DOLAR 47,5365 0.04%
EURO 54,7703 -0.1%
ALTIN 6.167,14-0,13
BITCOIN 30269650.20000000000000001%
İstanbul
27°

AÇIK

SABAHA KALAN SÜRE

Aziz Yağan

Aziz Yağan

01 Ağustos 2026 Cumartesi

Diyarbakır’da İl Emniyet Müdürlüğü’nün kör noktası – Aziz Yağan

Diyarbakır’da İl Emniyet Müdürlüğü’nün kör noktası – Aziz Yağan
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hem sol ve hem de dini referanslı selefi gruplar Diyarbakir’dan memnun.

Sol ya da ‘özsavunmacı’ gruplar yüzlerinde maskelerle açıklamalar yapıyor; kentte uyuşturucuya, fuhuşa (yalnızca ahlaki değil, insan ticareti ve kadın istismarı boyutuyla da) ve çetelere karşı mücadele edeceklerini söylüyor!

Dini referanslı selefiler ise mekan mekan gezip ahlaka aykırı gördükleri davranışlar konusunda işletmecilere tebliğde bulunuyor.

Maskeli açıklama yapmak, devriye gezmek, işletmecilere tebliğde bulunmak, tehdit ve kanuna aykırı örgütlenme kapsamında zaten suçtur. Bunun için yeni bir yasaya değil, mevcut Ceza Kanunu’nun uygulanmasına ihtiyaç var.

Uyuşturucu, fuhuş ve çetelerle mücadele maskeli çocuk ve gençlerin işi, görevi ve sorumluluğu değildir. Uyuşturucu satışını ve kullanımını sadece düşük gelirli kesimle ve kentin sosyoekonomisi düşük semtleriyle ilişkilendirmek de, metruk mekan yıkmak da bir hatadır.

Bölgemizde suç odaklarının çocuk ve gençlerimizi başka yerlere de götürerek ‘koşturmasının’ ve tefeciliğin önüne geçilmesi uygulanabilir makul politikaların kararlılıkla yürütülmesi ile sağlanabilir.

Diyarbakır’daki siyasi partilerin de bu tür gruplara karşı uyarı açıklamaları yapması kamuoyuna güven verecektir.

Kentimizin ahlakçı zorbalara ihtiyacı yok. Kentimizin kurallara uymaya, yasaların uygulanmasına ve kara parayı reddetmeye ihtiyacı var.

Diyarbakır İl Emniyet Müdürlüğü bu oluşumları neden engellemiyor? Eğer bu grupların bu faaliyetleri hukuka aykırıysa, gerekli işlemler yapılarak sorumluların adalet önüne çıkarılması neden gecikiyor?

Kentte güveni, huzuru ve adaleti kim sağlar; Emniyet ve yargı mı, yoksa maskeli ve maskesiz selefi gruplar mı?

Sorunlarımız bunlarla sınırlı değil.

Kentteki ya da kentin adının geçtiği yasadışı bahis ve uyuşturucu operasyonları dünya gündeminde. Eskiden uyuşturucu imalatçısı, yetiştiricisi ve satıcısı bölge olarak biliniyorduk, günümüzde buna yasadışı bahis de eklendi.

Onlarca yıldır kentimizdeki fuhuş ve uyuşturucu şikayetleri kesilmedi.

Bu durum, söz konusu sorunların yalnızca güvenlik tedbirleriyle çözülemediğini; ekonomik, sosyal ve kültürel boyutlarıyla ele alınması gerektiğini gösteriyor.

Dahası, demek ki, toplumumuzun bir kesimi fuhuş, uyuşturucu, tefecilik, yasadışı bahis, kara para aklama gibi işlerle ilişkili olabilir.

Türkiye’de lif, tohum ve sap üretimi için kenevir yetiştiriciliğine izin veren bir yönetmelik bulunuyor ve 21 ilde bu amaçla üretime izin verildi.

Bu uygulama, kayıt dışı ekonomiyi yasal ve denetlenebilir bir zemine çekebilir. Bölgede de uyuşturucu rantını azaltabilir ve yeni bir ekonomi oluşturabilir.

Bu amaçlarla, bölgemizde Lice merkezli geniş bir alanın yasal kenevir yetiştirme kapsamına alınmasını önermemin üzerinden yıllar geçti. Atıf, resmi açıklama ya da Ankara’ya bir girişim olmadığına göre; kentin valiliği, emniyet müdürlüğü, milletvekilleri, belediyeleri, siyasi partileri, siyasi kişileri, basın mensupları, meslek odaları, sendikalar ve STK’lar önerimi sessizlikle karşıladı..

Bu sessizlik mutlak değil. Kasım 2025’te DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Serhat Eren, İçişleri Bakanı’na, ‘Sur ve Bağlar’da maskeli, silahlı gruplar tespit edildi mi? Güvenlik birimlerinde ihmal incelemesi yapıldı mı?’ sorularını içeren bir soru önergesi verdi ve Meclis araştırması istedi. Aradan geçen sürede bu girişimin sonucu kamuoyuyla paylaşılmadı; demek ki sorun yalnızca ilgisizlik değil, ilgi gösterilse de sonuç alınamıyor olabilir. Bu tür girişimlerin hem sayıca artması hem de takip edilip sonuçlandırılması gerekiyor.

Bu suskunluğu bazı çevreler ihmal değil, kasıt olarak okuyor. Bu nedenle İçişleri Bakanlığı, Diyarbakır Valiliği ve Emniyeti bunları ya somut verilerle çürütmeli ya da kamuoyuna bunu neden yapmadığını anlatabilmelidir. Sessizlik, kasıt iddiasını güçlendirmekten başka işe yaramıyor.

Uyuşturucu kullanma (ve satma) yaşının düştüğünü açıklamak, ele geçirilen uyuşturucunun türünü, miktarını ve piyasa değerini kamuoyuyla paylaşmak ya da kentimiz merkezli ya da kentimizi de kapsayan yasa dışı bahis operasyonlarının bilançosunu açıklamak elbette önemlidir. Ancak bunlar, sorunun kalıcı çözümünü ya da azaltılmasını sağlamadı, sağlamıyor.

Emniyet sürekli operasyon yapıyor ancak yeterli olmuyor. Kentin ahlaki ve suçlara karşı güvenliği ise seçilmemiş, atanmamış, hukuk, evrensel ilkeler, denetim dışı ahlakçı, toplumu dizayn etmeye çalışan zorbaların insafına, keyfiliğine ve ilkelliğine terk edilemez..

Sorunları çözmek yerine yalnızca sonuçlarını konuşmak, etkileri üzerine sürekli açıklamalar yapmak ve aynı döngüyü sürdürmek, meselelerin istismar edildiği yanılgısını besler.

Sorun çözemeyen bir toplum her türlü manipülasyondan çocuklarını, gençlerini, sokaklarını, okullarını koruyamaz. Çocuklara taş attırılmasını, açık alanda topluca namazdan önce yürüyüş yaptırılmasını, 6-8 Ekim vahşetini önleyemediğimiz gibi.. Bu, kentimizin ve bölgemizin çözümsüzlükler ve düştüğü haller konusundaki derin hafızamızı gösteriyor.

Kentimiz ve bölgemiz artık bu tür pasif rutinlerin dışına çıkmalı.

Hukuk dışı yapıların, her bir suçlunun peşine düşmeli, suçun her türüne karşı yasalar kararlılıkla uygulanmalı; aynı zamanda suçun ortaya çıkmasını ve yayılmasını önleyecek ekonomik, sosyal ve eğitim temelli politikalar geliştirilmelidir.

Eğer mevcut kültürümüz değişmezse sorunların çeşidi, hacmi, etkilediği kişi sayısı geometrik olarak artmaya yani canlar yanmaya devam edecek.

Devamını Oku

Antep’in esnaf sahresi vizyonu – Aziz Yağan

Antep’in esnaf sahresi vizyonu – Aziz Yağan
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Antep dinamik bir şehirdir. Ne yazık ki bu dinamizmin altındaki işçi gerçeği çoğu zaman görünmez.

İster iş insanı, ister öğrenci, ister memur ya da misafir olarak kentte kısa ya da uzun vadede olsa geçici yaşayanlar, bu dinamizmin ve toplumsal dokunun çoğu zaman farkına varamaz. Bu nedenle de kentten ayrılırken Antepliler hakkında eksik ya da önyargılı değerlendirmeler yapma olasılığı artar.

Oysa Antep’in kendine özgü sistemi ve kültürü ancak Anteplilerle birlikte yaşayarak, tartışarak anlaşılabilir. Kentin ekonomik düzeni, çalışma disiplini ve sistemi, dayanışma kültürü ve gelenekleri dışarıdan kısa süreli gözlemlerle kolayca fark edilemez. Bu yapılmadığı sürece ne kentin işleyişi ne de toplumsal karakteri tam anlamıyla anlaşılabilir.

Bu kültürel mirasın önemli örneklerinden biri de yıllar önce uygulanan ancak unutulmaya yüz tutmuş olan ‘esnaf sahresi’ yani ‘esnaf pikniği’ geleneğidir. Geçmişte esnaf, kendi iş kollarına göre birkaç gün dükkanlarını kapatarak topluca dinlenmeye çıkardı (https://www.facebook.com/share/p/1DAHcc2SQk/). Uzun yıllardır terk edilmiş olan bu gelenek, Antep’te yeniden hayata geçirildi.

Dışarıdan bakıldığında sadece ‘metodolojik ve çok çalışan ve ticaret yapan’ bir şehir gibi duran Antep’in, aslında kendi içinde ne kadar dengeli ve derin bir sosyal adalet sistemine sahip olduğunu göstermesi açısından bu gelişme çok önemli.

Yıllık izin kavramı olmayan, haftanın 6 ya da 7 günü günde ortalama 12 saati aşan sürelerle çalışan esnaf ve sanatkarlar (özellikle sanayi siteleri, fırıncılar, imalatçılar) için nefes alacak günler sağlıyor.

Örneğin, küçük sanayi siteleri 9-12 Temmuz tarihleri arasında esnaf sahresi yaptı. Fırıncılar ise kendi aralarında anlaşarak üçer günlük tatil uygulamasına geçti. Diğer iş kollarının da benzer şekilde belirli tarihlerde esnaf sahresi yapması planlanıyor.

Gaziantep Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği (GESOB), yıllardır uygulanmayan bu geleneği yeniden hayata geçirirken uygulamayı belirli kurallara bağladı. Belirlenen tarihlerde işyerini kapatmayan esnafın idari yaptırımla karşılaşacağı açıklandı.

Yılda bir kez uygulanan bu toplu tatil, hem işyeri sahiplerine hem de çalışanlara dinlenme fırsatı sunuyor. Özellikle uzun çalışma saatleriyle çalışan esnaf ve işçiler açısından bu birkaç günlük mola; dinlenmek, aileleriyle vakit geçirmek, hobilere ve sosyal hayata zaman ayırmak için önemli bir imkan oluşturuyor. Geçmişte var olduğu bilinen ve aslında esnafın gerçekten bir araya gelip sahre yaptığı bir geleneğin günümüz şartlarına uyarlanarak yeniden canlandırılması yerinde bir uygulamadır.

Vatandaşların mağdur olmaması için aynı iş kolundaki esnafın tatil günleri önceden planlanıyor ve kamuoyuna duyuruluyor. Böylece hem bazı iş kollarında hizmet tamamen kesilmiyor hem de esnaf dinlenme hakkından yararlanabiliyor. Esnek biçimde planlanan bu uygulama, kent yaşamı açısından olumlu bir örnek niteliği taşıyor. Bu nedenle GESOB’u ve uygulamaya destek veren esnafı kutluyorum.

Belki Diyarbakır Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği de (DESOB) benzer bir uygulamayı hayata geçirebilir. Yılda birkaç günlük ortak tatil bile çalışanların, emekçilerin dinlenmesine, aileleriyle vakit geçirmesine, sosyal ve kültürel faaliyetlere katılmasına katkı sağlayacaktır.

Esnaf sahresi yalnızca bir tatil uygulaması değildir. Aynı zamanda bir kentin çalışma kültürünü, dayanışmasını ve insanı merkeze alan ekonomik anlayışını yaşatan önemli bir gelenektir. Antep’in bu geleneği yeniden canlandırması, başta Diyarbakır ve diğer bölge kentleri olmak üzere, başka kentlerce de örnek olabilecek değerli bir adımdır.

Eğer bu gelenek Diyarbakır ve çevre illerde de karşılık bulursa; özellikle kayıt dışı ve ağır şartlarda çalışan işçiler için psikolojik ve fiziksel bir dinlenme ve toparlanma dönemi olur (https://www.instagram.com/reel/C_8di-_vVnE/?igsh=enl2Y2E2Z2ZqOHQz). İş güvencesi, iş koşulları ve iş tanımının tartışılmasına sebep olabilir (https://9koy.org/diyarbakirda-ekmek-krizi-kapida-firin-iscileri-greve-hazirlaniyor.html). Esnaf arasındaki ‘ben kapatırsam müşteri yandaki dükkana kaçar’ korkusu da (rekabet baskısı) toplu kararla ortadan kalkar. Şehirlerin yerel kültürleri ve dayanışma bağları yeniden güçlenir.

Esnaf sahresi, Antep’te işçi sorunu olmadığı ya da büyük ölçüde giderildiği anlamına gelmiyor ancak sayısız ağır sorunun arasında önemli bir kazanım olduğu açıktır.
İşçi ve emekçilerin sendikal örgütlüğü sağlanmadan tek taraflı bu adımlar önemlidir ancak geliştirilip güçlendirilmelidir.

Tıpkı Antep’te olduğu gibi sahre günlerinde işçi ücretlerinden kesinti olmamalı, ödenmemesi gündeme gelmemelidir. Bu geleneğin Antep dışında uygulanması sağlanırsa ancak işçi ücreti ödenmezse, ‘patronlar tatile gidiyor, işçiler aç kalıyor’ algısına dönüşür, yeni bir mağduriyet alanı olur ve bu toplumsal huzursuzluğu artırır.

Antep’in geçmişin güzel bir uygulamasını bugünün modern dünyasına entegre ederek hem işçiyi hem de esnafı koruyan bu adımı, ağır çalışma koşullarının ve düşük ücretin devam ettiği öncelikle Diyarbakır ve bölgemize örnek olması gereken bir vizyondur.

Devamını Oku

Örgütlü ve örgütsüz oligarşik statüko hapishanesi – Aziz Yağan

Örgütlü ve örgütsüz oligarşik statüko hapishanesi – Aziz Yağan
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Önceki iki yazıda; Platform’un ‘sivil’ görünümlü yapısını ve Amedspor’daki dar kadro hakimiyeti tartışmıştım. Bu yazıda, bu kurumsal ve siyasal oligarşinin maddi temeline; yani emek sömürüsüne dikkat çekeceğim.

Diyarbakır’da her gün semtlerde pazar kurulur. Mesleği, cinsiyeti, yaşı fark etmeksizin pazardan alışveriş yapan çoğu kişi aldıklarını çocukların kullandığı el arabası ile taşıtıp evinin kapısına kadar götürür. Çocuğa ücret karşılığı eşya taşıtan kişi çocuk işçi çalıştırıyordur.

Bu durum zabıtaların, polislerin, çocuk hakları savunucularının, ilgili kamu kurumlarının ve sivil toplum kuruluşlarının dikkatini çekmez. Çocukların tanımadıkları insanlarla, nereye gittiğini bilmeme riski onları (ve çocukların ailelerini) tedirgin etmez; etse, bu duruma itiraz edilir ve pazarlarda çocuk işçiliğinin yasaklanmasını sağlarlardı. Bu konuda belediyelerin, denetim birimlerinin ve baro gibi çocuk hakları alanında çalışan kurumların sorumluluğu da tartışılmalıdır.

Örneğin, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin 2024, 2025 yılı meclis gündeminde çocuk işçiliğiyle mücadele maddesi yoktu. Mayıs 2026’da belediye ve sivil toplum ortaklığıyla düzenlenen Kentleri Çocuklarla Yeniden Kurma Çalıştayı sonuç bildirgesinde, bölgede çocuk işçiliğinin sistematik bir sorun olmaya devam ettiği resmi olarak kabul edildi ve çözüm çağrısı yapıldı. Çağrı yapmak sorunu çözmüyor.

Kentte her gün göz önünde yaşanan bu sömürü biçimlerinin uzun yıllardır olağanlaşmış olması, yalnızca ekonomik yoksulluğun değil, aynı zamanda temsil mekanizmalarının hangi sorunları görünür kıldığı sorusunu da gündeme getirir. İşte tam bu noktada önceki iki yazıda tartıştığım oligarşi eğilimleri öne çıkmaktadır.

Bölgemiz her yıl bölge içine ve dışına tarım, inşaat ve turizm alanlarının mevsimlik işçi kaynağıdır. Ağır iş ve yaşam koşullarında çalışan bu insanlarımız, bazen ailece birkaç ay çalışarak birkaç asgari ücreti biriktirip evlerine dönmektedir.

Diyarbakır’da çoğu işçi sigortasız ve yevmiye ile günde en az 12 saat çalışır, her işi yapmak zorundadırlar ve çalışmadıkları gün yevmiye alamazlar.

Dershaneler, etüt merkezleri ve özel okullarda çalışan öğretmenler de az paraya ve güvencesiz çalışırlar.

İlk yazıda bahsettiğim o ‘sivil ve demokratik ambalaj’, pazar yerindeki el arabalı çocuğun ya da güvencesiz öğretmenin sömürüsünü görünmez kılan en büyük örtüdür.

Bu sorunları sürekli ve merkezî biçimde güncelleştiren güçlü bir siyasal partinin ortaya çıkmadığı da görülmektedir. Kentte teşkilatı olan siyasi partilerin hiçbiri (KKP, PSK, HAK-PAR; hatta TKP) ağır emek sömürüsünü kendi muhalefet gündemlerinin merkezine koymamakta, bu sessizlikle sömürüyü fiilen meşrulaştırmaktadır.

Bu sessizlik rastlantısal değildir. İlk iki yazıda tartıştığım oligarşi eğilimi, yalnızca karar alma mekanizmalarını değil, hangi sorunların kamusal sorun olarak kabul edileceğini de belirlemektedir. Çocuk işçiliği, sigortasız çalışma ve güvencesiz emek gibi meselelerin yıllardır tali görülmesi, yalnızca ekonomik yoksulluğun değil; aynı zamanda kentsel güç ilişkilerinin hangi konuları görünür, hangilerini görünmez kıldığının da göstergesidir. Emek sömürüsünün uzun yıllardır önemsiz bir mesele olarak kalması, hatta mesele haline bile gelememesi de bu hegemonik gündem kurma kapasitesinin sonucudur.

Robert Michels’in işaret ettiği gibi, bu tür dar kadrolar denetlenemez hale geldiğinde, kendi varlığını korumayı toplumsal çözümlerin önüne koyar. İşte bu noktada devletin ihmali ile yerel oligarşinin çıkarı birleşir.

İki Duvarlı Hapishane

İşte bu nedenle bölgedeki emek sömürüsü yalnızca ekonomik bir sorun değildir; aynı zamanda siyasal temsil sorunudur. İlk iki yazıda tartıştığım kurumsal oligarşi eğilimi ile bu yazıda ele aldığım sınıfsal sessizlik aynı yapının iki farklı yüzünü oluşturmaktadır. Bu nedenle sorun yalnızca yoksulluk değil, yoksulluğu görünmez kılan temsil düzenidir.

Bu sistem, dar kadroların çıkarına işlediği ölçüde kendiliğinden değişme eğilimi göstermez. Asıl ihtiyaç, bu dar kadroları dengeleyecek örgütlü toplumsal mekanizmalardır: sendikal örgütlenme, tüketici boykotları, genel kurulların fiilen işletilmesi için kitlesel girişimler ve emek odaklı sivil denetim. Bu araçlar yalnızca bir mücadele yöntemi değil, aynı zamanda sınıf ve tüketici bilincinin oluşmasının da zeminidir.

Diyarbakır’da ve genel olarak bölgede uzun yıllardır süren emek sömürüsü, yalnızca merkezi devletin ihmal politikalarının değil, aynı zamanda yerel oligarşik yapının yeniden ürettiği bir düzenin sonucudur.

Bu hapishanenin birinci duvarını merkezi devletin güvenlik politikaları, yatırım eksikliği ve tarihsel ihmal oluştururken; ikinci duvarını ise yerel sermaye çevreleri, büyük toprak sahipleri, aşiret ilişkileri, zengin ya da zenginleştirilmiş nüfuz sahibi aileler ve kent güçlerinin yeniden ürettiği oligarşi eğilimidir. Emekçiler (ve yerel yönetimlerden çağcıl hizmet bekleyen vatandaşlar) ise merkezi politika ile yerel sömürü ilişkilerinin ördüğü bu iki duvar arasında sıkışmaktadır.

Bu iki duvar birbirini besler. Merkezi devlet ile yerel güç odakları arasındaki ilişkinin, kimi durumlarda birbirini yeniden üreten bir yönetişim pratiği oluşturduğu ileri sürülebilir. Böylece devletin ihmal politikaları ile yerel oligarşi eğilimi karşılıklı olarak birbirini güçlendirebilmektedir.

Devlet yerel sömürüyü denetlemeyerek yerel güçleri ve yereldeki güçlerini koruyor, güçlendiriyor; yerel elitler güçler ise bu sömürünün yarattığı öfkeyi sınıfsal bir bilince dönüştürmeyip sadece kimlik siyasetine kanalize ederek statükonun sürmesini sağlıyor.

Kürdlerin mücadelesi; dilini, kültürünü, tarihsel varlığını ve siyasal haklarını savunan bir kimlik ve özgürlük mücadelesidir. Sınıfsal mücadele ise emek-sermaye çelişkisi, büyük toprak mülkiyeti, güvencesiz çalışma, kadın emeğinin sömürüsü ve çocuk işçiliği gibi ekonomik ve toplumsal eşitsizliklere karşı verilen mücadeledir. Bu iki mücadele aynı değildir; ancak birbirinin alternatifi de değildir.

Buna rağmen bölgede kimlik meselesinde duyarlı davranan birçok meslek odası, sendika, STK, siyasi parti ve ekonomik aktörün; sigortasız çalışma, çocuk işçiliği, mevsimlik işçilik ve güvencesiz emek konusunda aynı süreklilikte ve kararlılıkta bir mücadele yürüttüğü söylenemez. Ulusal mücadelenin meşruiyeti elbette tartışma dışıdır. Ancak sınıfsal talepler onun gölgesinde görünmez hale geldiğinde, bundan en çok yerel sermaye çevreleri ve mevcut güç ilişkileri yararlanır.

Doğru olan, iki mücadeleyi diyalektik biçimde birlikte ele almaktır. Kimlik mücadelesi kendi içindeki sömürü ilişkilerini de sorgulayabildiği ölçüde özgürleştirici olur. Aksi halde statüko baskısına karşı mücadele edilirken, yerel sömürü düzeni yeniden üretilmiş olur.

Milliyeti ve inancı ne olursa olsun bölgenin emeği sömürülen geniş kesimleri bu iki duvar arasında asıl ezilendir. Bölgedeki büyük toprak sahipliği, güvencesiz çalışma ve emek sömürüsü yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda demokratikleşmenin ve bireyleşmenin önündeki temel engellerden biridir. Buna rağmen bu konularda bölgenin büyük sermaye ve toprak sahiplerinden güçlü bir özeleştiri ya da yapısal dönüşüm çağrısı duyulmamaktadır.

Emek sömürüsü konusunda yalnızca sorunun varlığını tespit etmek yeterli değildir. Asıl ihtiyaç, bu düzeni değiştirecek örgütlü toplumsal ve siyasal mücadeledir. Sömürü karşısındaki sessizlik, mevcut düzenin yeniden üretilmesine katkı sunmaktadır. Demokratik bir toplum iddiası, kimlik mücadelesi kadar sınıfsal adalet mücadelesini de görünür kılmayı gerektirir.

Etnik, inançsal mağduriyetinden dolayı Kürdlerin dünyanın en demokrat toplumu olduğuna dair bir algı var. Halbuki, uzun ve ağır dıştan gelen ve içte destekçisi bulunan uzun ve katı asimilasyon ve içte kurulu yoğun sömürü sistemi ile kentlileşmede politikasızlık ve programsızlık yüzünden Kürdler dünyanın geri kalmış toplumlarından biridir. Bakur toplumundaki geri kalmışlık izleri kabul edilmeden ilerleme sağlanamaz.

Resmi raporlara göre; Bakur, Türkiye’nin diğer bölgelerine kıyasla eğitim, sağlık, gelir dağılımı, kadın hakları ve çocuk refahı gibi temel parametrelerde belirgin biçimde geridedir. Bu gerilik, tarihsel baskının ve yerel sömürünün ortak ürünüdür. Tam da bu nedenle, mevsimlik tarım işçiliği, çocuk işçiliği, sigortasız ve yevmiye ile çalışma bölgeyle özdeşleşmiştir.

Çocuk işçiliğinin yasaklanması ve sigortalı çalışmanın etkin biçimde denetlenmesi elbette kamusal yükümlülüktür. Ancak bu düzenlemelerin kalıcı biçimde uygulanabilmesi, aşağıdan örgütlenen toplumsal talep ve sendikal baskının oluşmasına bağlıdır.

Eğer bölgede çocuk işçiliği, sigortasız çalışma ve mevsimlik emek sömürüsü yıllardır olağan karşılanıyorsa; buna karşı güçlü ve sürekli bir toplumsal muhalefet neden oluşmamaktadır? Sorulması gereken asıl soru budur. Çünkü bir kentin ve bölgenin demokratikleşmesi yalnızca seçimlerle değil, emeğin örgütlenebilmesiyle mümkündür. Emeğin örgütlenemediği yerde demokratik temsil de eksik kalacaktır.

Bölgede uyuşturucu yetiştirilmesi ve satışı ile on binlerce insanı suça sürüklemektedir. Bu sorunu giderme konusundaki sessizlik bile tedirgin edicidir.

Bakur’un çağcıllaşması mücadelesi, mevcut yasaların uygulanması için her düzeyde örgütlenecek hak ısrarları, sendikal baskı ve tüketici bilinciyle mümkündür. Yasalar ancak bu toplumsal hareketin kazanacağı başarının ardından uygulanır. Örgütlü ve örgütsüz oligarşik statüko, ancak bu iki duvara karşı mücadeleyle aşılabilir.

Kimlik baskısının yoğun olduğu bölgemizde ekonomik eşitsizliklere, gelir dağılımdaki uçuruma itiraz etmek zordur. Devletin asimilasyon politikaları, emekçilerin yerel patrona karşı değil, doğrudan merkezi iktidara karşı örgütlenmesini teşvik ediyor. Yerel patronlar tam da bu noktada devreye giriyor ve ‘biz devlete karşıyız, bu yüzden iç meseleleri konuşmayalım’ sessizliği ile kendi sömürü düzenlerini koruyorlar.

Dıştan gelen devasa ve kesintisiz baskıya karşı kenetlenmiş bir toplumda, içerideki sömürüyü; siyasi yapılar da dahil olmak üzere, örgütlü yandan örgütsüz de olsa oligarşik kenetlenmeleri eleştirmek çoğu zaman ‘bölücülük’ veya ‘biz bu halkı böldürmeyiz’ ile suçlanıyor. Oysa gerçek özgürleşme, tam da bu iki duvarı birlikte yıkma cesaretini gösterebilenlerin elindedir.

Gerçek demokrasi, yalnızca iktidarın el değiştirmesi değil; iktidarın topluma dağılabilmesidir.

Sadece muktedir olanı (Ankara) değil, ‘Bakur’da muhalif olma ve hatta Bakurluların yandaşı, temsilcisi olma iddiasında olan herhangi bir kesimin içindeki muktediri’ ve ‘Ankara’da muktedir olanın Bakur’daki yandaşını gözden kaçırmayalım.

Devamını Oku

Amed oligarşi eğilimi ve komünalsiz Amedspor – Aziz Yağan

Amed oligarşi eğilimi ve komünalsiz Amedspor – Aziz Yağan
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir önceki yazıda, Diyarbakır Kent Koruma ve Dayanışma Platformu’nun kendisini ‘kentin sivil gücü’ olarak tanımlamasını; sivil toplum, meslek odaları ve kamu kurumu niteliğindeki kuruluşlar arasındaki hukuki ve siyasal farklar üzerinden tartışmıştım.

Gönüllülük, özerklik ve karar alma mekanizmaları açısından değerlendirildiğinde platformun, saf anlamda bir sivil toplum yapısından çok, farklı kurumsal aktörleri bir araya getiren karma bir koalisyon olduğu; temsil ve karar gücünün belirli çevrelerde yoğunlaşması nedeniyle de oligarşi eğilimleri taşıdığını ileri sürmüştüm. Ancak bu tartışma yalnızca platformla sınırlı değildir. Çünkü aynı aktörler, aynı ilişkiler ağı ve benzer yönetişim biçimleri Diyarbakır’ın ve bölgenin en önemli toplumsal sembollerinden biri olan Amedspor çevresinde de karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle şimdi aynı soruyu Amedspor için sormak ve tartışmak gerekiyor: Kulübün yönetim modeli, sıkça değindiğim kent oligarşisi eğilimine ne kadar yakındır? Dahası, Amedspor yönetiminde de etkin olan yerel yönetimlerin dilinden düşmeyen ve uygulanmaya çalışılan komünal ve katılımcı siyaset anlayışıyla ne kadar uyumludur?

Kent oligarşisi eğilimli ve kendini ‘sivil’ olarak konumlandırmaya çalışan Diyarbakır Kent Koruma ve Dayanışma Platformu ile komünü yukarıdan aşağıya bir dogma olarak aktaran DEM Partili yerel yönetimlerin (dolayısıyla DEM Parti’nin) pratiği, kanıtlanabilir bir veri olarak işbirliği yaptıkları Amedspor üzerinden değerlendirilebilir. Bu işbirliği, komünal söylemin oligarşik eğilimli pratikle nasıl yan yana gelebildiğini göstermektedir. Bu işbirliği, Amed oligarşi eğilimli yapıda DEM Partili yerel yönetimleri tespit etme olanağı tanır.
Zira tabandan gelen gönüllü katılımı, şeffaf karar mekanizmalarını ve iktidarın dağıtılmasını zorunlu kılan komün yaklaşımına sahip kimi aktörün Amedspor’da Yüksek İstişare Kurulu (YİK) mantığıyla, yani dar kadro hakimiyetiyle uyumlu bir yönetim kurduğu görülmektedir: dışarıya herhangi bir çelişki yansıtmadan ve iç çatışma, dağılma, dışlamaya neden olmadan.

Amedspor, ‘tüzel kişilik’ olarak bir spor kulübü olsa da, fiiliyatta kitlesel, heterojen ve duygusal bir katılım alanıdır. Aynı kişiler oda, spor kulübü, STK ve platformda iç içe geçmektedir. Amedspor’da üyelik sisteminin uzun yıllar fiilen işlememesi ve mevcut üyelerin yönetim üzerindeki etkisinin sınırlı kaldığı yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. YİK’in fiilen belirleyici olduğu yönündeki eleştiriler uzun süredir dile getirilmektedir. Yerel yönetimlerin bu yönetişim pratiğinin önemli bileşenlerinden biri olduğu söylenebilir. Amedspor’da Genel Kurul kağıt üzerinde vardır; ancak üye kayıt sisteminin işlevsizliği, kongre süreçlerinin dar çevrelerce yönlendirilmesi ve YİK’in varlığı, bu Genel Kurul’un fiili belirleyiciliğini ortadan kaldırmaktadır.

Örneğin 2025 yılındaki kongrede YİK’in yaklaşık üç saat süren görüşmelerinin ardından bir tek aday ve tek liste belirlenmiş ve ‘oy birliği’ ile seçilmiştir. 2026’daki olağan kongrede de aynı yöntemle tek liste hazırlanmış ve aynı kişi yeniden tek aday seçilmiştir. Yani bu bir istisna değil de sistemin işleyiş biçimi haline gelmiş durumdadır. Bu, gerçek bir rekabetin ve taban iradesinin olmadığını gösterir.
Robert Michels’in ‘Oligarşinin Tunç Kanunu’na göre, kitlesel örgütlerde zamanla karar alma yetkisi dar bir yönetici grubun elinde toplanır. Sorun yalnızca oligarşinin ortaya çıkması değil; denetlenemez hale gelmesidir. Amedspor örneğinde tartışılması gereken nokta da budur. Ancak yerel yönetimlerin de dahil olduğu Amedspor yönetiminin mutlak bir oligarşi olduğunu söylemek, platform dışındaki STK’ların ve Amedspor taraftarı gibi dinamiklerin direnç potansiyelini göz ardı etmek olur. En doğru tanım: ‘Oligarşi eğilimli, karma bir Amed koalisyonu.’
Amedspor’un hukuken bir komün olduğunu iddia etmiyorum. Sorguladığım, komünü siyasal bir yönetim modeli olarak savunanların, etkili oldukları Amedspor gibi kitlesel bir yapıda neden aynı ilkeleri uygulamadıklarıdır. Eğer komün, yalnızca belediye projelerinde hatırlanan; ancak karar gücünün paylaşıldığı alanlarda terk edilen bir söylemse, burada tartışılması gereken asıl mesele söylem ile pratik arasındaki tutarsızlıktır. Meselem, ‘Amedspor komün olmalıdır’ demek değil; komünü siyasal program olarak uygulamaya çalışanların kendi etkili oldukları alanlarda bu ilkelere uygun davranıp davranmadıklarını sorgulamaktır.

Tabanın etkisizleştiği ve örgütsel dolaşımın kısıtlı kaldığı bu modelde ne platform düzeyinde ne de Amedspor’un kitlesel yapısında komünalizm somut bir karşılık bulmuştur. Amedspor yönetim süreçlerinde komün sistemi uygulanamaz mı, yoksa iktidarı paylaşmayı gerektirdiği ya da iktidarı kaybetme olasılığı için mi tercih edilmiyor?

Örneğin, DEM Partili yerel yönetimlerle uyumlu meslek odaları, sendikalar, arazi ve sermaye sahipleri de komün sistemindeki yerlerini ve hangi uygulamalarla uyumlu hale geleceklerini de kamuoyuna açıklayabilir.

Komün, tabandan katılımcı, eşitlikçi ve doğrudan demokrasi demektir. Kulüp yönetiminde bunun tersi (hiyerarşi, tekel, dar kadro) vardır. Dolayısıyla komünal değil, oligarşik eğilimlidir. Amedspor örneğinde olduğu gibi; karar gücünün dar kadrolarda toplanması, yöneticilerin aynı çevrelerden çıkması ve tabanın etkisizleşmesi söz konusuysa, bu yapı komünal olamaz. Komünali savunduğumdan değil ve savunmuyorum; ancak yerel yöneticilerin komünü dilden düşürmediği ve çalışmalar yaptığı bir süreçte, dâhil oldukları yönetişimlerde ya da karşı çıkmadıkları platformlara uyumlarında tutarlılık açısından komüne değinme gereği duydum.

Tüzükte yer almamasına rağmen YİK’in başkan adaylarının belirlenmesinde ve yönetim süreçlerinde etkili olduğu yönündeki değerlendirmeler, kulüp içi demokrasinin işleyişine ilişkin tartışmaları beslemektedir. Kulübü dar bir çevrenin tekelinde tutmayı amaçlayan, taban katılımını engelleyen bir uygulama olarak; 12 yıl sonra üyeliğe açılma girişimi mevcut üyelerin referansı ve divanın oy birliği gibi ağır şartlarla sınırlandırıldı. Kongre süreçleri, YİK’in belirlediği tek aday ve tek liste üzerinden işlemekte, bu da gerçek bir rekabeti ve demokratik iradeyi ortadan kaldırmaktadır. Taraftar gruplarının ve taraftarların bu tek adaylı sisteme ve YİK’in yetkilerine yönelik tepkileri ise bu durumun ne kadar tartışmalı olduğunu göstermektedir.

Amedspor vakası, komünal siyaset söyleminin, iktidarın fiilen paylaşıldığı alanlarda nasıl terk edildiğini gösteren önemli bir turnusol kâğıdıdır. Yerel yönetimler ‘mahalle meclisleri’ ve mevcut düzeni rahatsız etmeyen ‘bostan komünleri’ kurmaktan, ‘kadın komünleri’ desteklemekten, ‘ekolojik yaşam’dan bahsederken; dar kadro yönetimine yönelik eleştiriler karşısında belirgin bir itiraz geliştirmemektedir.. Bu da, komünal siyasetin özüne (özerklik, şeffaflık, doğrudan demokrasi) aykırıdır. Bu durum, siyasal ile ekonomik güç odaklarının iç içe geçtiği bir yönetişim pratiğine işaret etmektedir.

DEM Parti’nin Diyarbakır’da düzenlediği “Komün belediyedir, belediye komündür” şiarındaki konferans, komünü siyasal program olarak benimsediklerini gösteriyor.

‘Komün’ sözcüğünü ağızlarından düşürmeyenlerin, bu kentteki en kitlesel ve duygusal yapıda ‘Komünü’ uygulamadıkları yönündeki eleştirilerin giderek görünür hâle geldiğini bilmeleri gerekiyor.. İlginç olan, bu gibi durumları değerlendirecek, eleştirecek, denetleyecek şeffaf bir komünü bile oluşturmamışlar; çünkü bu sorgulanma, kentsel oligarşi eğilimi için kabul edilemezdir. Bu durum, komün söyleminin pratikte katılımcı bir yönetişim modelinden çok, siyasal meşruiyet üreten bir söylem olarak işlev gördüğü yönündeki eleştirileri güçlendirmektedir.
Söylem ile eylem arasındaki makası kapatmak için uygulama olanağı olmayan komün ilüzyonundan, oyalamacasından vazgeçip çağcıl demokratik, şeffaf yönetim anlayışına dikkati vermek gerekiyor.

Amedspor, kentin en geniş tabanlı örgütlülüğüdür. Taraftar grupları zaten örgütlüdür. Bu gruplara yönetimde temsil hakkı verilmesine kurumsal engel yoktur. O hâlde engel teknik değil, siyasi ve ekonomik iradedir.
Yönetimi belirleme hakkı dar bir çevrenin atamasından çıkarılarak eşit oy esasına göre çalışan, tabandan örgütlenen delegelere ve Genel Kurul’a bırakıldığında; yönetim kurulunda tribün gruplarının seçtiği zorunlu temsilciler yer aldığında; tüm bağışlar, harcamalar ve transfer ücretleri denetlenebilir bir sistemle kamuoyuna açıldığında; Yüksek İstişare Kurulu tasfiye edilerek danışma organına dönüştürüldüğünde ve karar yetkisi, eşit oy esasına göre çalışan Genel Kurul ve seçilmiş delegelere bırakıldığında Amedspor üzerindeki oligarşik eğilimler büyük ölçüde ortadan kalkmış olacaktır.

Bu kadar temel demokratik mekanizmaların yıllardır işletilememesi, sorunun teknik değil, siyasal ve yönetsel bir tercih olduğunu düşündürmektedir.

Amedspor’un yönetimini demokratikleştirmek için yeni bir siyasal teoriye ya da ‘devrimci, demokratik’ bir dönüşüme değil; mevcut tüzüğün eksiksiz uygulanmasına ihtiyaç vardır. Bu kadar basit bir teknik adımı bile yıllardır hayata geçirmemek, işin ‘usul’ değil, tamamen ‘iktidar’ meselesi olduğunu kanıtlar.

Tartışılan sadece Amedspor değildir. Asıl mesele, kentte katılımcılık ve demokratik yönetim iddiasıyla ortaya çıkan yapıların, kendi iç işleyişlerinde bu ilkelere ne ölçüde bağlı kaldıklarıdır. Amedspor, bu açıdan Diyarbakır’ın siyasal ve toplumsal yönetim anlayışını görünür kılan önemli bir turnusol kağıdı niteliğindedir.

‘Demokratik Komün’ kentteki oligarşik eğilimli yapıyı gizleyen bir perde midir?

Bir önceki yazıda platformun bileşenlerini tartışmıştım. Bu yazıda ise platform ve yerel yönetimin işbirliğini ve niteliğini tartışmaya çalıştım.

Bu nedenle yanıt bekleyen asıl soru şudur: Demokratik komün, gerçekten bir yönetişim modeli midir; yoksa kentsel oligarşiyi görünmez kılan bir meşruiyet kılıfı mı?

Bu soruya verilecek yanıt yalnızca Amedspor’un değil, kentte katılımcılık iddiasıyla hareket eden tüm yapıların demokratik meşruiyetini de tartışmaya açmaktadır.

Bir sonraki yazıda ise bu tartışmayı kent ve bölgedeki yoğun emek sömürüsü ile oligarşi eğilimli yapının diğer bileşenleri üzerinden sürdürmeye çalışacağım.

Devamını Oku

Bir Platform’un Sivilliği ve Komünalsiz Amed Oligarşisi – Aziz Yağan

Bir Platform’un Sivilliği ve Komünalsiz Amed Oligarşisi – Aziz Yağan
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Diyarbakır Kent Koruma ve Dayanışma Platform’u, 2020 yılında Diyarbakır Barosu, TMMOB, Tabipler Odası ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarının çağrısıyla bir araya gelerek kuruldu. Platformda meslek odaları, sendikalar, dernekler ve vakıflar bulunuyor ve şehrin ‘sivil gücü’ olduğunu iddia ediyor.

Kavramları doğru kullanmak literatür ve etik şartıdır.

Peki, bir platformun sivilliği nasıl anlaşılır?

Bir oluşumun sivil sayılabilmesi için üç temel kriter aranır: Hukuki statü, gönüllülük, mali kaynak ve karar mekanizması.

Dernekler ve vakıflar gibi gönüllülüğe dayalı, özerk ve kar amacı gütmeyen sivil toplum kuruluşları (STK’lar), özel hukuk tüzel kişiliğine sahip yapılardır. Üyelik gönüllülük esasına dayanır; kişilerin üye olması da üyelikten ayrılması da serbesttir. Bu kuruluşlar belirli toplumsal, kültürel, çevresel, insani ya da hak temelli amaçlar doğrultusunda faaliyet gösterir. Güçlerini yasal üyelik zorunluluğundan değil, gönüllü katılımdan, toplumsal destekten ve sivil meşruiyetten alırlar.

Sendikalar da çalışanların ya da işverenlerin ekonomik ve sosyal haklarını korumak için kurduğu örgütlerdir ve üyelik gönüllüdür. Ancak sendikalar, derneklerden farklı olarak özel anayasal ve yasal korumaya sahip, çalışma hayatına özgü ve çıkar örgütleridir.

Meslek odaları ise kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarıdır; yani kamusal yetkiler kullanan, anayasal statüye sahip kamu tüzel kişileridir. Mesleği yapmak için üyelik ve aidat zorunludur. Odaların gücünün kaynağı devletin yasayla devrettiği kamu otoritesi ve yaptırım gücüdür. Bu yönüyle meslek odaları klasik STK değildir. Bir avukatın baroya, bir mühendisin TMMOB’a bağlı odaya üye olmadan mesleğini icra edememesi bu yapıları, devlet hiyerarşisinin dışında olsa bile, ‘kamusal birer tekel’ yapar. Gücünü gönüllü katılımdan değil, yasanın verdiği zorunluluktan alan bir yapının ‘sivil’ olarak nitelendirilmesi, sivil toplumun en temel kriteri olan ‘gönüllülük’ ilkesine hasar verir. Evet, meslek odaları devlet dairesi değildir; ancak güçleri gönüllü katılımdan değil, anayasal statüden, zorunlu üyelikten ve kamusal yetkilerden geliyor.

Hukuki statüleri ve görevleri farklı da olsa sendikalar ve odalar geniş anlamda birer meslek örgütü olarak değerlendirilebilir.

Bir kuruluş kendine STK deyince STK olmuyor. Örneğin MÜSİAD, TÜSİAD, TSO gibi işveren örgütleri sivil toplumun bir parçası sayılabilir mi? Bir iş insanı MÜSİAD’a ya da TÜSİAD’a üye olup ayrılmakta tamamen serbesttir ve bu kuruluşlar sivildir ve STK’dır; ancak belirli faaliyetleri yürütmek isteyen bir tacir için TOBB, TSO üyeliği hukuken zorunludur. İşte bu zorunluluk, odaları sivil toplum kuruluşlarından ayıran temel noktalardan biridir.

Dolayısıyla TOBB, TSO, Baro, Tabip Odası, TMMOB gibi odalar iş ya da meslek dünyasını temsil eden çıkar gruplarıdır.

Belediyeler de sivil toplum kuruluşu değildir.

STK’larla işbirliği yapmak da, platform oluşturmak da, toplumsal konularda açıklama yapmak da meslek odalarını sivil kılmaz.

Meslek odaları sivil toplum örgütü olmadığına göre, içinde yer aldıkları platformlar da sivil değildir.

Diyarbakır Kent Koruma ve Dayanışma Platformu saf anlamda bir sivil toplum platformu olmadığı için kendini ‘kentin sivil gücü’ olarak lanse etmesi doğru değildir çünkü sivil değil ‘karma’ bir yapıdır. Platform, sivil toplum örgütleri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını bir araya getiren karma bir yapıdır.

Sivil olmayan bir platformda yer almak, o derneğin ya da vakfın tüzüğünü ya da hukuki statüsünü değiştirmez. Ancak o dernek ya da vakfın, bu platform aracılığıyla yapılan ortak bildirilere ve eylemlere imza attığında, sivil meşruiyetini kamu kurumlarıyla (odalar/belediye) paylaşmış ve ‘özerk sivil duruş’ iddiasını zedelemiş olur. Bu tür platformlarda yer almak STK’ların bağımsızlık ve özerklik algısını zayıflatabilir. Oysa özerklik, hiçbir kurumla ilişki kurmamak değil, kendi kararını bağımsız alabilmektir.

Platformun, kentin belli kesimleri ve yerel güç ağları perspektifinden bir ‘kent oligarşisi’ olarak yorumlanması mümkündür; ‘Amed Oligarşisi’ denilebilir. Ancak Platform, ‘komün’ tipi örgütlenmeye de göre midir, uyumlu mudur?

Karar gücünün dar kadrolarda toplanması, yöneticilerin sürekli aynı çevrelerden çıkması, tabanın etkisizleşmesi ve örgütsel dolaşımın sınırlı olması oligarşik üst yapının varlığının göstergeleridir.

Platformun bileşenleri ve temsil yapısı incelendiğinde, belirli mesleki, ekonomik ve belirli kesimleri yoğun biçimde temsil ettiği ileri sürülebilir. Çünkü aynı aktörler sürekli olarak ticaret odalarında, spor kulüplerinde, meslek odalarında, STK’larda, yerel platformlarda, ekonomik ağlarda yer alıyor ve bu zemin, yapı, yaşantı; ‘kentin belli kesimleri, yerel güç bloğu, kentsel hegemonya ağı ya da kent oligarşisi’ olarak tanımlamayı mümkün kılar.

Oligarşi sadece belli kesimlerin varlığı anlamına gelmez. Ancak, meslek oda yönetimlerinde ve platformda gücün ve konumun dar bir çevrede yoğunlaşması, bu çevrenin kendi kendini yeniden üretmesi, karar mekanizmalarının dar bir çevrede şekillenmesi ve süreçlerin geniş halk katılımına kapalı olması bizi oligarşi kavramına götürüyor. Yani platform, kentte etkili ekonomik, mesleki ve sivil kesimlerin oluşturduğu bir kent oligarşisi olarak yorumlanabilir. Bu elbette bir analizdir, kanıtlanmış olgu değildir.

Henri Lefebvre’in Kent Hakkı, David Harvey’in Sermaye ve Mekan eleştirilerindeki ‘kent rantı ittifakları’ kavramları ve Robert Michels’in ‘Oligarşinin Tunç Yasası’ önemlidir.

Diyarbakır özelinde bu platform; TSO, baro ve TMMOB gibi meslek odaları ve birliklerini, dernekleri (toplumsal taban) bir araya getirerek aslında kentin yönetiminde söz sahibi olmak ve karar masasında yer almak isteyen ve olan bir ‘Amed konseyi‘ ya da Amed oligarşisi’ işlevi görebilir. Bu kesimler koalisyonunun talepleri (imar planları, ticari alanlar, kentsel dönüşüm politikaları vb.) aslında kurumsal veya sınıfsal çıkarları barındırabilir. Ancak bu talepler ‘Sivil Toplum Platformu’ adı altında dillendirildiğinde, belli kesimlerin çıkarları “halkın ve kentin ortak demokratik talebi” gibi ambalajlanmış olur. Dikkat çekmek istediğim noktalardan biri de budur.

Platformdaki ortaklığın doğası gereği, oda bileşenleri ağır bastığı için platformun karar mekanizmaları ve söylemi, kaçınılmaz olarak kamu kurumu mantığıyla (hiyerarşi, zorunluluk, tekel) şekillenebilir. Bunu ileri sürmek için Platformun sözcülerinin kim olduğuna, yönetimlere kimlerin geldiğine, kararları kimin aldığına, finansmanın kimden geldiğine, toplantıları kimin organize ettiğine, basın açıklamalarında hangi kurumların belirleyici ve vesayeti altında olduğuna bakmak gerekir. Dolayısıyla bu platform, ‘sivil toplum’ alanını değil, ‘kent sermayesinin siyasi temsil alanı’nı oluşturur.

Peki sivil olmayan herhangi bir kuruluş, sivil bileşenlerle kendini neden sivil gibi gösterip kabul ettirmeye çalışır? Kamu kurumlarının kendini ‘sivil’ gibi göstermesi, siyasi alanda daha esnek ve ahlaki üstünlük sahibi olma stratejisinden başka bir şey olmayabilir mi? Kent yönetiminde söz sahibi olmak isteyen bu kurumlar, ‘sivil’ kimliğini bir siyasi meşruiyet aracı olarak kullanıyor olabilir mi? Oysa ‘sivil’ etiketi, halkın desteğini ve güvenini çekmeyi kolaylaştırabilir. Muhalif bir tavır takınmak istendiğinde ‘halkın sesi’ görünümü, ‘kurumsal çıkar’ görünümünden çok daha etkilidir. Bu durum, oligarşik gücün gizlenmesi olarak nitelenebilir.

Birçok uluslararası fon programı STK’ları önceliklendirebilir. ‘Sivil’ görünmek, sivil toplumla birlikte hareket etmek; uluslararası meşruiyet ve proje ortaklıklarını artırabilir ve böylece kaynaklara erişimi kolaylaştırabilir.

Meslek odaları ve barolar, kentteki ekonomik sermayenin önemli bir kısmını temsil eder. ‘Sivil’ söylemi, bu sermayenin aslında bir ‘kent rantı’ ya da ‘meslek tekeli’ olduğunu gizleyebilir; talepleri demokratik kılabilir. Sivil olmayan aktörlerin kendini ‘sivil’ gibi göstermesi yalnızca masum bir iletişim stratejisi olmayabilir; aynı zamanda kentteki iktidar ilişkilerini doğallaştırarak, mevcut rant dağılımını ‘demokratik talep’, ‘kaynakların kamu yararına yönetimi’ gibi gösterme sanatı olabilir.

Elbette dernekler, vakıflar ve meslek odaları ortak kamusal meselelerde işbirliği yaparak etki kapasitesini artırabilir. Nitekim Platform, kentteki farklı kurumlar arasında koordinasyon sağlayan, bilgi alışverişini mümkün kılan, acil kentsel sorunlara (deprem, altyapı, göç vb.) hızlı müdahale edilmesini sağlayan işlevsel bir yapı da olabilir; ki, bu tür çalışmaları da yapmaktadır. Bu, işlevselliği tamamen dışarıda bırakan bir oligarşi eğilimi analizi için tek taraflı ve eksik kalıyor gibi olabilir. Öyleyse sonraki yazıda Amedspor’un ‘komünal’ yönetilmesini değerlendireyim..

Devamını Oku