04 Şubat 2026 Çarşamba
Şehirleşme Süreçleri ve Çevresel Etkileri
Bir Yudum Süt, Bir Parça Et; Medeniyetin Sessiz Mimarları - Doç.Dr. Alper Koçyiğit - Akademik Akıl
TCK 230, Günümüz Gençliği, Multipartnerizm ve Evlilikten Kaçış - Prof.Dr. Ayşegül Akbay - Akademik Akıl
Yeraltı su kaynağı olarak kar - Aziz Yağan
Sosyete
97
Türkiye’de ceza hukuku, zaman zaman toplumsal dönüşümlerin sertliğini bir barometre gibi ortaya koyar. TCK 230 da bunlardan biridir. “Resmî nikâh olmadan dini nikâh kıyılması” ekseninde tartışılan bu madde, sadece hukuki bir düzenleme değil; değişen aile yapısının, bireysel özgürlük anlayışının ve genç kuşakların ilişki pratiklerinin gölgesinde yeniden anlam kazanıyor. Bugün özellikle Z kuşağı ve ardından gelen Alfa kuşağının ilişkilere bakışı, geleneksel evlilik kurumunun yeniden sorgulanmasına yol açarken, TCK 230’un hâlâ yürürlükte olması –ve zaman zaman gündeme gelişi– gençlerin zihninde devletin özel alanlarına müdahalesi gibi okunuyor.
Günümüz gençliği, ilişkilerde “doğal akış”, “kişisel özgürlük” ve “duygusal özerklik” gibi kavramlara daha yüksek değer atfediyor. Ekonomik kırılganlık, kariyer odaklılık, kent yaşamının hızlanan temposu ve sosyal medya çağının ilişki algoritmaları, evliliği eskisi kadar “zorunlu bir durak” olmaktan çıkarıyor. Burada multipartnerizm –yani birden fazla partnerle duygusal ya da romantik ilişki yürütme pratikleri– özellikle büyük şehirlerde görünürlüğünü artırmış durumda. Bu, toplumun geneli tarafından hâlâ tartışmalı ve hatta bazı kesimlerce ahlaki bir sorun olarak görülse de, gençler arasında bireysel özgürlük alanının bir parçası olarak daha normalleştiriliyor.
Tam da bu noktada TCK 230’un tuhaf konumu belirginleşiyor. Bir yanda modern dünyada hızla çoğalan ilişki biçimleri, diğer yanda hukuken bile hâlâ tartışmalı olan dini nikâh düzenlemesi. Gençlerin büyük kısmı için “resmî nikâh olmadan imam nikâhı kıyılması” gibi gündemler artık eski kuşakların tartışması gibi görünürken, devletin bunun üzerine ceza hukuku yoluyla gölge etmesi gençler açısından anakronik bir müdahale gibi duruyor. Zira bugün gençlerin önemli bir bölümü zaten ne dini nikâh ne de resmî nikâh konusunda aceleci. Bir birliktelik yaşayacaklarsa, önce ekonomik güvencelerini kurmak ve kişisel sınırlarını belirlemek istiyorlar. Bu bağlamda evlilikten kaçış, sadece kurumsal bağa karşı bir tavır değil; ekonomik zorluklar, barınma krizi, iş güvencesizliği ve gelecek kaygısının da doğal sonucu.
Multipartnerizmin yükselişi ise evlilik kurumu üzerindeki sorgulamayı daha da derinleştiriyor. Gençler, tek bir ilişki modelinin herkes için geçerli olmadığı fikrine daha açık. Sadakat kavramını bile yeniden tanımlayan bir evrim yaşanıyor: Artık sadakat, çoğu genç tarafından “duygusal dürüstlük” üzerinden ölçülüyor, “tek kişiye bağlı olmak” üzerinden değil. Böyle bir toplumsal dönüşüm yaşanırken TCK 230 gibi maddelerin gençlere herhangi bir karşılığı kalmıyor. Hatta bazı gençler için bu tür düzenlemeler, devletin bireyin ilişki tercihlerine fazlaca karıştığının göstergesi olarak görülüyor.
Öte yandan toplumsal yapının her kesiminde bu değişim aynı hızda yaşanmıyor. Geleneksel aile değerlerine sıkı sıkıya bağlı kesimler için evlilik hâlâ sosyal statünün, düzenin ve ahlaki normların temel taşı. Multipartnerizm ve evlilikten kaçış gibi pratikler, bu kesimler tarafından çoğu zaman toplumsal çözülmenin işareti olarak yorumlanıyor. Dolayısıyla ortada sadece genç kuşaklarla devlet arasında değil; genç kuşaklarla daha geleneksel kuşaklar arasında da kültürel bir gerilim bulunuyor.
Bugün yapılması gereken belki de TCK 230’un yeniden ele alınması değil; evlilik, ilişki biçimleri ve bireysel özgürlük konularının Türkiye’de daha açık, daha gerçekçi ve daha kapsayıcı bir toplumsal tartışmaya kavuşmasıdır. Gençlerin ilişki pratikleri değişiyor diye onları suçlulaştırmaya ya da normdışı ilan etmeye çalışmak, yalnızca kuşak uçurumunu derinleştirir. Tam tersine, farklı ilişki modellerinin varlığını kabul etmek, hukuku ve politikaları bireyin özgürlük alanını genişletecek şekilde yeniden düşünmek, daha sağlıklı bir toplumsal zemin oluşturacaktır.
Sonuç olarak, TCK 230 bugün gençliğin dünyasında artık eski anlamını taşımıyor. Türkiye, hızla değişen ilişki kültürünü görmezden gelmek yerine, onu anlamaya ve uyum sağlamaya çalışmalıdır. Gençlerin özgürlük arayışıyla hukuk arasındaki dengeyi yeniden kurmak, geleceğin toplumsal barışını şekillendirecektir.
79
Türkiye’de ifade özgürlüğü, sanat özgürlüğü ve bireysel özerklik tartışmalarının en kritik başlıklarından biri, Türk Ceza Kanunu’nun 226. maddesidir: “Müstehcenlik.” İlk bakışta toplumun özellikle çocukları koruma amacıyla getirildiği düşünülen bu madde, pratikte hem hukuki sınırları hem de kültürel yorumu en tartışmalı alanlardan birine dönüşmüş durumda. Bugün artık şu soruyu sormak kaçınılmaz: Bu maddenin mevcut haliyle yürürlükte kalması, modern ve demokratik bir toplumun hukuk anlayışıyla bağdaşmakta mıdır?
Müstehcenlik kavramının kendisi başlı başına bir sorun alanıdır. Çünkü kültürel olarak görecelidir, zamana, mekâna, toplumsal normlara ve hatta bireylerin kişisel değer yargılarına göre değişir. Bu nedenle ceza hukukunda kullanılabilecek en muğlak kavramlardan biridir. Net olmayan bir tanımın üzerine inşa edilmiş bir ceza normu, kaçınılmaz olarak uygulayıcının öznel değerlendirmesine dayanır. İşte bu nedenle TCK 226, özellikle de yetişkinler arasında gönüllü tüketim ve üretim alanlarına ilişkin durumlarda, hukuki öngörülebilirlik ilkesini zedelemektedir.
TCK 226’nın en büyük sorunlarından biri, geniş yorumlanmaya açık yapısı nedeniyle sanatçıları, akademisyenleri, yayınevlerini, çevirmenleri ve yayın platformlarını baskı altında bırakmasıdır. Son yıllarda hem edebiyat hem sinema hem de dijital içerik alanında, çocuklara yönelik gerçek bir tehlike olmayan, ancak “müstehcen” olarak nitelenebilecek eserlerin soruşturmalara konu olduğu görüldü. Oysa çağdaş hukuk sistemlerinde devletin görevi, yetişkin bireylerin bedensel ve zihinsel özerkliğini korumak, onların içerik tercihlerine cezai müdahale etmek değildir. Uluslararası standartlarda esas korunan, çocukların cinsel istismarı, şiddeti ve sömürüsüdür; yetişkinlerin kendi rızalarıyla ürettikleri ya da tükettikleri içerikler değil.
Dahası, 226’nın geniş kapsamı dijital çağda daha da sorunlu hale gelmiştir. İnternet, sosyal medya ve çevrimiçi platformlar üzerinden milyarlarca görsel ve metin dolaşıyor. Bu içeriklerin hangisinin “müstehcen,” hangisinin “sanatsal,” hangisinin “bilimsel” olduğuna dair karar, tek bir ceza maddesinin muğlak ifadelerine bırakılamaz. Bu durum sadece ifade özgürlüğü açısından değil, hukuki güven açısından da ciddi riskler barındırıyor. Bir ülkede yazarlar, çevirmenler veya sanatçılar, üretecekleri içeriğin ceza tehdidiyle karşılaşıp karşılaşmayacağını öngöremiyorsa, orada özgür yaratıcılıktan söz etmek zorlaşır.
Çocukların korunması mevzu bahis olduğunda elbette hiçbir tartışma olmamalı: Her demokratik toplum gibi Türkiye de çocuk istismarı ve sömürüsüyle kararlı, güçlü ve net biçimde mücadele etmelidir. Ancak bunun yolu, “müstehcenlik” gibi ucu açık bir kavramı cezalandırmaktan değil; çocukların cinsel güvenliğiyle doğrudan bağlantılı, somut ve açık ihlallere odaklanan özel düzenlemeleri güçlendirmekten geçer. Müstehcenlik maddesi ise bu karmaşık alanı tek bir torba hükme hapsetmektedir.
Ayrıca içerik düzenleme alanında artık cezai yaptırım tek yol değildir. Erişim sınırlamaları, yaş doğrulama sistemleri, yayıncılık standartları, platformların içerik politikaları gibi modern araçlar, hem çocukları korumakta hem de yetişkinlerin özgürlük alanını daraltmamakta çok daha etkili sonuçlar vermektedir. Bugünün dünyasında cezai müeyyide, en son başvurulacak yöntem olmalıdır.
TCK 226’nın kaldırılması, çocukların korunmasından vazgeçmek anlamına gelmez; aksine, korumayı daha bilimsel, daha somut ve daha etkili mekanizmalara kaydırmak anlamına gelir. Aynı zamanda sanatın, düşüncenin, ifade özgürlüğünün ve bireysel tercihlerin ceza tehdidi altında olmadığı bir toplumsal düzenin önünü açar. Çünkü özgürlüğü cezayla sınırlayan hukuk sistemi korku üretir; ama modern hukuk toplumu güven üzerine kurar.
Bu nedenle artık cesur bir soruyu tekrar sormanın zamanı geldi: TCK 226’yı kaldırmanın zamanı gelmedi mi? Demokratik bir toplumda ceza hukuku, belirsiz kavramlarla değil, somut zarar ilkesiyle şekillenmelidir. Ve bugün bu ilkeye en çok ihtiyaç duyduğumuz alan tam da burasıdır.
40
Türk Ceza Kanunu’nun 229. maddesi… Hani şu “aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlâli” başlıklı düzenleme. Kâğıt üzerinde kulağa ne kadar huzurlu geliyor değil mi? Aile hukuku, yükümlülük, ihlâl… Bir hukuk devletinin olması gerektiği gibi: Edim var, karşı edim var; ebeveyn çocuğuna bakacak, eş birbirine destek olacak, herkes ödevlerini bilecek. Lakin günümüz Türkiye’sine geldiğimizde bu maddenin varlığı, adeta aile içi düzenin değil, aile içi düzensizliğin resmi bir krokisi gibi duruyor. Hiciv yapmadan durmak mümkün değil.
Kanun diyor ki velayet yükümlülüğünü yerine getirmeyene ceza var. Oysa Türkiye’de velayet yükümlülüğünü ihlâl edenleri hiç durduramayan şey zaten cezalar değil; bir türlü kesilmeyen internet paketleri. Çocuk ortada yok, okuldan kim aldı belli değil, baba “trafik vardı” diyor, anne “dosya yetiştirdim” diyor, kanun ise sanki hepsine inanmış gibi köşesinde bekliyor. TCK 229 tehditkâr bir büyük gibi evin salonunda dikiliyor; ama evdekilerden hiçbiri gözünü kaldırıp bakmıyor bile.
Hele bir de nafaka konusu var ki, TCK 229 burada adeta ülkemizin en büyük komedi dizisine konuk oyuncu olarak katılıyor. Aylık 1.500 liralık nafaka ödemesi aksayınca madde hemen hatırlanıyor; ama aynı gün telefon taksitine 8.000 lira ödenmesi kimseyi rahatsız etmiyor. İnsan ister istemez düşünüyor: Kanun burada vicdanı mı koruyor, yoksa kredi kartı ekstremizi mi? Nafakayı ödeyemeyip lüks kahve zincirinden 200 liralık kahve içenlerin ülkesi burası. TCK 229 ise bütün bu sahneyi seyrederken sanki “Ben ne işe yarıyorum?” diye içinden geçiriyor olmalı.
Aile yükümlülüğünü ihlâl edenlerin kimi zaman bahanesi bitmez: “Ama çamaşır makinesi bozuldu”, “Çocuk hastaydı ama doktora götürmek eşin görevi”, “Zaten ben bu evde misafirim”… Kanun tüm bu cümleleri duyunca belki de not tutuyordur: “Türkiye gerçekleri – 18. Baskı”. Çünkü aile sorumluluğunu paylaşmak bazen doğal bir insan davranışından çok, neredeyse bir süper kahraman göreviymiş gibi anlatılıyor.
TCK 229’un bir de ironik kaderi var: Maddede düzenlenen suçlar çoğu zaman ancak sorun büyüyüp patladıktan sonra gündeme geliyor. Aile içinde herkes birbirine kırgın, alacak-verecek hesapları tutulmuş, WhatsApp gruplarında “Görüşürüz mahkemede!” mesajları uçuşuyor… İşte tam o noktada kanun çıkar ortaya. Yani bir nevi yangına geç gelen itfaiye gibi: “Ben geldim ama evin çoğu gitti.” Hukuken doğru, ama toplumsal olarak gecikmiş bir müdahale.
Elbette madde aslında aile düzenini, çocuğun korunmasını ve sosyal barışı hedefliyor. Ancak günümüz Türkiye’sinde aile düzeni kavramının kendisi o kadar değişti ki, kanun bir adım geriden koşuyor. Artık çekirdek aile, geniş aile, parçalı aile, sosyal medya ailesi, hatta sadece ortak kredi borcu nedeniyle “mecburen aile” hâline gelmiş yapılar var. TCK 229 tüm bu yeni aile modellerine bakınca herhalde şaşkınlıktan “Ben kimim, burada ne yapıyorum?” diye soruyordur.
Bir de şunu kabul edelim: Kanun maddeleri tüm ciddiyetiyle dursa bile, toplumun pratik zekâsı her zaman bir adım önde. Mesela yükümlülüğünü ihlâl eden kişi, hemen “Ama ben çocuğu geçen ay lunaparka götürdüm!” diye savunma yapıyor. Sanki yılda bir kez çarpışan arabaya binmek, tüm hukuki sorumlulukları sıfırlıyormuş gibi.
Hiciv bir yana, TCK 229 bize şunu gösteriyor: Aile içi yükümlülükler yalnızca kanun maddeleriyle değil; toplumsal kültür, ekonomik koşullar, eğitim ve karşılıklı saygıyla sürdürülebilir. Kanun, ancak bunlar eksik olduğunda devreye girebilen bir yama. Biz ise sanki bütün kumaşı yamayla dikmeye çalışıyoruz.
Sonuç olarak, TCK 229 günümüz Türkiye’sinde hem ciddi hem komik; hem gerekli hem çaresiz; hem otoriter hem etkisiz bir yerde duruyor. Belki de asıl hiciv, kanunun kendisinde değil, ona ihtiyaç duyduğumuz aile düzenimizde saklıdır.
68
Toplum dediğimiz yapı, yalnızca bireylerin toplamı değildir; geçmişten devralınan örf ve adetler, bugünü yöneten devlet aklı ve geleceğe dair özgürlük arayışlarıyla örülü karmaşık bir dengedir. Bu denge, çoğu zaman uyumdan çok çatışma üretir. Bireyin özgürlüğü ile örf ve adetlerin sınırları, devletin bu iki alanı düzenleme iddiasıyla birleştiğinde, kaçınılmaz bir mücadele alanı doğar.
Birey, modern dünyada kendi yaşamına dair kararları alma hakkına sahip özne olarak tanımlanır. Ne giyeceğine, nasıl inanacağına, kiminle yaşayacağına ve bedenine dair ne yapacağına kendisi karar vermek ister. Özgürlük, bu bağlamda yalnızca hukuki bir statü değil, aynı zamanda varoluşsal bir taleptir. Ancak bu talep, özellikle geleneksel toplumlarda, örf ve adet duvarına çarpar. Çünkü örf ve adetler, bireyin değil “biz”in çıkarlarını önceleyen, davranış kalıplarını nesilden nesle aktaran görünmez ama güçlü normlardır.
Sorun, örf ve adetlerin kendisinden ziyade, değişmez ve kutsal kabul edilmesinde başlar. Gelenek, topluma aidiyet ve süreklilik sağlar; ancak sorgulanamaz hale geldiğinde, bireyin nefes aldığı alanı daraltır. Kadının kamusal alandaki varlığı, gençlerin yaşam tarzı, cinsel yönelimler ya da inançsızlık gibi meseleler, bu daralmanın en görünür örnekleridir. “Bizde böyle” cümlesi, çoğu zaman özgürlüğün önüne çekilmiş sessiz bir barikattır.
Devlet ise bu mücadelenin tam ortasında konumlanır. Teoride devlet, bireyin hak ve özgürlüklerini korumakla yükümlüdür. Ancak pratikte, çoğu zaman örf ve adetleri “toplumsal hassasiyet” adı altında meşrulaştıran bir araç haline gelir. Devletin tarafsızlığı, özellikle yaşam tarzı ve beden politikaları söz konusu olduğunda hızla buharlaşır. Yasalar, bireyi özgürleştirmek yerine, geleneksel normları tahkim eden bir disiplin mekanizmasına dönüşebilir.
Burada kritik soru şudur: Devlet kimin devletidir? Bireyin mi, toplumun mu, yoksa geçmişin mi? Eğer devlet, çoğunluğun örf ve adetlerini mutlak doğru kabul ederek azınlığın özgürlük alanını daraltıyorsa, bu artık demokratik bir düzen değil, çoğunlukçu bir tahakkümdür. Özgürlük, yalnızca çoğunluğun onayladığı yaşam biçimleri için geçerliyse, gerçek anlamını yitirir.
Öte yandan, bireysel özgürlüklerin sınırsız olduğu iddiası da gerçekçi değildir. Hiçbir toplum, ortak bir değerler zemini olmadan ayakta kalamaz. Ancak bu değerler zemini, yaşayan, dönüşen ve bireyin onurunu merkeze alan bir yapı olmak zorundadır. Örf ve adetler, insanı koruduğu sürece anlamlıdır; insanı bastırdığı noktada ise sorgulanmalıdır.
Bugün özgürlük-birey-örf-adet-devlet mücadelesi, yalnızca hukuki metinlerde değil, gündelik hayatın en sıradan anlarında yaşanıyor. Bir kadının sokakta nasıl güleceğinden, bir gencin sosyal medyada ne paylaşacağına kadar uzanan bu mücadele, aslında toplumun hangi yöne evrileceğinin de göstergesidir. Ya bireyi merkeze alan, çoğulcu bir gelecek kurulacak ya da devlet eliyle kutsanan gelenekler, özgürlüğü daraltmaya devam edecek.
Sonuç olarak mesele, örf ve adetlerle savaşıp onları yok etmek değil; onları bireyin özgürlüğü karşısında yeniden tanımlamaktır. Devletin görevi ise bu yeniden tanımlamanın hakemliğini yapmak değil, bireyin özgürlük alanını güvence altına almaktır. Çünkü özgür bireylerin olmadığı bir toplumda, ne gelenek gerçekten yaşar ne de devlet uzun süre ayakta kalabilir.
20
“Yozlaşma” kelimesi, modern kamusal tartışmaların en sık ve en hoyrat kullanılan kavramlarından biri haline geldi. Çoğu zaman bir davranışı, bir sanatsal üretimi ya da bir yaşam tarzını beğenmediğimizde, onu anlamaya çalışmak yerine “yozlaşmış” etiketiyle yaftalamak daha kolay geliyor. Oysa özgürlükler ve ahlak sorunsalı söz konusu olduğunda, yozlaşma kavramının sınırlarını baştan ve berrak biçimde tanımlamadan yürütülen her tartışma, kaçınılmaz olarak baskıcı ve keyfi sonuçlar üretir.
Öncelikle şunu ayırt etmek gerekir: Ahlak, toplumsal olarak inşa edilmiş normlar bütünüdür; özgürlük ise bireyin bu normlarla kurduğu mesafenin ve seçme hakkının ifadesidir. Yozlaşma ise ne her ahlaki sapma ne de her norm ihlali anlamına gelir. Aksi halde tarih boyunca “yozlaşma” suçlamasıyla hedef alınan kadınlar, sanatçılar, azınlıklar ve muhalifler için özgürlükten söz etmek imkânsız hale gelir.
Yozlaşma kavramı, ancak üç temel ölçütle anlamlı bir çerçeveye oturtulabilir. Birincisi, zarar ilkesidir. Bir davranış ya da pratik, başkalarının temel hak ve özgürlüklerine somut ve ölçülebilir bir zarar vermiyorsa, ahlaki rahatsızlık uyandırması onu yozlaşma kategorisine sokmaz. İkincisi, rıza ilkesidir. Yetişkin bireyler arasında, açık rızaya dayanan ilişkiler ve tercihler, kamusal ahlak adına kriminalize edilemez. Üçüncüsü ise güç ve çıkar ilişkileridir. Yozlaşma asıl olarak burada ortaya çıkar: Gücün kötüye kullanımı, kamusal kaynakların talanı, adaletin kişisel ya da siyasal çıkarlara göre eğilip bükülmesi, ahlaki çöküşün gerçek göstergeleridir.
Ne var ki kamusal tartışmalarda bu ölçütler ters yüz edilir. Yolsuzluk, kayırmacılık ve hukuksuzluk görmezden gelinirken; bireyin bedeni, cinselliği, sanatı ya da düşüncesi yozlaşmanın başlıca göstergesi ilan edilir. Böylece yozlaşma kavramı, ahlaki bir uyarı olmaktan çıkar, bir denetim ve bastırma aracına dönüşür. Özgürlük alanını daraltan bu yaklaşım, ironik biçimde gerçek yozlaşmayı da perdelemeye yarar.
Ahlakın donmuş ve değişmez bir yapı olmadığı gerçeğini kabul etmeden yozlaşma tartışması yürütülemez. Dün ahlaksız sayılan pek çok davranış, bugün temel hak olarak görülüyorsa; bu, toplumların ahlaki pusulasının zamanla daha kapsayıcı hale gelmesindendir. Bu dönüşümü otomatik olarak “çürüme” diye adlandırmak, ahlakı yaşayan bir değerler sistemi olmaktan çıkarıp ideolojik bir sopa haline getirir.
Özgürlükler bağlamında asıl soru şudur: Ahlak kimin adına, kime karşı ve hangi araçlarla korunmaktadır? Eğer ahlak, güçlülerin zayıflar üzerindeki tahakkümünü meşrulaştırıyorsa; eğer “toplumun değerleri” söylemi, farklı olanı susturmak için kullanılıyorsa; işte tam da orada yozlaşma vardır. Yozlaşma, çoğulculuğun değil, tek tipleştirmenin ürünüdür.
Bu nedenle yozlaşmayı, bireysel tercihlerde değil; kurumsal çöküşte, hukukun araçsallaştırılmasında ve ahlakın seçici biçimde uygulanmasında aramak gerekir. Özgürlük ile ahlak arasında sağlıklı bir denge, ancak yozlaşma kavramının sınırlarını netleştirmekle mümkündür. Aksi halde ahlak adına özgürlüğü boğar, özgürlük adına da ahlakı itibarsızlaştırırız. Toplumların gerçek sınavı, farklı yaşamların varlığıyla değil; bu farklılıklarla adil, tutarlı ve özgürlükçü bir ahlaki zemin kurup kuramadıklarıyla ilgilidir.