04 Şubat 2026 Çarşamba
Şehirleşme Süreçleri ve Çevresel Etkileri
Bir Yudum Süt, Bir Parça Et; Medeniyetin Sessiz Mimarları - Doç.Dr. Alper Koçyiğit - Akademik Akıl
TCK 230, Günümüz Gençliği, Multipartnerizm ve Evlilikten Kaçış - Prof.Dr. Ayşegül Akbay - Akademik Akıl
Yeraltı su kaynağı olarak kar - Aziz Yağan
Sosyete
40
Türk Ceza Kanunu’nun 229. maddesi… Hani şu “aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlâli” başlıklı düzenleme. Kâğıt üzerinde kulağa ne kadar huzurlu geliyor değil mi? Aile hukuku, yükümlülük, ihlâl… Bir hukuk devletinin olması gerektiği gibi: Edim var, karşı edim var; ebeveyn çocuğuna bakacak, eş birbirine destek olacak, herkes ödevlerini bilecek. Lakin günümüz Türkiye’sine geldiğimizde bu maddenin varlığı, adeta aile içi düzenin değil, aile içi düzensizliğin resmi bir krokisi gibi duruyor. Hiciv yapmadan durmak mümkün değil.
Kanun diyor ki velayet yükümlülüğünü yerine getirmeyene ceza var. Oysa Türkiye’de velayet yükümlülüğünü ihlâl edenleri hiç durduramayan şey zaten cezalar değil; bir türlü kesilmeyen internet paketleri. Çocuk ortada yok, okuldan kim aldı belli değil, baba “trafik vardı” diyor, anne “dosya yetiştirdim” diyor, kanun ise sanki hepsine inanmış gibi köşesinde bekliyor. TCK 229 tehditkâr bir büyük gibi evin salonunda dikiliyor; ama evdekilerden hiçbiri gözünü kaldırıp bakmıyor bile.
Hele bir de nafaka konusu var ki, TCK 229 burada adeta ülkemizin en büyük komedi dizisine konuk oyuncu olarak katılıyor. Aylık 1.500 liralık nafaka ödemesi aksayınca madde hemen hatırlanıyor; ama aynı gün telefon taksitine 8.000 lira ödenmesi kimseyi rahatsız etmiyor. İnsan ister istemez düşünüyor: Kanun burada vicdanı mı koruyor, yoksa kredi kartı ekstremizi mi? Nafakayı ödeyemeyip lüks kahve zincirinden 200 liralık kahve içenlerin ülkesi burası. TCK 229 ise bütün bu sahneyi seyrederken sanki “Ben ne işe yarıyorum?” diye içinden geçiriyor olmalı.
Aile yükümlülüğünü ihlâl edenlerin kimi zaman bahanesi bitmez: “Ama çamaşır makinesi bozuldu”, “Çocuk hastaydı ama doktora götürmek eşin görevi”, “Zaten ben bu evde misafirim”… Kanun tüm bu cümleleri duyunca belki de not tutuyordur: “Türkiye gerçekleri – 18. Baskı”. Çünkü aile sorumluluğunu paylaşmak bazen doğal bir insan davranışından çok, neredeyse bir süper kahraman göreviymiş gibi anlatılıyor.
TCK 229’un bir de ironik kaderi var: Maddede düzenlenen suçlar çoğu zaman ancak sorun büyüyüp patladıktan sonra gündeme geliyor. Aile içinde herkes birbirine kırgın, alacak-verecek hesapları tutulmuş, WhatsApp gruplarında “Görüşürüz mahkemede!” mesajları uçuşuyor… İşte tam o noktada kanun çıkar ortaya. Yani bir nevi yangına geç gelen itfaiye gibi: “Ben geldim ama evin çoğu gitti.” Hukuken doğru, ama toplumsal olarak gecikmiş bir müdahale.
Elbette madde aslında aile düzenini, çocuğun korunmasını ve sosyal barışı hedefliyor. Ancak günümüz Türkiye’sinde aile düzeni kavramının kendisi o kadar değişti ki, kanun bir adım geriden koşuyor. Artık çekirdek aile, geniş aile, parçalı aile, sosyal medya ailesi, hatta sadece ortak kredi borcu nedeniyle “mecburen aile” hâline gelmiş yapılar var. TCK 229 tüm bu yeni aile modellerine bakınca herhalde şaşkınlıktan “Ben kimim, burada ne yapıyorum?” diye soruyordur.
Bir de şunu kabul edelim: Kanun maddeleri tüm ciddiyetiyle dursa bile, toplumun pratik zekâsı her zaman bir adım önde. Mesela yükümlülüğünü ihlâl eden kişi, hemen “Ama ben çocuğu geçen ay lunaparka götürdüm!” diye savunma yapıyor. Sanki yılda bir kez çarpışan arabaya binmek, tüm hukuki sorumlulukları sıfırlıyormuş gibi.
Hiciv bir yana, TCK 229 bize şunu gösteriyor: Aile içi yükümlülükler yalnızca kanun maddeleriyle değil; toplumsal kültür, ekonomik koşullar, eğitim ve karşılıklı saygıyla sürdürülebilir. Kanun, ancak bunlar eksik olduğunda devreye girebilen bir yama. Biz ise sanki bütün kumaşı yamayla dikmeye çalışıyoruz.
Sonuç olarak, TCK 229 günümüz Türkiye’sinde hem ciddi hem komik; hem gerekli hem çaresiz; hem otoriter hem etkisiz bir yerde duruyor. Belki de asıl hiciv, kanunun kendisinde değil, ona ihtiyaç duyduğumuz aile düzenimizde saklıdır.