebiyle, yüksek gelirli ülkelerin atık ihracatı, 2024 itibarıyla %75 oranında düşüş gösteriyor. Avrupa Birliği genelinde kişi başına düşen plastik atık ihracatı, 2016-2024 yılları arasında yarı yarıya düşüyor. Türkiye’nin kişi başı plastik atık ihracatı 2010 yılındaki 0,22 kg zirve seviyesinden, 2024 yılında 0,12 kg seviyesine kadar geriliyor. Rapora göre, Türkiye’nin düşük ihracat rakamları, küresel atık ticaret ağında da ithalatçı konumunda olduğunu gösteriyor.
Rapora göre dünya genelinde plastik atıklar; geri dönüşüm, kontrollü yakma, düzenli depolama ve kontrolsüz yönetim olmak üzere dört temel yöntemle bertaraf ediliyor.
Küresel ölçekte üretilen plastiklerin yaklaşık %9’u etkin bir şekilde geri dönüştürülebiliyor. Geri dönüşüm kapasitesinde Avrupa ve Çin zirveyi paylaşıyor. Rapora göre, çevreye en fazla kontrolsüz plastik sızdıran bölge Asya bölgesi (Çin ve Hindistan hariç). ABD ve Avrupa’nın kontrolsüz yönetim grafiğinde neredeyse sıfıra yakın seyretmesi, yüksek gelirli ekonomilerin iç pazar atıklarını ekosisteme sızmadan yüzde yüz oranında toplayabildiğini gösteriyor.
Rapora şu linkten ulaşılabilir: https://sifiratikvakfi.org/asset/files/plastikatikraporu_2026.pdf
Bu yazı, Kürd toplumsal iç ilişkilerinin ve siyasetinin mağduriyet, bedel, adalet, makam, barış ve devletle ilişkisini sorgulayan çok daha rahatsız edici bir öz-eleştiri olarak algılanabilir mi? Deneyeyim..
Soru şu: Biz Kürdler neden kendi acılarımız söz konusu olduğunda, adalet talebini sonuna kadar taşıyan bir toplumsal ve siyasal geleneği yeterince oluşturamadık?
Yani tartışmam ilke, tutarlılık ve hafıza üzerinedir..
Dün kabul edilen Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanunun 10. maddesinin ikinci paragrafında şu ifade var:
‘Bu kanun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukukî, idarî veya cezaî sorumluluğu doğmaz.’
Buradaki ‘hayırlara vesile’ cezasızlık, adaleti ertelemez, adaleti imkansız kılar. ‘Barış’ da adaletsizliğin üzerine mi inşa edilemez. Özellikle bölge orijinli aileler, her partiden milletvekilleri ve siyasetçiler, bağımsız siyasetçiler, Barolar, STK’lar, aktivistler bu ifadeye itiraz etmedi.
Mesele yasaya evet, hayır demek ya da çekimser kalmak değil; sorun, 10. maddeye karşı direnç göstermemek. Örneğin hayır oyu veren 54 Yeni Partili 54 milletvekili arasında yer alan, İlk Meclis’te Dersim milletvekilliği yapmış ve 1925 yılında Şeyh Said İsyanı’na destek verdiği gerekçesiyle İstiklal Mahkemesi tarafından idam edilen Hasan Hayri Bey’in torunu olan Kocaeli Milletvekili Prof. Dr. Mühip Kanko’nun kararında 10. maddenin etkisine dair herhangi bir açıklama yok.
Bir bütüne evet demek, o bütündeki problemli bir hükme de siyasi sorumluluk bakımından ortak olmak anlamına gelir mi?
Burada amacım kişileri ya da yaşadıkları büyük kayıpları ve acıyı yargılamak asla değil; aksine, taşıdığı ağır hafızaya hürmetle, bireysel trajedilerin siyasal kurumlar içindeki ilkesel sınavına dikkat çekmektir. Tartışmam, bireylerin acılarıyla değil, o acıların temsil ettiği ilkenin siyasal alandaki akıbetiyle ilgilidir.
Bizim adalet anlayışımız pazarlık edilebilir bir şey mi? Toplumun ve siyasetin mağduriyeti bir pazarlık potansiyeline dönüştürmesi yaygın bir durum mu?
Tahir Elçi 2015 yılında öldürüldü. Eşi Türkan Elçi davanın savunucusu oldu ve cezasızlığa karşı mücadele etti. 2023 yılında CHP’den İstanbul milletvekili oldu ve dün kabul edilen çerçeve yasaya 10. maddeye değinmeden ama başka bir ilke üzerinden sosyal medya hesabından gerekçeli evet dedi.
Türkan Elçi’nin oyunu gerekçelendirirken kullandığı cümle şuydu: ‘Şiddetsizlik, hangi gerekçeyle olursa olsun vazgeçilmez bir ilkedir.’ Bu cümle, benim burada savunduğum ilkeyle aynı yapıya sahip: cezasızlığa karşı olmak da, fail kim olursa olsun, hangi gerekçe ileri sürülürse sürülsün geçerli olan bir ilkedir. Yani aynı cümle kalıbını kuruyoruz; ‘hangi gerekçeyle olursa olsun vazgeçilmez’ ama bunu farklı ilkeler için söylüyoruz. Soru şu: bir ilkeyi ‘hangi gerekçeyle olursa olsun’ diye savunabilen bir siyasi akıl, neden aynı kesinliği cezasızlığın reddi için göstermiyor? Şiddetsizlik neden şarta bağlı değilken, cezasızlığa itiraz bir ‘toplumsal barış’ gerekçesiyle askıya alınabiliyor?
Tartışma Türkan Elçi’nin kişisel acısını ya da mücadelesini küçümsediğim anlamına gelmiyor; aksine, onun duruşuna duyulan saygı, tam da bu çelişkiyi, ilkelerin çatışmasını görünür kılmamı gerektirir.
‘Şiddetsizlik’ ilkesini mutlaklaştırıp, aynı yasanın içindeki ‘cezasızlık’ maddesine sessiz kalmak, devletin şiddetini meşrulaştıran bir zırhı meşrulaştırmak değil midir?
Şiddetsizlik, doğrudan faile yönelik bir çağrıdır ve acil, insanların ölmemesi gibi somut bir sonuç talebidir. Cezasızlıkla mücadele, sistemin yapısal işleyişine yöneliktir.
Adalet mücadelesi vermek, adaletsizliği kimin yaptığına göre değişmeyen bir ilkeye sahip olmayı gerektirir.
Rakel Dink’in tutumuna ‘birileri iyi, birileri kötü’ demek amacıyla değil, farklı bir tutum örneği olarak değineceğim. Rakel Dink’in mağduriyeti en başından sistemle bütünleşmedi; ilkeli ve tavizsiz bir tutumda devam edişin simgesi oldu. Rakel Dink’in eşi Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra yalnızca fail ya da faillerin bulunmasını ve cezalandırılmasını değil, hakikatin ve adaletin peşinden gitmesi; bunun karşılığında kendisine sunulan siyasal imkanları da reddedebilmesi bize başka bir siyasal ahlak biçimini gösteriyor.
Bizde ise mağduriyet çoğu zaman güçlü bir siyasal hafıza yaratmak yerine, zamanla bir pazarlık unsuruna dönüşebiliyor mu? Belki de böyle bir hafızamız bile yoktur. Şeyh Said’in asılması üzerine ailesinden kaç kişi milletvekili oldu? Hangisi, örneğin mezar yerini öğrenmek amacıyla milletvekili olup bu talebini özellikle sürdürdü?
Şenyaşar ailesi bize adalet talebinin seçim dönemlerine, ittifaklara, devletle kurulan ilişkilere ya da siyasi konjonktüre göre değişmemesi gerektiğini hatırlattı; ancak onlar da devam edemedi. Adalet talebi zamanla konjonktürel siyasal ittifakların içinde eridi.
O halde bugün sormamız gereken yalnızca ‘Bu yasa ne getiriyor?’ değildir. Yasanın 10. maddesindeki ifade yüzünden bu yasayı destekleyenler, yarın aynı yasanın koruduğu bir kanun yapıcı ya da görevli nedeniyle bir Kürdün ya da Türkün hakkı ihlal edildiğinde ne diyecek?
Yanıt ‘O günün şartları farklıydı’ olamayacak çünkü zaten mesele ‘hukukun üstünlüğünün şartlara göre değişmeyen bir ilke’ olmasıdır.
Kürdlerin adalet anlayışı, kendi mağduriyetinin tavizsiz bir savunucusu olmak mıdır, yoksa mağduriyeti yalnızca bir işe, bir siyasal faydaya yaradığı sürece mi savunmaktır?
Konuya tekrar geleyim: ‘Mağdur Kürd toplumunun’ ve siyasetinin adalet, devlet, iktidar ve cezasızlık karşısındaki tutarlılığı üzerine tartışmak gerekiyor.
Toplumumuzda mağduriyetle kurduğumuz ilişki neden çoğu zaman adalet talebinin kendisinden ziyade temsil, maddi çıkar, acının görülmesi, tazmin edilmesi, statünün yükseltilmesi, ‘bedel’, makam, uzlaşma ve siyasal fayda üzerinden yeniden kuruluyor?. Bunun berdel, başlık parası, süt parası, makam eldesi vs. ile arasındaki ahlaki fark nedir?
Kürd toplumsal hafızasında (özellikle aşiret ve geleneksel yapıda) adalet, çoğu zaman telafi (diyet, kan bedeli, berdel) üzerinden işler. Kan dökülür, karşılığında toprak, para, kadın veya makam verilir, taraflar ‘barışır’. Bu arkaik çözüm, siyasal alana yansıdığında, devletin sunduğu milletvekilliği, bakanlık veya bölgesel yetki, bir diyet olarak algılanır. Oysa modern hukukta adalet, mağduriyetin fiyatlandırılması değil, ihlalin cezalandırılmasıdır.
Çünkü adalet talebi bir ‘telafi’ değil, bir ‘hak’ arayışıdır. Siyasal temsil, ödenmiş bedellerin ‘diyeti’ veya geçmiş mağduriyetlerin ‘mükafatı’ değildir.
Eğer bir acı, sahibine adaleti aramak yerine sisteme entegre olma hakkı tanıyorsa; orada adalet değil, mağduriyetin pazarlanabilir bir siyasi sermayeye dönüştürülmesi vardır. Hakiki adalet mücadelesi, kendisine alan açıldığında susan değil; tam da kendisine alan açıldığı an, o alanı ihlali yapan gücü sorgulamak için kullanan tutumdur.
Buradaki temel ahlaki sorun, adaletsizliğin bir ilke ihlali olmaktan çıkarılıp, ‘bedeli ödenebilir bir zarar’ olarak görülmeye başlanmasıdır. Mağduriyet güç ilişkileriyle, temsiliyetle geçiştirildiğinde, cezasızlık üreten sistem hiç zedelenmeden varlığını sürdürür. Bu da toplumu adalet arayan bir özne olmaktan çıkarıp, kendi mağduriyetinin diyetini talep ve kabul eden pragmatik bir yapıya sürükler.
Rakel Dink’in tutumunu bir ‘etnik karakter’ meselesi olarak değil, bir toplumsal siyasal ahlaki tutarlılık örneği olarak ele alıyorum. Rakel, eşinin öldürülmesinden sonra, öldürülmesini mümkün kılan siyasi ve hukuki düzenle hesaplaşmayı sürdürürken, kendisine sunulan siyasal imkanların cazibesine kapılmadı.
Peki bizde mağdurların adalet arayışı neden genelde bu kadar kolayca ilk fırsatta çıkar, siyasi temsil, kadro, makam veya devletle yeni bir uzlaşma ilişkisine eklemlenebiliyor?
Rakel Dink milletvekili olsaydı, kamusal olarak savunduğu cezasızlık ilkesi ile 10. maddeye verdiği destek arasında bir tutarlılık sorunu görür müydü, görseydi ne der ve ne yapardı?
Biz Kürdler adaleti gerçekten mi istiyoruz, yoksa adalet talebimizi bize verilen siyasal alan, siyasal ‘teklif’ kadar mı sürdürüyoruz?
Yapılan ‘barışmak’ mıdır, mağduriyetin karşılığını alıp ‘unutmak için susmak’ mıdır?
Gerçek demokratikleşme açısından mesele, ‘barış oldu mu?’ değil, barışın hangi adalet anlayışı üzerine kurulduğudur.
Bir toplumun adalet duygusu, yalnızca kendisinin ya da başkasının mağduriyetine sahip çıkmasıyla ölçülmez. Asıl ölçü, mağduriyet kendisine herhangi bir imkan sunduğunda da adaleti savunup savunamadığıdır. İmkan teklif edildiğinde ya da talep edildiğinde susabiliyorsak, çıkarsal uzlaşma geldiğinde geçmişi kapatabiliyorsak, güçlü ya da fail bizi yanına aldığında ya da imtiyaz tanıdığında ya da ‘bedelini’ ödediğinde dün itiraz ettiğimiz hukuksuzlukları bugün görmezden gelebiliyorsak; bizim mücadelemiz adalet mücadelesi değil, mağduriyetimizin hangi sebeple olursa olsun siyasallaştırılması, araçsallaştırılmasıdır.
Kendimiz için istediğimiz hukuku, başkası için de istemiyorsak aslında hukuk değil, güç istiyoruz.
Kayıplarımızı, acılarımızı ve özlemlerimizi herhangi bir sermayeye değil, ilkeye dönüştürelim.
Bu tartışma hangi partiden olursa olsun, 10. maddeye huzursuzluğunu ifade etmeyen, direnç göstermeyen her bir siyasetçinin ve partinin, parlemanto dışı her kurum ve bireyin ‘ilkesel duruşu’ düşünmesini rica ediyorum.
Meclis’in PKK ile ilgili yürüttüğü çalışmayı desteklemekle birlikte, metinde yer alan ve ileride ağır sonuçlar doğurabilecek bir cümleye özellikle dikkat çekerek itiraz etmem gerekiyor.
‘Bu Kanunun amacını gerçekleştirmeye yönelik çalışmalar yürüten başta Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu üyeleri olmak üzere tüm görevliler bakımından yasal güvence sağlanmaktadır.’ ifadesini de içeren Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi’nin 10. maddesinin ikinci paragrafında şu ifade var:
‘Bu kanun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukukî, idarî veya cezaî sorumluluğu doğmaz.’
Kürd toplumu da bu gibi düzenlemeleri ‘cezasızlık’ olarak adlandırır. İstiklal Mahkemeleri, Dersim ve Hendek Harekatları, devam eden Tahir Elçi davası, OHAL KHK’ları, bazı Kürdlerin mezar yerlerinin açıklanmaması gibi tarihsel örneklere dair tartışmalar, cezasızlığın neden Kürdler için hassas olduğunu göstermektedir. Bu madde, tüm vaadleri güvenilmez kalabilir ve Kürdleri tedirgin, ketum hale getirebilir.
Cezasızlığa razı gelmek, itiraz etmemek bizi nasıl bir toplum haline getirir?
Eğer PKK sorunu şeffaf, çağdaş ve demokratik yöntemlerle çözülmek, bölge ve toplum için daha demokratik kanallar açılmak isteniyorsa, böyle bir cezasızlık zırhına ihtiyaç duyulmamalıydı. Buna neden ihtiyaç duyulduğunun kamuoyuna açıkça açıklanmaması ise ayrıca ciddi bir hesap verebilirlik sorunu yaratır.
Bu yazıda 3. ve 6. maddeleri tartışmıyorum; onlar ayrı ele alınabilir. Benim asıl dikkat çekmek istediğim, 10. maddedeki ifadedir.
Kanunun geri tepmesi, yetkinin kötüye kullanılması ya da hukuk dışına çıkılması halinde bu ifade devletin kamu görevlisini koruma refleksinin hukuki dayanağına dönüşebilir.
Bu hukuki güvence, kamu görevlilerince daha şimdiden kanunun istedikleri gibi yorumlanmasına zemin hazırlayabilir.
Cezasızlık meselesi yalnızca biz Kürdlerin değil; hakkaniyet sahibi, hukukun üstünlüğünü ve adil yargılanma hakkını, insan onurunun korunmasını, her şartta mağduriyetlerin yargı yoluyla telafi edilebilmesini tartışma konusu yapmayı reddeden her bireyin itiraz etmesi gereken bir meseledir.
Burada dikkat çekici olan ise şudur: bölge orijinli ailelerin, her partiden milletvekillerinin ve siyasetçilerinin, bağımsız siyasetçilerin, Baroların, STK’ların, aktivistlerin bu ifadeye özellikle itiraz etmemesidir. Bu açıdan, ‘cezasızlık karşıtı’ gibi görünen DEM Partililerin ve CHP’nin kimi milletvekillerinin ifadeye sitem bile etmemesi de dikkat çekicidir. Bu maddeye genel sessizlik yani itirazsızlık, devlet odaklı kriz anlarında ‘güvenlik ve devlet aklı’ zırhına aşina olunduğuna işaret eder.
Demokratik çözüm, yalnızca silahların susması ya da Meclis’teki siyasi aktörlerin uzlaşması değildir. Aynı zamanda hukukun üstünlüğü, hesap verebilirlik, cezasızlığın reddi üzerine kurulmalıdır.
Cezasızlığı kural haline getiren ve devam ettiren sistemler adalet duygusu zedelenmiş ve kurumlarına güveni kalmamış yapılar üretir. Toplumumuzun buna dikkat etmesi ve tartışması gerekmektedir.
Genel Kurul görüşmeleri bugün yapılacak ve bir önerge ile 10. maddede değişiklik olması mümkün.
Bütün bileşenleriyle Kürd toplumunun dikkatini 10. maddedeki ifadeye çekmek istedim.