DOLAR 44,3346 0.01%
EURO 51,3419 -0.05%
ALTIN 6.401,46-3,28
BITCOIN 31168400.27311999999999997%
İstanbul

HAFİF YAĞMUR

SABAHA KALAN SÜRE

Ayşegül Akbay

Ayşegül Akbay

18 Mart 2026 Çarşamba

Diplomasi, Sessiz Güç ve Savaşın Eşiği: Melania Trump’ın Rolü – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl

Diplomasi, Sessiz Güç ve Savaşın Eşiği: Melania Trump’ın Rolü – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Uluslararası siyasetin sert rüzgarları, New York’taki Birleşmiş Milletler (BM) binasının cam cephelerine çarparken, koridorlarda yankılanan tek bir soru var: Diplomasi mi, yoksa geri dönüşü olmayan bir çatışma mı? Orta Doğu’da tansiyonun zirveye ulaştığı, İran ile savaş tamtamlarının çalındığı bir dönemde, Beyaz Saray’ın en gizemli figürlerinden biri olan Melania Trump, alışılagelmişin dışında bir diplomatik denge unsuru olarak karşımıza çıkıyor.

Sessiz Gücün Diplomasisi

Melania Trump, geleneksel “First Lady” profilinden her zaman sapan bir isim oldu. Az konuşan, ancak sembolizmin gücünü ustalıkla kullanan bu figür, İran ile yaşanan gerilimde kilit bir yumuşatıcı rol üstlenebilir. BM Genel Kurulu gibi devasa sahneler, genellikle liderlerin kılıç salladığı mekanlardır. Ancak Melania’nın bu platformdaki varlığı, eşinin “Önce Amerika” politikasının sert köşelerini yumuşatan bir estetik diplomasi sunuyor.

İran ile savaş, sadece askeri bir felaket değil, aynı zamanda küresel bir insani dram demektir. Melania Trump’ın “Be Best” (En İyisi Ol) kampanyasıyla çocukların refahına odaklanması, savaş senaryolarının ortasında insani bir perspektif hatırlatıcısı olabilir. İran’daki sivil halkın, özellikle de çocukların maruz kalabileceği tehlikeler, Melania’nın BM kürsüsünden verdiği barışçıl bir mesajla dünya kamuoyunun vicdanına taşınabilir.

BM Koridorlarında Stratejik Duruş

Birleşmiş Milletler, İran meselesinde genellikle bir kördüğümün merkezi haline gelir. Yaptırımlar, nükleer müzakereler ve karşılıklı tehditler arasında diplomatik bir dil kurmak imkansızlaşır. İşte burada, Melania Trump’ın “yumuşak gücü” devreye giriyor. Lider eşleriyle kurulan kişisel bağlar, resmi müzakerelerin tıkandığı noktada gayriresmi kapıların açılmasını sağlayabilir.

İran ile yaşanan krizde, askeri retoriğin gölgesinde kalan kültürel ve insani bağlar, Melania’nın BM’deki temaslarıyla yeniden canlanabilir. Savaşın yıkıcılığına karşı nezaketi ve sükuneti bir kalkan olarak kullanmak, Trump yönetiminin en beklenmedik ama etkili stratejisi olabilir.

Savaşın Eşiğinde Bir Karar Anı

Tarih bize gösteriyor ki; büyük savaşlar genellikle küçük yanlış anlaşılmalarla başlar. İran ile tırmanan gerilimde, BM çatısı altında barışın dili konuşulmazsa, bedeli tüm dünya ödeyecektir. Melania Trump, eşinin kararlı ve zaman zaman agresif tutumunu dengeleyen bir “fren mekanizması” olabilir mi? Onun BM’deki varlığı, dünyaya şu mesajı verebilir: “Biz güçlüyüz, ama barışın değerini de biliyoruz.” İran ile savaşın kaçınılmaz olduğunu savunan şahinlere karşı, Melania’nın temsil ettiği sivil ve insani duruş, diplomasinin hala bir şansı olduğunu kanıtlayabilir.

Sonuç: Estetik mi, Etki mi?

Melania Trump’ın İran meselesindeki etkisi, belki bir generalin stratejik hamlesi kadar doğrudan değildir. Ancak, uluslararası ilişkilerin psikolojik zemininde, onun yarattığı imajın gücü küçümsenmemelidir. BM, sadece devletlerin değil, sembollerin de savaştığı bir alandır. Melania, bu savaşta barışın zarif temsilcisi olarak kalmayı başarırsa, sadece eşinin değil, belki de bir bölgenin geleceğini değiştirebilir.Savaşın soğuk nefesi ensemizdeyken, diplomasi masasında daha fazla “sessiz güce” ve daha az “savaş çığlığına” ihtiyacımız olduğu aşikâr.

Devamını Oku

Liberal Felsefe ve Hekimlik -1 – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl

Liberal Felsefe ve Hekimlik -1 – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Tıbbın yalnızca biyolojik gerçeklerle değil, aynı zamanda etik, hukuk ve siyaset felsefesiyle de yakından ilişkili olduğu artık inkâr edilemez bir gerçektir. Modern hekimlik pratiğinin şekillenmesinde önemli rol oynayan düşünce akımlarından biri de liberal politik felsefedir. Bireyin özgürlüğünü, özerkliğini ve haklarını merkeze alan liberal düşünce, özellikle son yüzyılda tıp etiğinin temel ilkelerinin oluşmasına ciddi katkılar sunmuştur.

Liberal politik felsefenin en önemli katkılarından biri, hastanın özerkliğinin tıp pratiğinin merkezine yerleşmesidir. Geleneksel tıp anlayışında hekim, çoğu zaman hastası adına karar veren paternalist bir figür olarak görülürdü. “Doktor en iyisini bilir” anlayışı, uzun süre tıbbi kararların temelini oluşturdu. Ancak liberal düşüncenin bireysel hak ve özgürlükleri önceleyen yaklaşımı, bu ilişkiyi yeniden tanımladı. Artık hasta, kendi bedeni ve tedavisi hakkında söz sahibi olan bir özne olarak kabul edilmektedir. Bilgilendirilmiş onam kavramı, işte bu dönüşümün en önemli ürünlerinden biridir.

Liberal düşüncenin bir diğer önemli katkısı, insan hakları perspektifinin sağlık alanına güçlü biçimde taşınmasıdır. Sağlık hizmeti yalnızca bir ayrıcalık değil, aynı zamanda temel bir insan hakkı olarak görülmeye başlanmıştır. Bu yaklaşım, hastaların mahremiyet hakkı, tedaviyi reddetme hakkı ve sağlık hizmetlerine eşit erişim gibi pek çok etik ve hukuki düzenlemenin gelişmesine zemin hazırlamıştır. Özellikle modern tıp etiğinin dört temel ilkesinden biri olan “özerkliğe saygı”, liberal düşüncenin doğrudan etkisini yansıtır.

Hekimlik pratiğinde liberal düşüncenin bir diğer yansıması çoğulculuktur. Modern toplumlar, farklı inançlara, kültürlere ve yaşam tarzlarına sahip bireylerden oluşur. Liberal yaklaşım, hekimlerin bu çeşitliliği dikkate almasını ve hastaların değerlerine saygı göstermesini teşvik eder. Örneğin bir hastanın dini veya kültürel nedenlerle belirli tedavileri reddetmesi, liberal etik çerçevesinde anlaşılması gereken bir durumdur. Bu yaklaşım, tıbbın yalnızca biyolojik değil aynı zamanda kültürel bir pratik olduğunu hatırlatır.

Bununla birlikte liberal politik felsefe, tıp alanında hesap verebilirlik ve şeffaflık kültürünün gelişmesine de katkı sağlamıştır. Sağlık kurumlarının denetlenebilir olması, hastaların hak arama mekanizmalarına erişimi ve tıbbi hataların hukuki süreçlere konu olabilmesi, modern liberal hukuk düzeninin sağlık sistemlerine yansıyan sonuçlarıdır. Bu durum, hem hasta güvenliğini artırmakta hem de sağlık sistemine duyulan güveni güçlendirmektedir.

Ancak liberal yaklaşımın tıp alanındaki etkileri yalnızca bireysel özgürlüklerle sınırlı değildir. Aynı zamanda devletin sağlık hizmetlerindeki rolüne dair tartışmaları da şekillendirmiştir. Klasik liberal düşünce, devletin müdahalesini sınırlı tutmayı savunurken; çağdaş sosyal liberal yaklaşımlar, sağlık hizmetlerinin eşit erişilebilir olabilmesi için kamusal sorumluluğun da önemli olduğunu vurgular. Bu nedenle günümüz sağlık politikaları, bireysel özgürlük ile toplumsal sorumluluk arasında bir denge kurmaya çalışmaktadır.

Sonuç olarak liberal politik felsefe, modern hekimlik pratiğinin etik ve kurumsal çerçevesini derinden etkilemiştir. Hastanın özerkliğinin tanınması, bilgilendirilmiş onam uygulamaları, insan hakları temelli sağlık yaklaşımı ve çoğulculuğa saygı gibi ilkeler, liberal düşüncenin tıp alanındaki kalıcı izleridir. Hekimlik yalnızca hastalıkları tedavi eden bir teknik faaliyet değil, aynı zamanda insan onurunu ve özgürlüğünü koruyan bir meslektir. Liberal politik felsefe, tıbbın bu insani yönünü güçlendiren önemli bir düşünsel kaynak olmaya devam etmektedir.

Devamını Oku

Tıp Fakültelerinde Tıbbi Biyokimya Asistan Eğitimi: Sorunlar ve Çözümler – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl

Tıp Fakültelerinde Tıbbi Biyokimya Asistan Eğitimi: Sorunlar ve Çözümler – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Tıbbi biyokimya, modern tıbbın hem laboratuvar ayağını hem de moleküler temellerini bir araya getiren stratejik bir disiplindir. Hastanelerde yürütülen tanısal süreçlerin yaklaşık yüzde yetmişinin biyokimyasal testlere dayanması, bu alanın hekimlik uygulamalarındaki belirleyici rolünü açıkça ortaya koyar. Buna rağmen tıp fakültelerinde tıbbi biyokimya asistan eğitimi, yıllardır kronikleşen bazı yapısal sorunlarla mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Bu yazıda, Türkiye’de tıbbi biyokimya alanında asistanların karşılaştığı güçlükleri ve bu sorunların çözümüne yönelik uygulanabilir önerileri kapsamlı biçimde ele almak istiyorum.

Öncelikle, eğitimin iki farklı eksende ilerlemesi—klinik biyokimya laboratuvarı işletimi ve temel bilim araştırmalarına yönelik akademik eğitim—doğal olarak büyük bir yük oluşturmaktadır. Asistanlardan hem kalite yönetim sistemlerini öğrenmeleri hem de biyokimyasal testlerin preanalitik, analitik ve postanalitik süreçlerini yönetmeleri beklenmektedir. Aynı anda araştırma yöntemleri, enzimmatik ölçümler, moleküler teknikler ve istatistiksel analizlerde yetkinlik kazanmaları da zorunludur. Ancak birçok üniversitede bu iki eksen için ayrılmış eğitim programı ya bulunmamakta ya da kağıt üzerinde kalmaktadır. Bu nedenle tıbbi biyokimya asistan eğitiminin modüler bir yapı içinde, haftalık planlarla standardize edilmesi kritik bir adımdır.

İkinci sorun, laboratuvar yoğunluğu ve nöbet yüküdür. Pek çok üniversite hastanesinde biyokimya laboratuvarları neredeyse kesintisiz çalışır. Asistanlar gün içinde test raporlamasına, cihaz sorunlarına ve kalite kontrollerine yetişmeye çalışırken, geceleri de çoğu yerde ağır nöbetler tutmak durumunda kalır. Bu yoğunluk, zaman içinde tükenmişlik, akademik çalışmalara zaman ayıramama ve mesleki motivasyon kaybına yol açmaktadır. Çözüm için laboratuvarlarda profesyonel teknik personel sayısının artırılması, nöbet sisteminin dengeli hale getirilmesi ve asistanların akademik çalışma saatlerinin korunması gereklidir.

Bir diğer önemli sorun, mentorluk ve akademik rehberlik eksikliğidir. Tıbbi biyokimya, hızla gelişen bir alandır; yeni biyobelirteçler, moleküler tanı yöntemleri, mass spektrometri uygulamaları ve omik teknolojileri her geçen yıl daha fazla önem kazanmaktadır. Ancak birçok fakültede bu yenilikler asistan eğitimine düzenli bir biçimde entegre edilememektedir. Bu durum, genç uzmanların mezun olduklarında uluslararası standartların gerisinde kalmasına neden olabilmektedir. Her asistana proje geliştirme, tez yönetimi ve laboratuvar metodolojisi konularında rehberlik eden bir mentor atanması; düzenli seminer, journal club ve teknik eğitim oturumlarının zorunlu hale getirilmesi bu açığı kapatacaktır.

Tıbbi biyokimya eğitimindeki bir diğer yapısal problem, altyapı ve cihaz eksiklikleridir. Bazı fakültelerde modern otoanalizörler ve ileri teknik cihazlar bulunsa da birçoğunda düzenli bakım yapılmaması, sarf malzeme teminindeki zorluklar veya kalibrasyon sorunları nedeniyle cihazlar verimli kullanılamamaktadır. Bunun sonucunda asistanlar yeni teknolojilere yeterince aşina olamamakta, eğitimleri yalnızca klasik testlerle sınırlı kalabilmektedir. Üniversitelerin merkezi laboratuvar yatırımlarını artırması, cihaz parkurunun modernize edilmesi ve kalite süreçlerinin tanımlı hale getirilmesi bu açıdan zorunludur.

Ayrıca, finansal ve mesleki tatmin sorunları da tıbbi biyokimya eğitimini etkileyen önemli bir diğer başlıktır. Klinik branşlara göre ek gelir fırsatlarının sınırlı olması, genç hekimleri temel bilimlerden uzaklaştırmakta ve biyokimya uzmanlığının cazibesini azaltmaktadır. Bilimsel projeler için teşvik mekanizmaları, TÜBİTAK ve üniversite araştırma fonlarının daha erişilebilir hale gelmesi, performans sisteminde laboratuvar hekimliğini tanıyan düzenlemeler bu motivasyon kaybını giderebilir.

Sonuç olarak, tıbbi biyokimya asistan eğitimi hem klinik karar süreçlerinin doğruluğu hem de bilimsel ilerleme açısından stratejik bir öneme sahiptir. Standardizasyon, mentorluk, altyapı iyileştirmesi, dengeli iş yükü ve bilimsel destek mekanizmalarıyla güçlendirilmiş bir eğitim modeli, hem genç uzmanları daha donanımlı kılacak hem de sağlık sisteminin bütününe yüksek kalite olarak yansıyacaktır. Türkiye’nin tıbbi biyokimya alanındaki potansiyeli oldukça yüksek; gerekli reformlarla bu potansiyeli gerçeğe dönüştürmek artık ertelenemez bir zorunluluktur.

Devamını Oku

2025’te Türkiye’de Göçmen Sağlığı: Zorluklar, Gerçekler ve Çözüm Yolları – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl

2025’te Türkiye’de Göçmen Sağlığı: Zorluklar, Gerçekler ve Çözüm Yolları – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye, son on yılda dünyanın en büyük göç hareketlerinden birine ev sahipliği yaptı. Savaşlar, ekonomik krizler ve iklim değişikliğinin tetiklediği zorunlu göç dalgaları, ülkeyi hem coğrafi hem de sosyoekonomik açıdan yoğun bir baskıyla karşı karşıya bıraktı. 2025 itibarıyla resmi rakamlarla yaklaşık 3,2 milyon geçici koruma statüsündeki Suriyeli ve yüz binlerce düzensiz göçmen Türkiye’de yaşamını sürdürüyor. Bu büyük nüfus hareketinin en görünür ve en karmaşık başlıklarından biri ise hiç kuşkusuz sağlık hizmetleri.

Göçmen sağlığı, insani sorumluluk ile kamu sağlığı arasında hassas bir dengeye dayanıyor. Türkiye, insani perspektiften ortak bir çaba göstererek, geçici koruma altındaki bireylere temel sağlık hizmetlerini ücretsiz sunmaya devam ediyor. Göçmen Sağlığı Merkezleri (GSM), kültür ve dil bariyerlerinin aşılmasına yönelik önemli bir model oluşturdu. Ancak bu modelin kapasitesi, artan nüfus ve karmaşık sağlık ihtiyaçları karşısında zorlanıyor.

2025 itibarıyla göçmen sağlığı alanındaki sorunlar birkaç ana başlıkta toplanabilir. İlk olarak, erişimdeki eşitsizlikler dikkat çekiyor. Kayıt dışı yaşayan göçmenler sağlık hizmetlerine başvurmakta zorlanıyor; dil engeli, kimlik kartı eksikliği veya sınır dışı edilme korkusu nedeniyle tedaviden kaçınan ciddi bir kitle var. Bu durum, bulaşıcı hastalıkların tespit ve takibini güçleştiriyor. Tüberküloz, hepatit, kızamık gibi bazı hastalıklarda göçmen nüfusun önemli bir risk grubu olması, erken tanının hayati rolünü bir kez daha ortaya koyuyor.

İkinci önemli sorun, kronik hastalık yükünün artması. Uzun süreli göç koşulları, düzensiz beslenme, psikososyal stres ve ekonomik yoksunluk, diyabet, hipertansiyon ve kalp-damar hastalıklarında artışa yol açıyor. Kronik hastalık yönetimi ise kısa vadeli proje mantığı ile değil, süreklilik gerektiren bir sağlık modeliyle yürütülmeli. Oysa göçmenlerin büyük kısmı bu hizmetlere etkin şekilde ulaşamıyor.

Üçüncü başlık, psikososyal sağlığın kırılganlığı. Göç travması, savaş anıları, aile üyelerini kaybetme, ekonomik belirsizlik ve dışlanma duygusu, depresyon ve anksiyete başta olmak üzere ruhsal sorunları yaygınlaştırıyor. Fakat bu alan hâlâ göçmen sağlığının en zayıf halkası. Dil bariyeri, kültürel farklılıklar ve ruh sağlığına yönelik damgalama nedeniyle tanı ve tedavi süreçleri çoğu zaman atlanıyor.

Bir diğer önemli sorun ise sağlık sistemine binen yük. Acil servislerde yoğunluk, randevu sistemindeki tıkanmalar ve sağlık çalışanlarının artan iş yükü, toplumda göçmenlere yönelik algıyı olumsuz etkileyebiliyor. Bu gerilim, kamuoyu tartışmalarını sağlık politikasından uzaklaştırıp siyasi zemine çekiyor; oysa mesele, yapısal çözümler gerektiren bir halk sağlığı sorunu.

Peki çözüm nerede? Öncelikle sağlık hizmetlerinin planlanması, göçün artık geçici değil kalıcı bir olgu olduğu gerçeğini esas almalı. GSM’lerin kapasitesi artırılmalı, kültürlerarası iletişim eğitimi alan sağlık çalışanı sayısı yükseltilmeli. Kayıt dışı göçmenlerin tespiti ve sağlık sistemine entegrasyonu için sivil toplum, yerel yönetimler ve merkezi idare arasında daha güçlü bir koordinasyon kurulmalı.

Kronik hastalıklar için uzun vadeli takip modelleri geliştirilmesi, mobil sağlık ekiplerinin yaygınlaştırılması, analitik veri yönetimiyle hastalık izlem sistemlerinin güçlendirilmesi kritik adımlar arasında. Ruh sağlığı alanında ise kültür duyarlı terapistlerin yetiştirilmesi, travma odaklı programların artırılması ve toplum temelli psikososyal destek mekanizmalarının kurulması şart.

Ayrıca, toplumdaki gerilimleri azaltmak için iletişim politikaları da önem taşıyor. Sağlık hizmetlerinin çok-kültürlü bir toplum yapısına göre planlanacağı ve kimsenin temel haklardan mahrum bırakılmayacağı mesajı hem göçmenler hem de ev sahibi toplum için güven duygusunu pekiştirecektir.

Sonuç olarak, 2025’te Türkiye’nin göçmen sağlığı meselesi yalnızca bir sağlık hizmeti planlaması değil; aynı zamanda sosyal uyum, insan hakları ve sürdürülebilirlik meselesidir. Doğru politikalar ve çok paydaşlı bir yaklaşım ile hem toplum sağlığı güvence altına alınabilir hem de insani sorumluluk onuruyla yerine getirilebilir.

Devamını Oku

TCK 225’i Kaldırmanın Zamanı Gelmedi mi? – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl

TCK 225’i Kaldırmanın Zamanı Gelmedi mi? – Prof.Dr. Ayşegül Akbay – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye’de ceza hukuku tartışmaları çoğu zaman yüksek siyasal tansiyonun gölgesinde yürür; ancak bazı maddeler vardır ki politikadan bağımsız olarak “toplumsal aklın” yeniden gözden geçirmesini zorunlu kılar. Türk Ceza Kanunu’nun 225. maddesi —“alenen hayasızca hareketler”— bu maddelerin başında gelir. Geniş, muğlak, yoruma fazlasıyla açık bir ifadeye dayanan bu düzenleme giderek daha fazla soru işareti doğuruyor. Bugün artık temel soru nettir: Bu maddede yazan “kamusal düzeni koruma” amacı gerçekten karşılanıyor mu, yoksa toplumun çeşitlenen, özgürleşen sosyokültürel yapısına ayak uyduramayan bir metnin gölgesinde mi yaşıyoruz?

TCK 225, ilk bakışta toplumun genel ahlakını korumaya dönük bir norm gibi görülür. Ancak hukukta “genel ahlak” kavramı, tanımı en tartışmalı, sınırları en kaygan alanlardan biridir. Toplumların ahlaki kodları zaman içinde değişir, hatta aynı toplumda farklı grupların farklı ahlak anlayışları bir arada yaşar. Dolayısıyla kanun koyucunun görevi, bu değişken ve göreceli alanı cezai yaptırıma konu etmeye çalışmak yerine, davranışların somut, ölçülebilir ve kamusal zararla doğrudan ilişkili boyutlarını düzenlemektir. Oysa TCK 225, bugün hâlâ yorumu uygulayıcının kişisel değerleriyle şekillenebilen, bu nedenle hukuki öngörülebilirliği zayıf bir madde olarak karşımızda duruyor.

Bu maddeden yargılanan vakaların bir kısmının basına yansıma biçimi bile sorunun derinliğini gösteriyor. Kimi zaman kıyafet üzerinden, kimi zaman kamusal alanda medeni bir davranış biçiminin “tehlikeli yakınlık” olarak değerlendirilmesi üzerinden soruşturmalar açılabiliyor. Oysa ceza hukuku, bireyin beden bütünlüğü, güvenliği veya başkasının özgürlüğü ihlal edilmediği sürece müdahale alanını daraltması gereken bir sahadır. Devletin cezalandırma yetkisi, modern hukuk devletlerinde istisnaidir; genişletilmesi değil, sınırlandırılması esastır. TCK 225 ise bu ilkeye ters yönde işliyor; özel yaşamla kamusal alan arasındaki sınırı belirsizleştirerek cezalandırma alanını genişletiyor.

Bir diğer önemli nokta, bu maddenin pratikte eşit uygulanabilirliğinin sorgulanır hale gelmesidir. Sosyal medya çağında bireylerin görüntüleri, kıyafet tercihleri veya davranışları hızlıca görünür olabilir. Ancak aynı eylemin biri için soruşturma konusu olurken başka biri için hiçbir sonuç doğurmaması, hukuki eşitlik ilkesine zarar verir. Yasanın bu muğlak yapısı, keyfi uygulamalara açık bir zemin yaratır. Bu da vatandaşların hukuk devletine duyduğu güveni zedeler. Hukukun güven vermesi için hem öngörülebilir hem eşit uygulanabilir olması gerekir; TCK 225 bugün bu iki ölçütü de tam olarak karşılamıyor.

Elbette toplumun kamusal alanın huzurunu ve düzenini koruma ihtiyacı vardır. Ancak bu ihtiyaç, zaten başka maddelerle —örneğin kamu güvenliğini, kamu düzenini veya bireyin temel haklarını koruyan açık hükümlerle— karşılanmaktadır. Bir kişinin başkasının izni olmadan onu taciz eden bir eylemde bulunması ya da kamusal alanı somut olarak bozacak davranışlar zaten hukuk sistemimizin kapsamındadır. Dolayısıyla TCK 225’in varlığı, modern hukuki gereklilikleri karşılamayan bir fazlalık haline gelmiş görünüyor.

Bugünün Türkiye’si, toplumsal çeşitliliği ve kamusal duyarlılıkları 1950’lerin, hatta 2000’lerin başındaki anlayıştan çok daha farklı bir yerde duruyor. İnsanların gündelik yaşam pratikleri, kimlikleri, beden politikaları ve kamusal görünürlük düzeyleri değişti. Ceza hukuku ise bu değişime uyum sağlamak zorunda. Bir hükmün varlık nedeni ortadan kalkmışsa, onu korumakta ısrar etmek hukuk sistemini hantallaştırır, gereksiz çatışma alanları doğurur ve devleti vatandaşının yaşam tarzı üzerinde gereksiz bir denetim yetkisine kavuşturur.

Bu nedenle artık sormak gerekiyor: TCK 225’i kaldırmanın zamanı gelmedi mi? Hem hukuki belirsizliği hem toplumsal eşitsizlik üreten, hem de modern özgürlük anlayışıyla bağdaşmayan bu madde, yerini özgürlükleri koruyan ama gerçekten zarara odaklanan bir hukuk yaklaşımına bırakmalıdır. Çünkü özgürlükten korkan değil, özgürlüğü düzenleyen bir ceza hukuku, demokratik toplumun temelidir.

Devamını Oku