17 Haziran 2026 Çarşamba
Şehirleşme Süreçleri ve Çevresel Etkileri
Bir Yudum Süt, Bir Parça Et; Medeniyetin Sessiz Mimarları - Doç.Dr. Alper Koçyiğit - Akademik Akıl
2026’nın İlk Yarısında Türkiye’nin Sağlık Ekonomisine Genel Bakış - Prof.Dr. Ayşegül Akbay - Akademik Akıl
DTSO’nun Suriçi’ne dair açıklaması - Aziz Yağan
Sosyete
DTSO Yönetim Kurulu, Diyarbakır Büyükşehir ve Sur Belediyelerinin Suriçi’nde kamusal, tarihi ve kültürel alanların korunması, ekonomik hayatın güçlendirilmesi çalışmalarına destek vererek ortak mirasın korunması çağrısı yaptı.
Çağrı yalnızca belediyeyi destekleme, güvenlik, turizm ve ticaret potansiyelini vurgulama, istişare üzerine kurulu. Oysa odaların kendi üyelerine yönelik denetleyici ve yaptırımcı rolünden açıklamada söz edilmemesi ciddi bir boşluk.
Suriçi’nde DTSO ve DESOB’a kayıtlı kimi esnafın kaldırım işgali, çöplerin poşetlenmesi ve çöp toplama alanına bırakılmasındaki özensizlik sorunlardan birkaçıdır. Suriçi’nde kafelerden biri gün boyu canlı davul zurna çalmakta, kimi yüksek sesle müzik dinletmekte, kimi müşteriyi mekâna çekmek için çığırtkanlık yapmakta, ise yüksek sesle canlı müzik yapmaktadır. Bunlar belediyelerin baş etmeye çalıştığı sorunlardan sadece birkaçıdır.
Kent genelinde olduğu gibi Suriçi’nde de işyerleri ya DTSO’ya ya da DESOB’a kayıtlıdır. Kayıt dışı işyerleri de olabilir. Kayıt dışı işletmeleri ve seyyar satıcıları tespit etmek, bunların kayıtlı çalışması ya da çalışmaması için gerekli girişimleri yapmak da bu odaların sadece görev alanları değil; kendilerine kayıtlı olan ve aidat ödeyen esnafa karşı sorumluluklarından biridir.
DTSO ve DESOB’un özellikle hizmet sektöründe yaşanan hijyen problemlerini tespit etmek, bunların giderilmesi için destek vermek, güçlendirme çalışmaları yapmak, gerekirse yaptırım uygulamak gibi sorumlulukları da olabilir.
Her kurum kendi sorumluluk alanında, yetkilerini kullanarak yapması gerekenleri yaparsa Suriçi’nin başımızı öne eğdiren durumu iyileşmeye başlayabilir.
Belediyenin temizlik ve düzen çalışmalarındaki ısrarı, odaların ve esnafın da kurallara uymasıyla başarıya ulaşabilir. Yalnızca belediyeyi işaret eden, takdir eden, öne çıkaran bir söylem, sorunun kalanını görmezden gelir.
Belki DTSO ve DESOB, Suriçi’nde esnafa dair hangi çalışmaları yaptıklarını, bu çalışmalardan hangi verimin alındığını, etkisizlikleri, eksiklikleri varsa bunların nasıl, hangi zaman diliminde giderileceğini, ayrıca varsa ek planlamalarını kamuoyuyla paylaşmayı gündemlerine alabilirler.
Koruma ve geliştirme kararlarının başarılı olması için her bileşenin öncelikle kendi görevlerini eksiksiz yerine getirmesi gerekir.
Bir denetim takvimi, uygulamayı izleyen ortak bir masa ve erişilebilir bir şikayet mekanizması gibi somut öneriler süreci ve kenti daha güçlü hale getirebilir. Böyle bir mekanizmada yer almak ya da destek vermek için gönüllüyüm.
Ortak miras güzel bir kavram. Ama ortak miras, ancak vatandaş da dahil her bileşenin üzerine düşeni kararlılıkla yerine getirmesiyle sağlanabilir ve profesyonel bir disiplinle korunabilir.
Bu yazı Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası’nın 16.06.2026 tarihli basın açıklaması üzerine hazırlanmıştır.
Lale Mansur’un Dört Ayaklı Minare’yi ziyaret eden ‘Türk turistler’ hakkındaki sözleri, Rahmi Koç’un gafını akla getiriyor. Koç, resmi bir hastane açılışında Kürd kadınları hem etnik kimlik hem cinsiyet üzerinden aşağılayan bir fıkra anlatmıştı. Mansur ise Dört Ayaklı Minare’nin etrafında bir ritüel gibi dolananların sadece Türk turistler olduğunu iddia ederek damgaladı ve durumu ‘rezillik’ sözcüğüyle niteledi.
Farklı toplumsal konumlara sahip bu iki isim, insanları damgalamaya geldiğinde aynı sembolik şiddet ailesinde buluşabiliyor. Elbette iki olayın ağırlığı ve niteliği aynı değildir.
Koç’u ‘rezillik’ kelimesiyle eleştiren DEM Parti’li Pervin Buldan ile Türk ziyaretçileri aynı kelimeyle yargılayan Mansur, farkında olmadan aynı dili kullanmış oldu.
Oysa Dört Ayaklı Minare etrafında, altında yedi kez koşmak ya da yürümek, Tahir Elçi’nin ölümünü kutlamak değil; bu ritüel ve minarenin altından geçerken dilek dileme eski ya da yeni gelişen bir inanışın devamı olabilir. Dilek dilemek, şifa aramak ya da bir geleneği sürdürmek amacıyla yapılan bu pratik saygısızlık amaçlı olmayabilir; halkın mekanla kurduğu canlı ve manevi bağın görünümü de olabilir. Üstelik Dört Ayaklı Minare yüzlerce yıldır var; etrafında sayısız olay yaşanmış, sayısız anlam birikmiştir.
Mansur’un bu eylemi yalnızca yakın tarihin acı bir kesiti üzerinden değerlendirmesi, mekanı tek boyutlu bir matem alanına indirgeme riski taşıyor. Ama kent kültürü, acıyı ve coşkuyu aynı sokakta harmanlayarak ayakta kalır. Mansur’un belki göremediği, belki de bilmediği şu: yalnızca Dört Ayaklı Minare değil, kentte ve bölgede pek çok yer aynı zamanda matem mekanı, suç mahalli ve devasa bir hafıza alanıdır. Bu mantıkla Şeyh Said Meydanı’nda müzik dinlemek, konser düzenlemek, halay çekmek de yasaklanmalıdır. Trajik olayların yaşandığı her mekan kamusal alan olmaktan çıkıp yas müzelerine mi dönüşsün?
Mansur’un dili de ayrıştırıcı bir ton taşıyor. Diyarbakır’a Türkler yalnızca dışarıdan gelmez; kentte ve bölgemizde yerleşik Türk nüfus da vardır. Bölgemizdeki ve kentteki çok kültürlü hafızayı ‘biz ve onlar’ parantezine almak, insanları etnik kimlikleri üzerinden belirli davranış kalıplarına sıkıştırmak eleştirilmesi gereken elitist bir reflekstir. Bu yaklaşımın benimsenmesi, turistleri güvensizliğe; kamusal mekanlarda belirli bir ölçü ve özen bekleyen kentlileri ise şüpheciliğe ve hayal kırıklığına sürüklüyor.
Kentimizin değerlerine ya da tarihsel acılarına saygı insanları hizaya çekerek ya da aşağılayıcı kelimelerle sağlanamaz. Koç, Kürd adını anmayarak bile olsa özür diledi; ama söylem hasarı geriye kaldı. Mansur ise hem kentin çokkültürlü, çokmilliyetli köklerine saygısızlık ettiği hem de insanları damgaladığı için minare etrafında ritüelini tamamlayan herkese karşı henüz o adımı atmadı.
Bir mekanın hafızasını korumak, orayı insansızlaştırarak ya da insanları suçluluk duygusuyla felç ederek yapılmaz. Oraya konulacak bir plaket, levha, mekanın taşıdığı anlamlardan ve acılardan birini görünür kılar, saygıyı kurumsallaştırır; ama orayı bir ‘yas hapishanesine ya da müzesine’ çevirmez.
Elbette Tahir Elçi’nin orada neden ve nasıl katledildiğine dair bir levhanın, plaketin ya da bir anıtın alana yerleştirilmesi gecikmiştir. Böyle bir levha ya da anıt, oranın bizim için taşıdığı anlamlardan birini açıkça ortaya koyar; ama mekanı ziyaret edenlere kısıtlama ya da tedirginlik getirmez; ortamları gerginleştirmez.
Kentimizin hafızası, insanları suçlu ilan ederek, suçlu hissettirmek için değil; geçmişi görünür kılan, bugünü ise yaşanabilir bırakan bir kamusal kültürle korunabilir.
Kentliler olarak gerginiz. Araç kullanırken, yayayken, sıra beklerken gerginiz. Gerginliğimiz kronik. Toplu taşıma araçlarının ve taksilerin şoförleri bizi gerer.
Hizmet aşkıyla yanan nice seçilmişi, atanmışı gördük ama gerginliğimize derman olmadılar.
Bölgemizin ve Diyarbakır’ın alt üst oluşları, onlarca yıllık zorunlu göç dalgaları, hızlı ve plansız kentleşme, ekonomik yoksunluk gibi dramatik faktörler bizi gerginliklerle yaşamak zorunda kalan pasif vatandaş haline getirdi.
Kuralsızlığın herkese eşit uygulanması yüzünden hepimiz ‘burada hayat böyle’ diye kabulleniyoruz. Ama asıl gerginlik kaynağı, kuralın var olduğunu ama uygulanmadığını bilmek, uygulanmamasına sürekli maruz kalmaktır.
Kuralları ihlal ederken, nezaketsizken ne birbirimize ne de kentimize misafir olanlara karşı bir çekingenlik duyuyoruz.
Halbuki kentli olmak, kentin kuralları altında eşitlenmektir, eşitlenmeyi istemek kentlileşmektir.
Diyarbakır’ın bugün ‘zorbalığın kanıksandığı’ bir kaosa teslim olması ruhsal yıpranma sebeplerimizden biridir. Kentin çocukları, kadınları, erkekleri ve yaşlıları tedirgin yayalar. Kimi kadın sürücüler temkinli sürüşleri nedeniyle zorbalığa maruz kalıyor. Zorbalığa sessizliğin kanıksanmış olması en büyük toplumsal yaramız.
Kendini bildi bileli kalıcı çözüm görmemiş bir vatandaş için ilgisizlik akılcı bir tepkidir. Enerji harcayıp hayal kırıklığı yaşamak yerine sistemi yok saymak, sistemsizliğe adapte olmak daha az acı veriyor. Ama bu pasiflik sistemi daha da pekiştiriyor; kısır döngü böyle işliyor. İçimizdeki medeni insanı sessizleştiren bu sistem bizi bazen ‘hayatta kalma moduna’ hapsediyor.
Eğer kentliler, trafiğinde ve kaldırımında en zayıf halkasını, yani çocuk ve yaşlı yayayı koruyamıyorsa, o kentte medeniyetten söz edilemez.
Kentte herhangi bir spesifik konuda iyileşme hepimize iyi gelir. Temiz çevre, tarihi eserleri koruyucu politika, hijyen, yere tükürmeme, yayalara tolerans artışı, ayrıcalıksızlık bunların başında gelir.
Trafik şubesi isterse birkaç gün sıkı denetimle trafikteki gerginliğimizi azaltabilir; bunun yerine ya görünmez kalıyor ya da yeterince görünür olmuyor. Ehliyet, ruhsat ve alkol kontrolü önceliği olsa da sürücü ve yaya ihlallerini önlemeye dönük ısrarlı bir faaliyet yaygın görünür değil.
Yerel yönetimler kaldırım işgallerini sona erdirirse bu tür gerginliğimiz azalabilir. Sorunlarımızı çözmek için kararlıca çaba harcandığını görmek aktif vatandaşlığımızı güçlendirir.
Polis bazen resmi araçta, bazen de hatalı sürücülere ceza yazmak için dönüşte beklemek yerine; düzeni sağlamak için caddenin ortasında durabilir.
Zabıtalar caddelerde bekleşmek yerine düzeni sağlamak için kaldırımlarda gezinebilir.
Seçilmiş ve atanmış yönetimler, esnafla, seyyar satıcılarla karşı karşıya gelmekten çekinmeden kaldırımı yayaya iade edebilir.
Siyasi görüşten, cinsiyetten, yaştan, inançtan bağımsız, yalnızca ‘Kuralın Uygulandığı Bölge’ olarak tanımlanan bir Gazi Caddesi mümkün mü? Yere tükürmemenin, gereksiz ve abartılı kornanın ve yaya önceliğinin zorunlu ve denetimli olduğu, estetik ile hukukun hakim olduğu bir cadde…
Eğer bir yer kusursuz işlerse insanlar o düzeni bozmaya utanır hale gelir; toplum o düzenin koruyucusu haline gelir. Antep yere çöp atma sorununu büyük oranda böyle çözdü.
Hizmet asfalt dökmek değil, hizmet kaldırım inşa etmek değil; o kaldırımı, o asfaltı herkesin, özellikle en savunmasızın, güvenli biçimde geçebilmesini sağlamaktır.
Diyarbakır’ın ihtiyacı dışarıdan gelecek bir kurtarıcı değil, yerelde güçlüyle karşı karşıya gelmeyi göze alabilecek, koltuk kaygısı gütmeyen bir liyakattir. Ev dışı çeşit çeşit gerginlikten o kadar yorgunuz ki; kararlı ve eşitlikçi bir kamu iradesine en büyük desteği yine halkın kendisi verecektir.
Çünkü Diyarbakır, kendisine bu kadar tutkuyla bağlı olan insanları tüketmeyi değil, onları huzurla yaşatmayı hak ediyor.
Hizmet sadece taşın, kaldırımın, trafik direğinin ‘fiziksel inşası’ değil, bir ‘yaşam standardı’ inşasıdır. Toplum böylesi bir standardı yabana atmayacaktır.
Gazi Caddesi’nde valilik ve belediyelerin, esnaf ve seyyar satıcıları ikna için işbirliği; zabıta ve polisin 24 saat sürecek denetimleri ve tavizsizliği kaldırımları halka teslim eder.
Gazi Caddesi’nin ardından belki Ekinciler, sonra her sokak kendiliğinden gelir.
Sabah Gaziler Caddesi’nde esnafa ‘Bu kaldırım halkındır’ diyebilen ve ertesi gün de orada durmaya devam eden o liyakatli zabıta, polis ya da yönetici her şeyi değiştirebilir.
Bir cadde sakinleşirse, belki içimizdeki şehir de yeniden nefes almaya başlar.
Türkiye Tenis Federasyonu Zerzevan Kalesi’nde 2. Zerzevan Cup Bahar Kupası 2006 Tenis Turnuvası 11-16 Mayıs 2026 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi kortlarında başladı başlandı.
Yarışmanın lansmanı ise 3 bin yıllık tarihi kaleye yakın bir alanda yapılan kortun yanında yapıldı. Açılışa bir çok bürokrat katıldı. Mitras tapınağını da içeren 3 bin yıllık Zerzevan kalesi UNESCO Dünya Kültür Mirası Geçici listesinde yer alıyor. Kalenin alanına yani tarihi alana kort inşa edilmesi UNESCO’nun geçici listesinden çıkarılmaya sebep olabilir.
Zerzevan kalesi adına yarışma düzenlenmesi elbette olumludur, dokuya özen göstererek kale alanında lansman yapılması da yerindedir ancak kale yakınına yani tarihi alana kort yapılması yanlıştır.

Tarihi eser alanına kort inşasına, akla bile gelmeyen UNESCO kriterleri değil kendi hassasiyetimiz engel olmalıydı. Tarihi eserlerin yakınını istediğimiz gibi kullanamayız. Bugün kort inşa eden, kort için alan açan yarın olimpik havuz da, hipodrom da, golf sahası da inşa eder, helikopter pisti de yapar.
Örneğin, Zerzevan kalesine kort inşası ile Diyarbakır kalesinin içindeki ve dışındaki düz alanlara da istediğini inşa edebilme hakkı doğmuş olabilir mi? Zerzevan kalesine kort inşası tarihi alana bir müdahale hakkı ise aynı alana ve diğer tarihi alanlarımıza da ‘uluslararası’ bile olsa sportif, sanatsal, kültürel yarışmalar, için istenildiği gibi fiziksel müdahale edilebilir mi? Elbette hayır.
Zerzevan Kalemizin elbette tanıtıma ihtiyacı var ancak öncelikle korunmaya ihtiyacı var ve bu tanıtım kaleye ve alanına fiziksel müdahale yapılmadan da yerine getirilebilir. Zerzevan Kalemiz böylesi müdahalelere kimsenin hakkının ve yetkisinin ve hakkının olmadığı önemde evrensel bir mirastır, bizim değil insanlığındır.
Zerzevan Kalesi alanına kort inşasına itiraz etmesi gerekirken durumun trajikliğini fark etmediği için sessiz kalan tüm resmi ve sivil kuruluşları, aktivistleri, yerli ve yabancı turistleri Diyarbakır ve Zerzevan kalesinin binlerce yıllık ciddiyetini anlamaya, kavramaya davet ediyorum. Kort inşasının sorumlularını, onaylayanları ve sorun yokmuş gibi kort üzerinde lansman yapanları kentimizin tartışmasını öneriyorum.

Umarım resmi onay merci olan Diyarbakır Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu kamuoyuna Zerzevan Kalesi alanına kort yapım müdahalesine, yapım esnasında eserlere ve alana zarar verilip verilmediğine, yarışmadan sonra kortun orada kalıp kalmayacağına, yerinden sökülecekse hangi tedbirlerle kortun kaldırılacağına ve taşınacağına dair bir açıklama yapar.
Kalelerimiz onlarca değil ‘binlerce’ yıl hayatları korudu, nesilleri korudu, kültürleri korudu, inançları, misafirleri, gezginleri korudu. Korunma amaçlı yapılan kalelerimizi koruma sorumluluğumuz hala kalelerimizin inşacılarının ciddiyetine ve özenine yaklaşamadı.
Rezan Yeşilbaş’ın senaryosunu yazarak yönetmenliğini yaptığı Uçan Köfteci vizyonda. Film, Diyarbakır’da bir köftecinin mesleğinin, ailesinin desteğini alarak bir hayalini gerçekleştirmek için yaşadıklarını anlatıyor. Yönetmen farklı konulara yer vermeden sakince anlatıyor. Sadece Nazmi Kırık, Selin Yeninci ve Aram Dildar’ın değil her oyuncunun doğallığı, akış yönetmenin sekanslara hakim olduğunu, dramatik aşırılıklardan uzak durduğunu, kendi bakışıyla yönlendirdiğini düşündürüyor. Elbette yönetmenin banyo sahneleri, bazı sahneleri uzatma gibi tercihleri de var ancak bu sahneler bile izlediğinizin bütünlüklü ve tutarlı bir film olduğu düşüncesi yitmiyor.
Yıllardır yazmak istediğim bir tespitim var: ‘bölgemizde üretilen film, metin, görsel ve mısralarda psikolojik arka plansızlık’. İzlediğim, okuduğum eserlerde Kürd toplumunun psikolojik çözümlendiğine, tartışıldığına, eleştirildiğine pek (hemen hemen hiç) rastlamadım. Bu nedenle, eser üreten arkadaşlara bu eksiği hep belirtsem de, psikoloji okumayı önersem de pek bir etkisi olmadı. Sürü, Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri ve Uçan Köfteci akışta insan psikolojisine dair güçlü işaretler var ve bu filmleri çok daha gerçekçi ve katmanlı kılıyor. Bu nedenle, Yılmaz Güney’e ve tanışmadığım diğer iki yönetmen Murat Fıratoğlu ve Rezan Yeşilbaş’a bu içerikli bir teşekkür etmek istiyorum. Filmler bizi anlatıyor, sergiliyor, tartışmamıza olanak veriyor.
Bölgemizde yaygın bir para, mülk ve imtiyaz düşkünlüğü var. Bu düşkünlüğü aile içinde çocukların doğallıkla benimsediğini ve hayatı boyunca da bunu devam ettirdiğini düşünüyorum. Yani, bunu entelektüelleşmenin nadir görülmesinin esas birkaç nedeninden biri olarak görüyorum. Bölgemiz orijinli sosyologlarımız, psikiyatrlarımız, psikologlarımız, öğretmenlerimiz, aktivistlerimiz bireyin ve ailenin psikolojisini, sosyolojisini anlamaya ve anlatmaya çalışıp tartışmak ve iyileştirmek ya da azaltmak için üzerine gittiğine pek (hemen hemen hiç) rastlamadım. Sayısız ağır sorunu, acısı, travması olan bir bölgenin evlatlarının kendi coğrafyasına ve toplumuna sırtını dönmüş olması anlaşılır değildir. Uçan Köfteci filmi iş, özellikle ‘hobi’, eş, evlat, kayınpeder, elti, gerilimler, geçmişte olanların yükü ve nasıl atlatılacağı üzerine sakin ve samimi bir anlatıma sahip.
Coğrafyamızı ve milliyeti, inancı, kültürü ve yaşam tarzı ne olursa olsun toplumu için kültürel üretimde, eleştiride bulunmak ilerlemeci bir dinamizmdir. Aileler çocuklarını bölgemize ve toplumunun iyi hallerinin geliştirilmesi, olumsuz olanların iyileştirilmesi için inisiyatif almasına güvenlice ve kontrollü alan ve olanak tanırsa kısa sürede biz de huzurlu toplum olma yolunda ilerleyebiliriz. Bölgemizde entelektüel sorumluluk olarak ya da entelektüelliğin doğası gereği psikolojik analiz artışıyla kültürel üretim illa zenginleşecek, güçlenecek ve evrensel yapımlar artacaktır.
‘Kürdce bilmeyen Kürdleri temsil eden biri olarak’ filmde gerektiği her yerde dilin Kürdce olmasını elbette isterdim ancak yönetmenin geçmişte de yaşanan ve halen devam eden bu tür eleştirilerin ayırdında olduğunu ve yaptığı işe, işi ortaya koymuş biçimine saygı duymak gerektiğini düşünüyorum.
Filmin geçtiği sokakları tanımaya çalışmak güzel bir duygu yani sinemanın hafıza oluşturma gücü böyle bir şey.. Filmde bizi anlatan dialoglara, sessizliklere, kimlik kontrollerine, üst ve araba aramalarına, içerlemelere, ağlamalara, dayanışmalara, desteklere, çözümlere maruz kalmak farklı ve harika bir duygu. Yönetmen Rezan Yeşilbaş’ın bundan sonra yapacağı filmlerin konusu ne olursa olsun seviyesini ve içeriğinin yoğunluğunu sadelikle artıracağı beklentisi edindim ve bu da Rezan Yeşilbaşın aklında hep canlı olsun.