14 Mart 2026 Cumartesi
Şehirleşme Süreçleri ve Çevresel Etkileri
Bir Yudum Süt, Bir Parça Et; Medeniyetin Sessiz Mimarları - Doç.Dr. Alper Koçyiğit - Akademik Akıl
Diplomasi, Sessiz Güç ve Savaşın Eşiği: Melania Trump’ın Rolü - Prof.Dr. Ayşegül Akbay - Akademik Akıl
Yönetmen Rezan Yeşilbaş’tan Uçan Köfteci - Aziz Yağan
Sosyete
Rezan Yeşilbaş’ın senaryosunu yazarak yönetmenliğini yaptığı Uçan Köfteci vizyonda. Film, Diyarbakır’da bir köftecinin mesleğinin, ailesinin desteğini alarak bir hayalini gerçekleştirmek için yaşadıklarını anlatıyor. Yönetmen farklı konulara yer vermeden sakince anlatıyor. Sadece Nazmi Kırık, Selin Yeninci ve Aram Dildar’ın değil her oyuncunun doğallığı, akış yönetmenin sekanslara hakim olduğunu, dramatik aşırılıklardan uzak durduğunu, kendi bakışıyla yönlendirdiğini düşündürüyor. Elbette yönetmenin banyo sahneleri, bazı sahneleri uzatma gibi tercihleri de var ancak bu sahneler bile izlediğinizin bütünlüklü ve tutarlı bir film olduğu düşüncesi yitmiyor.
Yıllardır yazmak istediğim bir tespitim var: ‘bölgemizde üretilen film, metin, görsel ve mısralarda psikolojik arka plansızlık’. İzlediğim, okuduğum eserlerde Kürd toplumunun psikolojik çözümlendiğine, tartışıldığına, eleştirildiğine pek (hemen hemen hiç) rastlamadım. Bu nedenle, eser üreten arkadaşlara bu eksiği hep belirtsem de, psikoloji okumayı önersem de pek bir etkisi olmadı. Sürü, Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri ve Uçan Köfteci akışta insan psikolojisine dair güçlü işaretler var ve bu filmleri çok daha gerçekçi ve katmanlı kılıyor. Bu nedenle, Yılmaz Güney’e ve tanışmadığım diğer iki yönetmen Murat Fıratoğlu ve Rezan Yeşilbaş’a bu içerikli bir teşekkür etmek istiyorum. Filmler bizi anlatıyor, sergiliyor, tartışmamıza olanak veriyor.
Bölgemizde yaygın bir para, mülk ve imtiyaz düşkünlüğü var. Bu düşkünlüğü aile içinde çocukların doğallıkla benimsediğini ve hayatı boyunca da bunu devam ettirdiğini düşünüyorum. Yani, bunu entelektüelleşmenin nadir görülmesinin esas birkaç nedeninden biri olarak görüyorum. Bölgemiz orijinli sosyologlarımız, psikiyatrlarımız, psikologlarımız, öğretmenlerimiz, aktivistlerimiz bireyin ve ailenin psikolojisini, sosyolojisini anlamaya ve anlatmaya çalışıp tartışmak ve iyileştirmek ya da azaltmak için üzerine gittiğine pek (hemen hemen hiç) rastlamadım. Sayısız ağır sorunu, acısı, travması olan bir bölgenin evlatlarının kendi coğrafyasına ve toplumuna sırtını dönmüş olması anlaşılır değildir. Uçan Köfteci filmi iş, özellikle ‘hobi’, eş, evlat, kayınpeder, elti, gerilimler, geçmişte olanların yükü ve nasıl atlatılacağı üzerine sakin ve samimi bir anlatıma sahip.
Coğrafyamızı ve milliyeti, inancı, kültürü ve yaşam tarzı ne olursa olsun toplumu için kültürel üretimde, eleştiride bulunmak ilerlemeci bir dinamizmdir. Aileler çocuklarını bölgemize ve toplumunun iyi hallerinin geliştirilmesi, olumsuz olanların iyileştirilmesi için inisiyatif almasına güvenlice ve kontrollü alan ve olanak tanırsa kısa sürede biz de huzurlu toplum olma yolunda ilerleyebiliriz. Bölgemizde entelektüel sorumluluk olarak ya da entelektüelliğin doğası gereği psikolojik analiz artışıyla kültürel üretim illa zenginleşecek, güçlenecek ve evrensel yapımlar artacaktır.
‘Kürdce bilmeyen Kürdleri temsil eden biri olarak’ filmde gerektiği her yerde dilin Kürdce olmasını elbette isterdim ancak yönetmenin geçmişte de yaşanan ve halen devam eden bu tür eleştirilerin ayırdında olduğunu ve yaptığı işe, işi ortaya koymuş biçimine saygı duymak gerektiğini düşünüyorum.
Filmin geçtiği sokakları tanımaya çalışmak güzel bir duygu yani sinemanın hafıza oluşturma gücü böyle bir şey.. Filmde bizi anlatan dialoglara, sessizliklere, kimlik kontrollerine, üst ve araba aramalarına, içerlemelere, ağlamalara, dayanışmalara, desteklere, çözümlere maruz kalmak farklı ve harika bir duygu. Yönetmen Rezan Yeşilbaş’ın bundan sonra yapacağı filmlerin konusu ne olursa olsun seviyesini ve içeriğinin yoğunluğunu sadelikle artıracağı beklentisi edindim ve bu da Rezan Yeşilbaşın aklında hep canlı olsun.
Benim de üyesi olduğum Diyarbakır Tanıtma Kültür ve Yardımlaşma Vakfı (DİTAV) Diyarbakır şubesi yönetim kurulu üyeleri kentte girişimlerde bulundu. Bu girişimlerin hem yöntem hem de içerik açısından değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
“EkoŞiir” Yarışması ve Jüri Meselesi
Bu girişimlerden biri şiir yarışması. DİTAV yönetim kurulu ve Doğu Pediatri Derneği bu yıl üçüncüsü düzenlenen ve teması “EkoŞiir” olan bir yarışma organize ediyor. Toplam ödül miktarı 36 bin lira.
Yarışma 8-15 ve 16-25 yaş aralığı olmak üzere iki kategori içeriyor. Ancak yaş aralıklarının genişliği pedagojik açıdan sorunludur. 18 yaşın altındaki her birey çocuk sayılır ve 8 ile 15 arasında 7 yıllık gelişim farkı, 16 ile 25 arasında 9 yıllık gelişim farkı bulunmaktadır. Oysa çocukluk ve gençlik dönemlerinde birkaç yıl bile bilişsel, duygusal ve estetik gelişim açısından ciddi farklılıklar yaratır. Yaş grupları 8-11, 12-14, 15-18 gibi daha dar aralıklara bölünebilirdi.
Ancak yarışmanın en kritik unsuru olan jüri yapısı tartışmalıdır. Kamuoyuna açıklanan jüri listesine göre jüri üyeleri arasında çocuk edebiyatı alanında uzman, çocuk şiiri yazan, çocuk edebiyatı eleştirmeni, pedagog, çocuk psikoloğu/psikiyatristi bulunmamaktadır.
Jüride; çocuğa görelik ilkesini bilen, dil, anlatım, imge ve şiir tekniğini değerlendirebilen, yaş grubuna uygunluk konusunda sağlıklı ölçütler kullanabilen, taklit ile özgünlüğü ayırt edebilen çocuk edebiyatı uzmanları (yazar ya da eleştirmen) bulunması yerinde olurdu.
Mısraların çocuğun gelişim düzeyine uygunluğunu değerlendirebilen, travmatik, kaygı artırıcı veya gelişimsel olarak sakıncalı içerikleri fark edebilen, çocukların duygu dünyasını doğru yansıtan mısraları ayırt edebilen, yarışma sürecini çocuk psikolojisine uygun yürütülebilen çocuk psikologu ya da psikiyatırı gibi alan uzmanlarının da jüride yer alması hem etik hem de nitelik açısından doğru olurdu.
Bugünün dünyasında çocukların ve gençlerin duygu dünyası; animeler, dijital oyunlar ve hızla değişen bir kültürel literatürle şekilleniyor. Bu dönüşüme hakim olunmadığında “zamane dili” doğru anlaşılamaz.
Ödül miktarı cazip olabilir ancak çocukların ve gençlerin şiirlerini değerlendirecek jürinin alandaki geçmişini ve hakimiyetini incelemeden öğrencileri yarışmaya katılmaya teşvik eden ebeveynler, okul yönetimleri ve öğretmenler varsa; bu tutumlarını gözden geçirmelidir. Özellikle çocuklar ödülün arka planını sorgulayacak konumda değildir. Hassas gelişim dönemlerinde güven duygusu belirleyicidir. “Jüride kimler var/vardı?” sorusu, bir ödülün değerini doğrudan etkiler. Eser sahibinin aldığı ödülle övünmesini, dosyası ödül alamayınca yerinememesini, neden ödül aldığını, başkasının neden ödül alamadığını tartışmasını tarafsızca yapabilmesi ve kabullenmesi için jüri önemli bir kriterdir. Bir çocuğun (ve gencin) ödül aldığında gurur duyabilmesi, alamadığında hayal kırıklığını sağlıklı biçimde yönetebilmesi ve süreci adil kabul edebilmesi için jüri yapısı temel bir kriterdir.
Kentimizin ve bölgemizin çocuk edebiyatı üzerine çalışan, hatta edebiyat üzerine çalışan, çocuk ve genç psikolojisi uzmanlarının da bu tür yarışmaları daha dikkatli izlemelerini, irdelemelerini ve fikir beyan etmelerini öneririm.
Bu nedenle jüri yapısı gözden geçirilmeden yarışmanın sürdürülmesini doğru bulmuyorum.
Dağkapı’daki Mervani Burcu’na Louis-Albert Gabriel adını verme girişimi
Bir diğer girişiminde DİTAV yönetimi, Dağkapı’da “Tek Beden” olarak da bilinen burca Louis-Albert Gabriel adının verilmesi için daha önce imza kampanyası başlatmıştı, bugünlerde valiliğe dilekçe ile başvurulmuş.
Bu öneriye daha önce bir yazı ile itiraz etmiştim, itirazımı sürdürüyorum.
Söz konusu yapı, kitabesi de bulunan Mervani Burcu’nun devamıdır; yani zaten kıymetli bir adı vardır. İsmi olan bir burca yeni bir isim verilmesi doğru değildir.
Gabriel, tarihi eser çalışmaları yapmak için devlet tarafından görevlendirilmiş, yetkilendirilmiş bir uzmandı, profesyoneldi. Yürüttüğü bilimsel çalışmalar sırasında karşılaştığı Diyarbakır surlarında başlatılan yıkımı durdurması mesleki sorumluluğunun doğal bir sonucudur. Benzer bir durum aynı dönemde Antalya Kalesi için de yaşanmıştır.
Gabriel’i anmak, teşekkür etmek elbette anlamlıdır ve bunu her fırsatta yapıyoruz; ancak teşekkürün ölçüsü olmalıdır. Anma ve teşekkür uygulamaları yapının özgün adını gölgelememelidir. Bir burca Gabriel’in adını vermek yerine, Dağkapı’daki yıkımın olduğu bölgedeki uygun bir noktaya QR kodlu bilgilendirmeyi de içeren tanıtım panosu ve zemine teşekkür içeren bir plaketin yerleştirilmesi daha yerinde olabilir.
Aksi halde, tarihi eserlerin keşfine ve korunmasına katkı sunan her isim için benzer talepler, öneriler olacaktır. Örneğin, isimleriyle özdeşleşen çalışmaları nedeniyle; Zerzevan Kalesinin bir bölümüne Prof. Dr. Aytaç Coşkun’un, İçkale’nin bir bölgesine Prof. Dr. İrfan Yıldız’ın, kalemizin bütünlüğünü sergileyen eşsiz maketi elleriyle ve yıllar süren emeğiyle gönüllülükle hazırladığı için maketin olduğu bölgeye Fesih Gündoğan’ın (Göbeklitepe arazisinin sahibi ve taşları müzeye at arabası ile kendiliğinden götüren Mahmut Yıldız’ın veya alanın arkeologu Prof. Dr. Klaus Schmidt’in) adını mı vermek gerekir?
Binlerce yıllık bir yapının tarihsel adı varken değiştirilmesi kültürel süreklilik açısından doğru değildir. Tarihsel adın korunması ilkesi yalnızca yerel bir hassasiyet değil, kültürel mirasın korunmasına ilişkin evrensel yaklaşımların da temelidir.
Tarihsel adın korunması ilkesi kültürel miras hukuku veya UNESCO ilkeleri bağlamında da düşünülmelidir. Özellikle UNESCO ilkelerinden olan özgünlük ve tarihsel süreklilik kültürel mirasın korunmasının temel prensiplerindendir. Bu nedenle, isim değişikliği onaylansa bile ileride yeniden tartışmaya açılması muhtemeldir.
Surp Giragos Kilisesi’nde Kütüphane Girişimi
DİTAV yönetim kurulunun bir diğer girişimi ise 13. yüzyılda inşa edilen ve Ermeni cemaatinin Ortadoğu’daki en büyük kilisesi konumunda kabul edilen Surp Giregos Ermeni Kilisesi’nin bir bölümünde yazar Mıgırdiç Margosyan Kütüphanesi açılmasıdır.
Bana göre bir ibadethanede ruhban geçmişe sahip biri için (Maloyan gibi) ya da kritik bir dönem için böylesi çalışmalar yapılabilir ancak buna ve başka herhangi bir çalışmaya ve dışarıdan yapılacak herhangi bir öneriye kilise cemaati karar verir ve verdikleri kararın olumlu, olumsuz sonuçları da onları bağlar.
Bununla birlikte, bildiğim kadarıyla bir kültür ya da araştırma merkezi olarak tasarlanmamış, işlevi, iddiası olmamış ibadethane içinde kütüphane kurulması planlanmaktadır. İbadethanelerin kültürel işlevlerle genişletilmesi, mimari ve ruhani bütünlük açısından dikkatle değerlendirilmelidir.
Dijital yayıncılığın hızla arttığı bir dönemde, zaten çeşitli sorunlara karşı ibadethaneyi ayakta tutmaya çalışan kilise vakıf yönetiminin ek ve ağır bir yük üstlenmesi kolay olmayacaktır. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesine ve Aras Yayıncılığa da kütüphaneye destek açıklamalarını tekrar gözden geçirmelerini öneririm. Gelecekte personel, bakım ve finansman sıkıntısı olursa, sürdürülebilirlik için öneri sahibi DİTAV yönetim kurulu mevcut üyelerinin sorumluluğu üstleneceğini taahhüt etmesi yerinde olur. DİTAV yönetim kurulu üyeleri DİTAV adına değil de kendi isimleriyle bu taahhütü verebilirse kütüphane elbette güvenle açılabilir.
Bu nedenlerle;
-Şiir yarışmasının uygun jüri oluşturulana kadar askıya alınmasını,
-Burç için isim değişikliği girişiminden vazgeçilmesini,
-Kilise alanındaki kütüphane projesinden vazgeçilmesini (ya da uzun vadeli güvence edinerek açılmasını) öneriyorum.
Belki de DİTAV binasında uygun alanlara Margosyan ve Gabriel’in ismi verilmesi ve bir köşede onlarla ilgili sabit ya da dönemsel sergi ve bilgilendirme yapılması daha uygun olabilir.
DİTAV yönetim kurulu üyelerinin girişimleri yalnızca vakfı değil kenti ve bölgemizi etkiler. Atılan her adım Diyarbakır’ın binlerce yıllık mirasını da etkiler. Bu nedenle kentin binlerce yıllık kültürel mirasına özen göstermek, gelenekleri özümsemek ve çağın gereklerine uyan kararlar almak hepimizin sorumluluğudur.
Bu değerlendirmemin niyeti, kentsel ve kurumsal birikimin korunmasına yönelik yapıcı bir eleştiridir.
Kurumsal girişimler etik, uzmanlık, tarihsel süreklilik ve yerel hassasiyet çerçevesinde değerlendirmeyi gerektirir.
Kuruluşundan beri DİTAV; kurucuları, yönetimleri, üyelerinin ve gönüllülerinin emeği ile sadece Diyarbakır’a değil, bölgeye de örnek olmuştur. Bu birikimin sürdürülebilmesi için yapıcı eleştirilerimizi dile getirmek de sorumluluğumuzdur.
Diyarbakır’da kale içinde, kaldırımda ürün satan satıcılara zabıtalar 13.02.2026 günü müdahale etmiş ve arbede yaşanmıştı.
Kaldırım ve tarihi alan işgalleri Diyarbakır ve bölge genelinde hep vardı, kayyım öncesinde, döneminde ve sonrasında da devem etti. MHP ve İstanbul, Kayseri, Konya ve diğer birçok şehirde etkili ve hızlı belediyecilik hizmeti ile başarılı sonuçlar elde ederek de merkezi iktidarı almış AK Parti yönetiminin atadığı kayyımlar Diyarbakır’da, diğer il ve ilçelerde benzer hizmeti sergilemedi.
Örneğin, 2021’de 48 belediyede (HDP’li üç büyükşehir, beş il, 33 ilçe ve yedi belde belediyesi) kayyım yönetimi vardı.
Kaldırım, sokak ve tarihi alan işgalleri yakın tarihli bir sorunumuz değildir.
Zabıtanın kaldırım işgallerine müdahalesi üzerine HÜDA PAR Diyarbakır İl Başkanlığı tarafından yapılan ‘Gazla değil, vicdanla yönetim!’ başlıklı açıklamada işgallere karşı kanunların uygulanmasında belediyeye destek verdiklerine, giderilmesi için üzerlerine düşeni yapacaklarına dair ifadeler yer almadı.
Açıklama ile HÜDA PAR, belediye yönetimini ‘sağduyu ve vicdanla’ hareket etmeye davet etti. Ancak kaldırım işgalleri sorununun sağduyu ve vicdanı da gözeterek ‘kanunların uygulanması’ ile giderilmesini istemedi.
Sağduyu ve vicdanı da gözeterek yasaların uygulanmasını istemekle, sadece sağduyu ve vicdan ile gözetilmesini istemek farklıdır.
Bu farkın risklerinin de ayırdında ve takipçisi olmak gerekiyor.
On gözlü köprüdeki işletmelere dair meselemize ve diğer her bir meselemize böyle ‘sağduyu ve vicdan’ ile çözüm bulamayız, çözümde ortaklaşamayız, ortaklaşmayı sabote ederiz.
Sadece vicdan ve sağduyu ile ilçe, kent ya da bölge ya da herhangi bir birim yönetilemez, haklar korunamaz. Yasalar, evrensel kabuller, prensipler, evrensel deneyimler, bilimsel yöntem basamakları öncelikle esas alınır ve kamu yararı için sağduyu ile vicdan da gözetilir.
Belki HÜDA PAR yaklaşan Ramazan ayı nedeniyle Diyarbakır’ın ve bölgenin hemen her yerinde kaldırımlarda, açık alanlarda çiğköfte yoğurulmasının, satılmasının, sebzesiyle birlikte servis edilmesinin belediye tarafından yasaklanmasını talep eder (halka, lokma gibi tatlıcılık da dahil edilebilir).
Hatta, belki vatandaşlara halk sağlığını tehdit eden ve açıkta hazırlanıp servis edilen bu yiyeceklerden almaması, tüketmemesi için ramazan ayı boyunca sağduyulu, vicdanlı ve hijyenik çağrılarda bulunabilir!
Hatta, açık alanda çiğköfte yoğurulmasını, servis edilmesini önlemek için, vatandaşın bunları tüketmemesi için kente uyarı afişleri asarak iftar saatlerinde bilgilendirici broşür dağıtmayı ve yüzyüze uyarı yapmayı da içeren kampanya başlatabilir.
Hatta, etli ya da etsiz çiğköfte yoğuran, paketleyen, servis edenlere de yaptıklarının halk sağlığına tehdit olabileceğini ve artık bunu yapmamaları gerektiğini yüz yüze anlatıp, ikna edebilir. O durumda HÜDA PAR’ın sağduyu ve vicdanın gözetilmesinden ne kastettiği ve ne kadar başarılı olacağı da ortaya çıkabilir.
Eğer HÜDA PAR Diyarbakır İl Başkanlığı kentin açıkta yemek hazırlama ve servisinin halk sağlığı riski taşıdığını, ciddi sorun olduğunu kabul ediyorsa bunu önlemek için tıpkı açıklamada belirtildiği gibi; ‘kaba kuvvette ve gazlı müdahalede bulunmadan’, ikna ile, pazarlık yapmadan, taviz vermeden, satıcıların (açıklamada ‘esnaf’ deniliyor) alın terine saygı göstererek, saygılı, anlayışlı ve çözüm odaklı yaklaşım sergileyebilir.
Vicdan ve sağduyu adı altında, sağlıksız ortamda ve koşullarda çiğköfte hazırlanması ve tüketilmesindeki hijyensizliğe sessiz kalmak, engel olmak için harekete geçmemek de bir çeşit duygusal ‘çökme’, istismar, popülizm, sorunu çıkmaza sokma olamaz mı?
Her ramazan ayında akıl almaz hale gelen, halk sağlığını tehdit eden çiğköftecilik ve tatlıcılık gidişatının sona erdirilmesini, mevzuata uygun hale getirilmesini yerel yönetimlerden, valilik ve kaymakamlıklardan, ilgili resmi kurumlardan ben talep ediyorum! Oruç açmaya yakın saatlerde toz içindeki kentin, taşıma su ile, kaldırım ve alanlarında çiğköfte, kebap ve diğerleri dahil yemek, salata ve ayran hazırlanmasının, servis edilmesinin dünyaya iyi örnek gibi gösterilmesine ya da ziyaretçilerin bizi böyle tanıyıp, dünyaya tanıtmasına karşıyım.
İl ve ilçe sağlık müdürlükleri bu tür konularda yetkili, görevleri arasında olsa şimdiye dek bunu gösterirdi. Ama HÜDA PAR ve İl, ilçe Sağlık Müdürlükleri açık alanlarda sıkça karşılaşılan çiğköfte, kebap, diğer yemeklerin hazırlanmasına ve yemeğin, taşıma su ile yıkanan sebzenin, tabak, çatal ve kaşığın, hazırlanan ayranın tüketilmesine karşı belki işbirliği yapabilir.
Sağlık müdürlüklerinin yönetmelikleri ile HÜDA PAR’ın sağduyu ve vicdanı gözeten yaklaşımı bir araya gelince çağdışı görüntülü, sağlıksız sokak çiğköfteciliği ve halka tatlıcılığı sona erebilir.
13 Şubat’tan sonra ‘öncelikle belediyemizin kararını destekliyoruz ama uygulamada..’ demeyen, kaldırımda ürün satanlara ‘esnaf’ diyen (esnaf zanaatkar ve küçük ticarethane sahipleri olarak anılır) HÜDA PAR’ın sağduyusu ve vicdanının çiğköftecilerle imtihanı için 30 gün, öneriyorum..
Kentte hijyensizliğe, çevre dahil her türlü kirliliğe, nezaketsizliğe, kuralsızlığa kaldırım ve tarihi alan dahil her türlü kamusal alan işgaline dirençsizlik, hatta uyum ve siyasilerin de yaklaşımı ve tutumu yani uyumu endişe verici..
Ramazan ayı Müslümanlar için mübarek olsun..
Kendine ait olmayan mülkün, arazinin, tarlanın, bahçenin, işletmenin, kamusal (kaldırım, tarihi alan, kültürel alan) alanın vs cebir ve tehdit kullanarak alınmasına, kullanılmasına çökme de deniyor…
İşyerlerinin ya da kişilerin park, kaldırım, tarihi ve kültürel alan gibi kamusal alanları sözleşmesiz biçimde kendi hesabına kullanması, kendi hakkı görmesi de elbette çökmedir, işgaldir.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi zabıta ekibi 13.02.2026 tarihinde Dağkapı’da kaldırımda meyve satanlara engel olmak için ürün ve tezgahları belediye araçlarına yüklerken arbede yaşandı ve zabıta biber gazı kullandı. Satıcılar da karara ve müdahaleye tepki olarak kasa kasa meyveyi caddeye döktü, ardından belediye binasına yöneldi. Belediye eşbaşkanları grupla toplantı yaptı ve ardından Dağkapı’da basın karşısında karşılıklı açıklamalarla, özürlerle sorunu uzlaşı ile gidereceklerini ifade ettiler. Böylece, belediye kurumsallığı, birimlerinin varlığı, yasal dayanakları, görev tanımları, yetkileri ve özerkliği, birimlerin bundan sonra alacağı kararlar, yürürlükteki yasaların uygulanması garip bir hale geldi.
Belediye eşbaşkanları öncelikle belediyeye yürüyerek görüşme talep eden bu grubu nazikçe kabul etmeyerek alınan kararı ve uygulamayı kendilerinin desteklediklerini de belirterek, arbedeyi onaylamadıklarını, üzüldüklerini, soruşturma başlatacaklarını ancak zabıtaların da işini, görevini yerine getirmeye çalıştığını, sorumluluğun zabıta amirlerinde olduğunu ve satıcıların kendileri ile değil o birim ile görüşmelerini söylemeleri gerekiyordu. Bunu yapmamaları, temizlik işleri dahil belediye kararlarının muhatabının ilgili birimler değil sadece eşbaşkanlar olduğu bilgisini ve deneyimini edindirir, öğretir, bu da birimlerin her kararının ilgilisi tarafından sorgulanmasını ve dikkate alınmamasını getirebilir. Satıcılarla Dağkapı’da basın açıklaması yapmak gerekiyorsa, bu zorunluluksa, bunun da belediye eşbaşkanı tarafından değil, zabıta yetkililerince yapılması daha uygun olabilirdi.
Kısacası, endişeli bir üzüntü ile belirtiyorum; belediye eşbaşkanı, eşbaşkanları açıkça ve net biçimde kendini, kişisel konumunu merkezileştirdi.
Kaldırımların ticari faaliyet için kullanılması görmezden gelinirse, engel olunmazsa, zaman geçtikçe satıcı orayı duygusal olarak da benimser, sahiplenir. Yürürlükte olan yasalar ve izin gerekliliği bile kentte uygulanmazsa bir süre sonra birçok açıdan içinden çıkılamaz hale gelir, gelmiş. Diyarbakır ve bölgenin hemen her il ve ilçesinde yaşanan da budur.
Budur, çünkü işgal edenler bile izinsiz, sözleşmesiz ticaret yaptıklarını, yatırımlarının riskli, güvencesiz ve yarınsız olduğunu, doğru olmadığını yani işgal ettiklerini kabul ediyor. Bilerek yasadışı ve yasaları önemsemeyerek yatırım yapan er geç yasalarla karşılaşmalıdır.
Herhangi bir vatandaş herhangi birinin kazanç elde etmesine karşı olamaz ancak kaldırım ve tarihi alanda yasal olmayan ticarete göz yumulamaz. Elbette arbede olması ve biber gazı kullanılmasını da kimse istemez, onaylamaz, ben de onaylamıyorum. Ancak kuralsızlığı da onaylamıyorum. Satıcılar da yaptıkları açıklamalarda kaldırımda satışı savunamıyor ve bu karşılıklı hassasiyeti ve özeni korumayı gerektiren önemli bir ifadedir, uygun alan tahsis edilmesini rica ediyorlar. Demokratik yöntemlerle, şeffaf, psikolojik ya da fiziki şiddet içermeden ele alınan her sorun, sorundan etkilenen her tarafın uzlaşısı ile çözüm sağlanabilir.
Zabıtalarımızın herhangi iç ya da dış etkiye, suistamale göz yummadan, mevzuata göre hareket edişlerini tebrik ve teşvik etmek gerekiyor. Olumsuz sosyal alışkanlıklarımızı ve körlüklerimizi terk etmemizde bu da bir fayda sağlayabilir.
Belediyenin kaldırım ve tarihi alan işgallerini sonlandırma kararı yerindedir ancak kararın arkasında durarak sürdürmesi de önemlidir.
Sorunlarımız sistemseldir, yapısaldır, tarihseldir, çoğunlukla popülizm kaynaklıdır.
Çocuklarımıza düşünsel ve tutum olarak sorunu görme, tanımlama ve çözme konusunda ne öğretiyoruz, neyi transfer ediyoruz? Kent hakkını öğretmediğimiz ve onlarla birlikte geliştirmediğimiz açık.
Diyarbakır’da ve bölgede mala ve kamusal alana çökmenin her türüne rastlanabiliyor.
Kırklardağı konakları, Fiskayası altına yapılan yapı, Dicle vadisinde balık üretme amaçlı oluşturulan devasa gölet, konukevi önündeki geniş alana yayılmış kürsü örnekleri ise nüfuzlu olanın yani gücü elinde bulunduranın yani yerelde ya da merkeze yaslanarak muktedir olduğunu kanıtlayanın, buna boyun eğdirenin her istediğini yapabildiğinin ilk birkaç somut kanıtıdır. Bunu kabullenen, kanıksayan toplum da göz göre göre yapılan her bir ihlale tepkisiz kalma çaresizliğini yaşıyor.
Kent konseyinin bu tür kangrenleşmiş sorunların tartışılmasında bile uygun ortam ve yöntem oluşturamadığını son toplantı ile deneyimledik.
Diyarbakır’da işletmelerin ve kişilerin kaldırım işgali dillere destandır. Kimi esnaf iş yerinin iç hacminden daha az ya da daha fazla dış hacmi kaldırımda kullanıyor.
‘Dünyanın hangi şehrinde kamusal alan ihlallerine izin veriliyor?’ sorusu değil de, ‘toplumuzda çökerek elde etme bir yöntem, bir norm olarak benimsenmiş mi, benimsetilmiş mi?’ sorusu daha yerindedir. Benimsenmesi ve üzerine gidilmemesi sosyal çöküştür, çöküntüdür!
Biz kent olarak sözleşme yaparak kaldırımları, tarihi alanları kiraya vermedik ya da satmadık, kazançtan kent hesabına pay, yüzde almadık. Bu nedenle kaldırımlardan ve kültürel alanlardan ticari olarak faydalananlar herhangi bir dayanağa sahip değil, tazminatı hak etmiyor, kent olarak borçlu da değiliz.
Kent olarak işletmelerin ya da kişilerin usulsüz ticaretine yazılı izin vermediğimiz gibi kaldırılırken ya da kaldırıldıktan sonraki ‘zararları’ için de kimseye bir taahhütte bulunmadık, tazmin etme zorunluluğumuz da yok.
Öyle bir hakkımız ve zorunluluğumuz olmasa bile, kentliler kaldırım ve tarihi alanlarda izinsiz ve dokuya aykırı ticari işletmecilere kent (ve bölge) tarihinde kente, kamusal alana karşı ortak ayıbımızı, yanlışımızı belgelemek için bir kereye mahsus olmak üzere farklı bir alan gösterilebilir, tahsis edilebilir.
Bu çalışma sadece Diyarbakır’da değil, bölgemizdeki her bir il ve ilçede eşzamanlı yapılabilir. Satıcılar da, esnaf da, vatandaş da, kent dışından gelen ziyaretçilerimiz de mağdur edilmemelidir, her kesimin hakları, onuru, konforu korunmalıdır.
Tekrar küresel odaklı sorayım; Çocuklarımıza düşünsel ve tutum olarak sorunu görme, tanımlama ve çözme konusunda ne öğretiyoruz, neyi transfer ediyoruz?
Diyarbakır kalesinin görünüşünü bozan, dokuya uygun olmayan, dikkati dağıtan, bütünlüğünü izlemeyi engelleyen her yapı ya da ek tespit edilerek kaldırılmalıdır.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, Fiskaya Sosyal Tesisleri girişindeki metal yapı, bu tesisin içinde bedene eklenen dikenli teller ve Mardinkapı ile Urfakapı arasında sur içine bakan bedende açılan Diyarbakır Hasır Evi El Sanatları Mağazasının camekanlı kapısı tarihi dokuya uygun ekler midir? Değildir!

Keçi burcunun etrafında sarılı ‘unutulmuş’ metal iskeleler de henüz iki yıllık ömrü ile kalemiz tarihine turistlerin fotoları aracılığı ile geçti.
Sosyal tesis girişindeki metal yapı, beden üzerindeki dikenli teller ve mağazanın camekanlı dış kapısı dizayn edilirken ilgili kurumların izni ve onayı ile yapılmış olmalı. Eğer böyle bir izin gerekmeden ekler yapıldıysa bu durum değişmelidir. Eğer kurumların ve kurulun izni ile yani itirazsızlığı ile yapılmışsa daha büyük sorunumuz var demektir.
İster resmi kurumun, ister özel işletmecilerin tarihi dokuya uygun olmayan ek için harcadığı para, zaman ve emek lüzumsuz bir kayıptır ve ayrıca fotolarla, videolarla dünyaya yayılmaktadır. Onlarca yıldır Hasan Paşa Hanı ile bütünleşen, Hasan Paşa Hanı’nın da tarihine dahil olan klimalar ve hortumlar gibi..
Tarihi dokuya aykırı çalışmalar yapmamak, yapılana işaret edip değiştirilmesini istemek sadece girişimcilerin, işletmecilerin değil, ilgili resmi kuruluşların ve dünyalıların da sorumluluğudur. Girişimciler tarihi dokuya eklemeler yaparken mutlaka iyi niyetlidir ancak yapılmak istenen eklerin tarihi dokuya zarar vermemesi ve dokuya görünüş uygunluğunun izni resmi kurumların ve kurulların sorumluluğundadır.
Surların içi ve dışı ile kale içindeki yapıların dış cephesi ve iç kısımları bir de tarihi dokuya uygun ekler dikkate alınarak denetlenmeli, bir durum tespiti yapılmalı, tarihi dokuya ve tarih alana uygun olmayan ekler bir an önce kaldırılmalı ve uygun olanlar yapılmalıdır. Eğer eklerin masrafı özel işletme tarafından karşılanmışsa ancak eklemeler resmi izinle yapılmışsa tarihi dokuya yeniden ancak uygun yapılacak eklemelerin masrafları da izni veren kurum ya da kurul tarafından karşılanmalıdır çünkü izni veren sorumlu ve yükümlü olmalıdır.

Sorunun ve çözümün bir muhatabı Diyarbakır Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü, Diyarbakır İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Diyarbakır Vakıflar İl Müdürlüğü, Diyarbakır Valiliği, Sur Kaymakamlığı, Büyükşehir Belediyesi, Sur Belediyesidir. Diğer muhatabı ise Diyarbakır’da yaşayan her bireydir. Diğer muhatap ise dünyanın diğer bireyleridir..
Diyarbakır’da tarihi eserlerin ve kültürel alanların korunmasına kalenin, kale dışının ve kale içi yapıların her noktasının estetik bütünlüğü de dahildir.
Kalenin ve kale içi yapılarının binlerce yıllık bir diğerine uyumlu estetiğinin ayırdına varmak, heyecan duymak ve buna saygı göstermek..