DOLAR 43,5431 0.02%
EURO 51,5304 0.18%
ALTIN 7.016,381,59
BITCOIN 3190435-2.9897499999999999%
İstanbul
10°

KAPALI

SABAHA KALAN SÜRE

Alper Koçyiğit

Alper Koçyiğit

14 Ocak 2026 Çarşamba

İklim Krizinin Günah Keçisi – Doç.Dr. Alper Koçyiğit – Akademik Akıl

İklim Krizinin Günah Keçisi – Doç.Dr. Alper Koçyiğit – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Son yıllarda iklim değişikliği tartışmaları gündeme geldiğinde, hayvancılık neredeyse otomatik olarak suçlu sandalyesine oturtuluyor. Sosyal medyada, belgesellerde ya da bazı popüler yayınlarda sıkça şu cümleyle karşılaşıyoruz:

“Bir hamburger için binlerce litre su harcanıyor” ya da “Hayvancılık, arabalar kadar hatta onlardan daha fazla çevreyi kirletiyor.”

Peki gerçekten öyle mi? Yoksa karmaşık bir meseleyi fazlasıyla basitleştirerek mi konuşuyoruz?

Hayvancılığın iklim değişikliğiyle ilişkisini sloganlardan ve çarpıcı ama eksik rakamlardan arındırarak, büyük resim üzerinden değerlendirmeye çalışalım.

Hayvancılık ne kadar sorumlu?

Önce temel bir gerçeği kabul edelim:

Evet, hayvancılık sera gazı salımına neden olur. Bu inkâr edilemez. Ancak mesele “var mı?” sorusu değil, “ne kadar ve hangi koşullarda?” sorusudur.

Küresel ölçekte sera gazı emisyonlarının yaklaşık dörtte üçünden fazlası enerji sektöründen kaynaklanıyor: elektrik üretimi, sanayi, ısınma ve ulaşım. Tarım ve hayvancılığın toplam payı ise bunun oldukça gerisinde kalıyor. Üstelik bu pay, son 30 yılda neredeyse sabit kalırken, enerji kaynaklı emisyonlar katlanarak artmış durumda.

Yani küresel ısınmanın ana motoru açık: fosil yakıtlar.

Hayvancılığı iklim krizinin “baş suçlusu” ilan etmek hem bilimsel tabloyu çarpıtıyor hem de asıl çözüm alanlarını gözden kaçırmamıza neden oluyor.

Metan meselesi: Aynı gaz, farklı hikâye

Hayvancılıkla ilgili en sık dile getirilen eleştirilerden biri metan gazı. Metanın karbondioksite göre daha güçlü bir sera gazı olduğu doğru. Ancak burada gözden kaçan kritik bir fark var.

Hayvanlardan çıkan metan, doğanın kendi döngüsü içinde üretiliyor. Atmosferde yaklaşık 10–12 yıl kaldıktan sonra parçalanıyor ve bitkiler tarafından yeniden kullanılıyor. Yani kapalı, kısa süreli bir döngüden söz ediyoruz.

Fosil yakıtlarda ise durum tamamen farklı. Milyonlarca yıldır yerin altında kilitli kalan karbonu çıkarıp yakıyoruz ve atmosfere “yeni” bir yük ekliyoruz. Bu karbonun doğal döngüye geri dönüşü yok denecek kadar yavaş. Bu farkı yok sayıp, tüm emisyonları aynı kefeye koymak bilimsel açıdan yanıltıcı.

“Bir hamburger 15 bin litre su mu?”

Belki de en çok paylaşılan iddia bu. İlk bakışta ürkütücü. Ancak rakamın nasıl hesaplandığına baktığımızda tablo değişiyor.

Hayvancılıkta kullanılan suyun çok büyük bölümü yağmur suyudur. Yani zaten toprağa düşecek, akacak ya da buharlaşacak olan sudan bahsediyoruz. Buna “yeşil su” deniyor. İçme suyu ya da barajlardan çekilen suyla doğrudan bir rekabet söz konusu değil.

Gerçekten kritik olan “mavi su”, yani yeraltı ve yüzey suları. Hayvancılığın toplam su ayak izi içinde bu suyun payı sanılanın aksine oldukça düşüktür. Özellikle mera temelli üretimde bu oran daha da azalır.

Kısacası, hayvancılık suyu “yok etmiyor”; büyük ölçüde doğanın zaten sunduğu döngüyü kullanıyor.

Arazi kullanımı: Rekabet mi, tamamlayıcılık mı?

Bir diğer yaygın iddia da hayvancılığın tarım arazilerini işgal ettiği yönünde. Oysa dünyadaki hayvan varlığının önemli bir bölümü, insan gıdası üretimine uygun olmayan mera ve otlaklarda besleniyor.

Büyükbaş hayvanlar, insanların sindiremediği otları ve tarımsal yan ürünleri, yüksek kaliteli proteine dönüştürebilen nadir canlılar. Bu yönüyle hayvancılık, bitkisel üretimin rakibi değil, tamamlayıcısıdır. Üstelik doğru yönetilen meralar yalnızca üretim alanı değildir; aynı zamanda toprağa karbon bağlayan, erozyonu önleyen ve ekosistemi destekleyen doğal karbon yutaklarıdır.

Çözüm nerede?

Asıl soru şu: Hayvancılığı azaltarak mı iklim krizini çözeriz, yoksa daha akıllı yaparak mı?

Bilimsel veriler ikinci seçeneği işaret ediyor.

Daha sağlıklı hayvanlar, daha iyi besleme, daha verimli üreme yönetimi, hastalıkların önlenmesi ve atıkların enerjiye dönüştürülmesi. Bunların tamamı, aynı miktar ürünü daha az kaynakla üretmeyi mümkün kılıyor. Bir hayvandan daha fazla süt ya da et elde edildiğinde, birim ürün başına düşen çevresel yük otomatik olarak azalıyor. Yani mesele “kaç hayvan var?” sorusundan çok, “hayvanlar ne kadar verimli ve sağlıklı?” sorusu.

Bu noktada veteriner hekimlik hizmetleri kilit rol oynuyor. Hastalıkların önlenmesi, sürü verimliliğinin artırılması ve üretim kayıplarının azaltılması; çevresel sürdürülebilirliğin de temel taşları arasında yer alıyor.

Son söz

İklim değişikliğiyle mücadele, kolay cevapları olan bir mesele değil. Hayvancılığı tüm sorunların kaynağı gibi göstermek kulağa cazip gelebilir; ancak gerçekler bu kadar basit değil.

Bilim bize şunu söylüyor: Sorun hayvancılığın varlığı değil, nasıl yapıldığıdır.

Fosil yakıt bağımlılığını azaltmadan, enerji sistemlerini dönüştürmeden ve üretimde verimliliği merkeze almadan iklim krizini çözmemiz mümkün değil. Hayvancılık ise doğru yönetildiğinde bu krizin parçası değil, çözümün bir unsuru olabilir.

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: “Hayvancılığı suçlamak mı daha kolay, yoksa onu daha akıllı hâle getirmek mi?”

İklim Krizinin Günah Keçisi – Doç.Dr. Alper Koçyiğit – Akademik Akıl

0

BEĞENDİM

ABONE OL

İklim Krizinin Günah Keçisi - Doç.Dr. Alper Koçyiğit - Akademik Akıl