29 Ocak 2026 Perşembe
Şehirleşme Süreçleri ve Çevresel Etkileri
Bir Yudum Süt, Bir Parça Et; Medeniyetin Sessiz Mimarları - Doç.Dr. Alper Koçyiğit - Akademik Akıl
Müstehcenlik Bahsi... - Prof.Dr. Ayşegül Akbay - Akademik Akıl
Yeraltı su kaynağı olarak kar - Aziz Yağan
Sosyete
Kar yağışı ve miktarı kentimiz ve bölgemiz için yeraltı su kaynağı olarak yeni bir şans. Öncelikle bu şansın farkına varmak gerekiyor.
Dünyadaki toplam tatlı suyun yaklaşık %30’unu oluşturan ve su döngüsünde yer alan yeraltı suyu birincil tatlı su kaynağıdır. Göl ve barajlardaki seviye azalmasının sebeplerinden biri de yeraltı suyunun azalmasıdır.
Yeraltı ve yerüstü sularının tuzluluk oranı artmasın diye karla mücadelede tuzlamayı önermeyiz (çözeltisi hariç). Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi son kar yağışı ile toplamda 3 bin ton tuz kullanıldığını açıkladı. (https://www.diyarbakir.bel.tr/haberler/16786-kar.html)
Diyarbakır’da ve bölgemizde tarım ve bahçecilikle uğraşanların önemli kısmı yer altı sularını kullanıyor. ‘Çoğu’ sanayi işletmesi de yeraltı suyu kullanıyor. ‘Çoğu’ sitede de en az bir artezyen kullanıyor ve bunların bilinmesi ve sona erdirilmesi gerekiyor.
Bu tür tüketim alanları yüzünden yıllardır yeraltı sularının azaldığını, bunun bir felaket olduğunu, durdurulması gerektiğini belirtiyoruz.
Yeraltı suyunu koruyamayan yerüstü suyunu koruyamaz, yerüstü suyunu koruyamayan yeraltı suyunu koruyamaz. Biz her ikisini de koruyacak kurumsal ve toplumsal bilince, hassasiyete, politikaya pek sahip değiliz.
Yeraltı suları kıymetli bir varlıktır, sonsuz değildir, gelişi güzel kullanılamaz. Azalması ve yokluğu zincirleme problemlere yol açan bir felakettir. Mülk içinde yer alsa bile dünyanın, insanlığın ortak değeridir.
Yeraltının 10. kilometresinden itibaren yeraltı suları umumi sular kapsamındadır ve devletin hüküm ve tasarrufundadır. Kuyu dahil her türlü kaynaktan, dere ve göllerden su kullanımı da resmi izne tabidir.
Diyarbakır ve bölgede yeraltı suyunun kullanımının kimi yerde yasaklanması, kimi yerde kısıtlanması ama her bir damlasının kontrol altına alınması için yeni bir çalışma başlatılabilir. Üniversiteler dahil, ilgili resmi kurumlar ve meslek odalarının yer alacağı bir kurulla yeraltı suyunun mevcut durumu ve bundan sonraki kullanımına ilişkin çalışmalar, uygulamalar yapılabilir. Yeraltı suyunu yasadışı kullananlara cezalar ısrarla uygulanabilir.
Kısacası, bir kurul şimdi ve geleceğimiz için katı bir yeraltı (ve dolayısı ile yerüstü) suyunu değerlendirme politikası oluşturulabilir, yürütebilir. Bizler de bu kurulun bilimsel, şeffaf ve makul kararlarını ciddiyetle takip ederiz.
Yeraltı ve yerüstü sularımızın kullanımını, temiz kalmasını kontrol altına almak ve kontrol altında tutmak zorundayız.
Diyarbakır’a ve ilçelerine günlerdir olağan dışı kar yağıyor. Kentin caddeleri, sokakları karla örtülü. Yağarak yerlere yığılmaya devam eden kar hayatı yavaşlattı ve eve hapsetti. Yaya kaldırımları buzlandı. Bu sorunu çözmede, en azından dile getirmede kurumlar arasında beraberlik yok.
Diyarbakır’da kayyım zamanında kente hizmet verilmedi. İstanbul dahil bir çok kentin sorunlarını çözerek yöneten, modern sistemler getirerek de merkezi iktidarı alan bir parti, Diyarbakır’da ve bölgede hemen hemen tek yetkili kıldığı kayyımlarla bu yapılmadı, belediyecilik deneyimi aktarılmadı. Kentimiz ve bölgemiz hizmet görmedi, kayyımlara verilen istihdam ve kaynak değerlendirme yetkisi kenti yeni ve ağır krizlere sürükledi, soruşturma ve dava konusu oldu.
Mevcut yerel yönetimlerin karla mücadelesindeki hazırlıksızlığın uzun kayyım dönemine bağlanması da sorunu, sorunları çözmüyor. Yönetişim, kriz giderme böyle bir süreç değil çünkü. Hazırsızlık durumunda yaşam zorlaşabiliyor. Hazırlıklı olmanın maliyeti, kriz anındaki kayıplarla, maliyetle karşılaştırılamaz.
Kar yağışı öncesinde ilgili kurumların ayrı ayrı ve birlikte gereken hazırlığı yapmadığı, pek hazırlık da yapılmadığı, koordinasyon sağlanmadığı ortaya çıktı. Bu günleri öngörememiş olabilirler ancak kriz başladığında ne yaptıkları da önemli.
Kar küreme makineleri ve tuzlama işe yaramadı. ‘Oluşturduğu ciddi çevresel sorunlar yüzünden yollara tuz dökülmemeli!’ bile diyemedik. Tuz çözeltisi kullanılması önerisini tartışamadık.
Önceden belli olan yoğun kar yağışı günler sürdü, sürüyor ve kar yerde kaldı. Karayolları Müdürlüğü ve belediye eşgüdümlü değil, bunu yine anladık. Valilik de kar sebepli tatil duyuruları ve uyarı dışında açıklama yapmıyor. Belediye ve Karayolları Müdürlüğü sahada çalışıyor görünüyor ama belli ki yetmiyor, yetersiz kalıyor ama neden yetersiz kalındığı ve nasıl giderileceği açıklanmıyor. Birileri halktan özür dilemiyor.
Kurumlar arasında koordinasyonsuzluk varsa, buna engel olan varsa, geciktiren, işbirliğini, eşgüdümü dolaylı ya da doğrudan aksatan kurum ya da yetkili varsa bu, kamuoyu karşısında açıklıkla tartışılmalıdır. Kurumlar ve olanakları vatandaş içindir, vatandaşa hizmet içindir.
İlgili her kurum ya da ortak bir sözcü kamuoyunu her gerektiğinde bilgilendirmiyor, cadde cadde, sokak sokak planlama varsa açıklamıyor; açıklama gereği duymuyor. Kimi vatandaş da bağnazca ‘kurum’ tarafı tutuyor; halbuki yağmaya devam ederken yerde donan kar ve işleri, güncesi durmuş, yavaşlamış, risk altında bir kent var.
Bazı ağaçlar kar yüklü ve devrilme, dal kırılma tehlikesi var. Bazı mekanların çatıları çöktü. Bunlara dair uyarı açıklamaları ve önleme çalışmaları da yapılmadı. Sokakta yaşayan canlılar için elden gelen yapılıyor.
Kentin karı temizlenmiş ve temizlenmemiş cadde ve sokaklarının adlarının bilinmesi gerekiyor. Kaç aracın kaza yaptığının, vatandaşın yollarda ve araçlarda kaç saat beklediğinin, kaç kişinin hastaneye gittiğinin, kaç çatının çöktüğünün, kaç ağacın devrildiğinin, devrilme tehlikesi olduğunun kaydedilmesi gerekiyor. Kanıtlanabilir veriler önemli bir birikimdir.
Sorunların, kayıpların bir sonraki kar yağışında ya da daha farklı bir kriz döneminde tekrar yaşanmamasına dair vatandaşın beklentisi ve ısrarlı talebi olmalıdır.
Diyarbakır’ın doğal olaylara, felaketlere karşı hala hazır olmadığı bir kez daha ortaya çıktı.
‘Karayolları Müdürlükleri ve Belediyeler olarak duraksamayan yoğun kar yağışının ve soğuğun neden olduğu krizi yönetemedik, hazırlığımız şunlardı ama artık her kurum eşgüdümlü hareket edecek!’ açıklaması yapılsaydı kentlinin tolerans eşiği artabilir ve her çalışmaya gönüllü destek verilebilirdi. Ancak hizmetin olmadığı, yetersiz hizmetle övünüldüğü, hizmetsizlik için de bir başkasının suçlandığı ya da sessiz kalındığı yerde gönüllülük ve gönülsüzlük de tarafgirlik olarak anlaşılabilir ve bu toplum kesimlerini daha da gerer ve yabancılaştırır.
Bundan sonra yerdeki kar buzlanmaya sebep olacak. Önümüzdeki birkaç gün derece en az -11’lere inecek. Buzlanmanın sebep olacağı iş yerlerinin üretim, satış ve dağıtım gibi zararları; eve hapsolacak kişi sayısı, yaralanacak yaya sayısı, yaşayacağı korkular, çekeceği acılar, yollarda geçecek saatler, kaza yapan araç sayısı ve masraf kimseyi ilgilendirmeyecek. Maddi ve manevi kayıpların çetelesi tutulup resmî kurumların ödemesi istenmeyecek. Kurumların yaptıkları, yapmadıkları da ortada, çileli günler yaşayan toplum da.
Çoğu esnaf karın ilk günü çevresini temizledi ancak sonraki yağışlar yüzünden çaresiz kaldı. Sitelerin kritik yerlerindeki karın site yönetimleri ve sakinleri tarafından temizlenmemesi bile sorumluluklarda pervasızlığın yaygınlaştığının bir göstergesi olabilir. Sitelerin aidatlarından elde edilen gelirle bir kar krizi, deprem, yangın vs senaryosu oluşturulmuş mudur?
Belediye ve karayolları müdürlüğü çalışanları ve trafik polisleri ise günlerdir çile çekiyor. Bu çilenin değeri, kazanımı olması için krizlerden öğrenmek ve hazırlık yapmak gerekiyor.
Diyarbakır (ve Mardin) gibi kentlerin büyükşehir belediyesi ve karayolları müdürlüğü Erzurum, Bitlis, Muş, Ağrı gibi karla yaşayan kentlerimizden teorik destek alabilirdi. Bundan sonra bu kentlerin deneyimlerinden yararlanılabilir.
Kar herkesi etkilediği, kısıtladığı, zarar verdiği için ortak sorunumuz. Ya bir türlü ortak konumuz olamayan tarihi eser yönetimi, turizm yönetimi, vakıf mülklerinin yönetimi, temizlik yönetimi, nezaket yönetimi, kurallı yaşam yönetimi, eğitim yönetimi, raylı sistem dahil toplu taşıma yönetimi, kadın, çocuk, genç ve yaşlı hakları yönetimi, hijyen yönetimi, trafik yönetimi, fiyat ve etiket yönetimi!
Biz ne zamandan beri bu kadar çaresiz, inisiyatifsiz bir toplum olduk, biz ne ara kendi çaresizliğimizi sessizce seyreden toplum olduk, seyir toplumu olduk, nasıl bu hale geldik; çaresizlikler karşısında acizleştik, çıkış, yol, yöntem bile aramaz, aramayı bilmez olduk. Çaresizliklerimiz alışkanlığa dönüştü ve sanki esiri olduk.
Toplum, vergisinin, atanmışa ve seçilmişe verdiği yetkinin akıbetini takip eden, kararların doğruluğuna, kaynakların yerinde kullanıldığına ikna olmak isteyen bilinçli tüketici ve bilinçli seçmen tutumu geliştirmediği sürece acizlik bizim ortak kaderimiz. Katılımcı demokrasiyi, ilkeli ve dayanışmacı toplumu geliştirmek için bu çileli günler yapıcı, birleştirici dersler ve güçlü motivasyon sağlar.
(Bu yazının başlığındaki ‘Kaaar, neden yağar kar?’ sorusu Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler adlı eserinde geçen alegoridir.)
Diyarbakırlıların Diyarbakır’da ve Diyarbakır dışında iş makineleri (özellikle kepçe ve kamyonlar) varken sessizce bekliyorlarsa bu süreçten para kazanmak istiyor, toplum yararına çalışmak istemiyor olabilirler. Bu gerçekten normal. Deprem dönemi hareketliliği de demek ki başka bir ‘mesele’, başka bir ‘dayanışma’ydı.
Yerdeki buz ve kar okul bileşenlerini, iş kesimlerini, misafirleri günlerce etkileyecek gibi görünüyor. Kentçe buzda kaymamak için daha da yavaşlayacağız. Yayaların düşmesi, incinmesi, yaralanması, araç kazaları devam edecek, hastalar çaresizlik yaşayacak, işler sona erecek ya da aksayacak.
Okul içlerini kardan ve buzdan temizlemek yerinde bir uygulama ancak okul dışı alanların kar ve buz sorununu gidermeye yönelik ortak suskunluk var. Halk ile herhangi bir kurum karşı karşıya gelmemeli, getirilmemeli. Kurumlar hizmet etmek için var.
Yerdeki buzlardan kurtulmak, karı toplayıp nehir kenarına, uygun alanlara dökmek için müteahhitlerin, inşaatçıların tüm araç ve işgücü olanağını valilik ve belediyeler normal fiyattan, ‘indirimsiz’ kiralayabilir. Yakıt giderleri dahil, araç kiralama masrafı ve çalışan giderini de kentçe bir şekilde ortak ve eşit öderiz.
Belediye, kaymakamlıklar ve valilik araçlara yakıt desteği verirse toplumun payına düşen miktar da azalmış olur. Belki su ya da elektrik faturasına bir kereye mahsus gider olarak yansıtılabilir ya da bir başka çözüm bulunabilir.
Kepçe sayısının (JCB) en çok bulunduğu ilin Diyarbakır olduğu (sektörde kentimiz için ‘kepçe çöplüğü’ deniyormuş) ve saatliğinin de 2 bin lira olduğu söyleniyor. Kentteki tüm kepçeler işe koyulsa kısa sürede sorun çözülür.
Valilik, kaymakamlıklar ve belediyeler bu öneriye razı olmazsa, bir meslek odası ya da birkaç oda belki süreci üstlenebilir ve yönetebilir.
Sıradan vatandaşlardan ibaret bir toplum olarak kar sorunumuzu bu şekilde çözebiliriz. Valilik, kaymakamlıklar ve belediyelerin de bu çözümü tartışacaklarını umuyorum.
Kimseye görevini anımsatmaya, görevini hiç ya da layıkıyla yapmadığını belirtmeye gerek olmadığını, bunları tartışmanın sonraya ertelenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Birkaç günlük iş alımının maliyetini valilik, kaymakamlıklar ve belediyeler sanırım karşılayamıyor. Kar ve buzun kentten kaldırılması ve tuzluluk oranı artırılmadan yerüstü ve yeraltı sularına kazandırılması için gereken masrafın halkın cebinden çıkmasına elbette gerek yok, garip bir durum oluyor evet ama farklı bir çözümü olan esirgemesin.
Buzlanma ve kar yüzünden süren kayıpların, tedirginliğin bir an önce sona erdirilmesi gerekiyor.
Eğitim Ortamlarından Diyarbakır’a Yayılan Mutsuzluk
Türkiye’nin en mutsuz kenti Diyarbakır. On yıllardır yaşadığımız onca felaketten sonra mutlu olmamız da pek mümkün değil. Bu felaketler eğitimi de etkiledi. PISA, TIMMS, LGS, YKS, ÖSYM sonuçlarına göre eğitimde diğer bölgeleri geriden takip etmeye devam ediyoruz. Elbette sonuncu olmak önemli değil, önemli olan diğer bölgelerle bölgemiz arasındaki farkın bu kadar çok olması ve kapanmaması.
Kentimizdeki üst ve orta sosyoekonomiye sahip kesimlerin büyük çoğunluğu çocuklarını haklı olarak özel okullara göndermeye başladığından beri devlet okulları zor zamanlar yaşamaya devam ediyor.
Kentteki okullaşma ve okullulaşma sorunu halen giderilemedi. İl ve ilçe Milli Eğitim Müdürlüğü yöneticileri ise bu sorunları yıllardır gideremiyor. Diyarbakır Eğitimi İzleme ve Reform Girişimi (DİERG), sınıfların kalabalığını azaltmak için okul bahçelerine konteynır derslikler eklenmesini önerdi.
Kentteki birkaç okulda tekli eğitim devam ediyor. Bazı okullar ikili eğitim yaparken, bazı okullar en az iki okulun öğrencilerini barındırıyor. Üstelik, itiraz etmemize rağmen halen orta okul ve liselerde blok ders uygulaması yaygınca devam ediyor. Öğrencileri kesintisiz 80 dakika derste tutan bu uygulamadan idareciler, öğretmenler, kantin ve servis işletmecileri hoşnut ancak öğrenciler değil. Blok ders uygulaması, idareciler için daha az teneffüs, öğretmenler içinse okuldan birkaç on dakika daha erken ayrılmak anlamına geliyor. Diyarbakır, öğrenci yararının merkeze alınmadığı, dert edinilmediği ender kentlerdendir!
Okullaşma ve derslik açığını gidermiş yani dersliklerde standart sayıda öğrencisi olan okullar tekli eğitime geçebiliyor. O okulların birçoğu da blok ders uygulamasından vazgeçmiyor.
İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri de Diyarbakır’ın eğitimde sorunlar yaşamaya devam etmesinden rahatsız değil. Bu kurumlar Diyarbakır’da kültürel etkinlikler için harcanan fonun bir kısmı ile kentin okullaşma ve derslik eksiği giderilmesi önerisini Bakanlığa mutlaka iletmiştir. Festivallere para bulunuyor ancak okul ve derslik açığı giderilemiyor. Elbette, kültürel ve sosyal etkinlikler de diğer etkinlikler kadar önemlidir; isteyen katılır, istemeyen katılmaz. Ancak eğitimde üzerinde konuşulmayan, giderilmeyen ciddi eksikliklerimiz ve problemlerimiz var.
Evet, öğrenciler ve ebeveynler devlet okullarında (ve sorunları farklı da olsa özel okullarda da) mutlu, huzurlu değil.
Türkiye’de toplumsal sorunları tanımlama, çözme süreçleri sorunun taraflarını nadiren memnun ediyor. Bir konu ele alındığında genellikle bilimsel yöntem, etik ve hakkaniyet değil, denge faktörü etkili oluyor. Denge faktörünün yürütücü refleks olduğu sayısız durum var: FETÖ, barış imzacıları, devlet memurluğuna alımlar..
Fethullahçılar kendilerinden olmayana asla şans, alan tanımadı. Bunun ağır, trajik sonuçları bile ‘kendinden olmayana şans tanımayana şans tanımama’ ilkesini öne çıkaramadı. Kişiyi anadili, inancı, ideolojisi, varsıllığı, nüfuzu, etnisitesi, yaşam tarzı ile değil de ‘mesleğin gereği’ değerlendiren sistem hala geçerli kılınamadı.
Herhangi bir kurumda devam eden kayırmacılığın ve denge faktörünün neden olduğu hak ihlalleri, mobbingler, kalp kırıklıkları günümüzün de problemleri. Üst yapının bu sistemini toplumun ne kadar özümsediği ve pratiğe yansıttığı sorusu da oldukça kritik!
Okul öncesi, temel eğitim, lise ve üniversite öğrenimi boyunca her bir öğrencinin bireysel ilgi, yetenek ve kapasitesini ölçme ve değerlendirme yöntemleriyle ortaya koyarak bireye kendisini nazikçe kabullendirmeyi sağlayamama, yaşamı hayat boyu etkiliyor.
Türkiye’nin paradigması korkularla evriliyor ve yaşam, dönemine göre egemen olanı korkutan her neyse onunla ‘varoluşsal’ bir mücadeleye giriyor. Bu yaşantıda herhangi bir resmi kurum yöneticisi ya da çalışanı kendisini devletin, otoritenin, egemenin yerine koyabiliyor, vazife bilebiliyor, devletin güvenliğini o kurumda ‘kendince’ tesis edici bir çabaya girebiliyor.
Sınavlı ya da sınavsız atama ile bir kuruma yönetici olmuş ya da çalışanı olmuş bir birey kendini atayanlara sanki o kurumda devleti koruyan; devleti tehdit edenlere karşı bir bariyer, bir süzgeç, bir turnusol kağıdı işlevi gören pozisyonda olduğunu ispatlamak ve bunu sürdürmek isteyebilir. Korkudan beslenen bir sistemde bu ispat kendi yerini de korumayı getirebilir. Böylece hukuk, insaf sınırları belirsizleşmeye başlayabilir.
İllegal, yıkıcı, terörist yapılarla bağı olan kişiler tespit edildiğinde devletin yasaları devreye girer. Kişinin suç bağları tespit edilemediğinde ise kendilerini devletin o kurumdaki tezahürü olarak görenler ‘şüphelendikleri’ çalışanın işte kalmasını, kariyer basamaklarında yükselişini engelleyemiyorsa eğer, bu kez hak ettiği pozisyonu almasını engelleyebiliyor, alanı dışında görevlendirme yapabiliyor, pasifleştirebiliyor, mobbing uygulayabiliyor.
Her kurumu etkileyen bu cüretkar sistemden üniversiteleri koruyabildik mi? Akademisyenler sadece araştırma yapmaz, sadece lisans ve lisansüstü dersler vermez. Akademisyen, alanda başarılı olacak potansiyele sahip öğrenciyi ve liyakat sahibi araştırmacıyı fark edendir, arayıp bulandır ve alanda kalması için elinden geleni yapandır.
Lisansüstü tezlerde ve özellikle doktora sürecinde öğrenciye tezin tüm sorumluluğu sürekli anımsatılır. Tezde ve yayınlarda yapacağı herhangi bir gizli ihlalden, veri değiştirmekten uzak durması, durmazsa o ihlalin doktora sonrasında peşini bırakmayacağı belirtilir. Tez danışmanı ve tezi izleyen jüri bu titizliği hem öğrenci hem kendi isimleri için sürdürür. Hangi dergide yayın yaparsa yapsın, hangi kongrede sunarsa sunsun her bir verinin kanıtlanabilir olması şartı vurgulanır. Akademide kalsa da kalmasa da lisans ve lisansüstü mezunu öğrencinin yaşantısı boyunca kendisi ve başkaları için vereceği kararlarda da dikkatli olması beklenir. Öğretim üyesi olduktan sonra bir jüride yer aldığında konuyu titizlikle incelemesi ve kararlarını bilimsel ve etik kurallara göre vermesi istenir.
Böylece tek başına karar vereceği herhangi bir konuda ya da jüri üyesi olarak katılacağı soruşturma, görüş bildirme, bilirkişi, lisansüstü tez, akademik atama ve yükselme süreçlerinde kriterlere ve etik ilkelere uygun, insan onurunu incitmeyen kararlar verebilir. Eğer bir bilim insanı bunları ve dahasını içselleştirememişse ya da baskılarla baş edecek, geri çekilecek gücü yoksa birgün mutlaka farklı sorunlara yol açacak kararlar verebilir.
Doktora öğrenimini Hacettepe Üniversitesi’nde tamamlamış, TÜBİTAK bursu ile Amerika’da bir yıl doktora sonrası araştırma yapmış ve ODTÜ’de kısa dönem araştırmacı olarak çalışmış biri olarak şunu belirtebilirim: doktora öğrenimini tamamlamış herhangi bir bilim insanı alanında titizdir. Doktora derecesine sahip bireylerin kendi meslek alanında verdiği ya da ortak olduğu kararları dünya çapında güvenilir ve geçerli kılan da budur.
Lisansüstü programların her aşamasının, çoğu üniversitede aşırı ciddiye alınmasının ve tolerans eşiğinin düşük tutulmasının nedeni bilim tarihinin ve felsefesinin günümüzde geçerli metodolojisi ve etiğinin korunmasıdır yani bilim insanında zaten varolan bir yaşantının lisansüstü öğrencilerine devredilmesidir, devralmayı hak etmeyenin elinden o şansın alınmasıdır.
Dicle Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi eski dekanı Prof. Dr. Halil Hoşgören, liyakate dayalı akademisyen tercihini kendi anabilim dalının dışına da taşıma olanağı buldu, aldığı inisiyatifle oldukça başarılıydı ve dekanlık döneminde liyakatli bir grup daha Dicle Üniversitesi’ne dahil oldu. Hoşgören’in öğretim üyesi olmam için beni davet eden o heyecanı benim de Dicle Üniversite’sine yönümü çevirişimde etkili oldu.
Ancak özellikle 2010’lardan sonra Dicle Üniversitesi’nde karanlık ve boğucu günler başladı. Onlardan olmayana çoğunlukla kadro, araştırma olanağı verilmedi, alanımız gereği mesleki tekliflerimiz yanıtsız bırakıldı. Her alandaki baskı ve yıldırmayı öğretim elemanları bireysel karşıladı. Örneğin bir bölümde yönetimin kararlarına itiraz eden 5 akademisyen varsa, bir tek ilanla o bölüme 6 akademisyen alınıp hakimiyet sağlandı. Mobbingler ve görevde yükselen akademik ve idari personelin de başvurabileceği kadro ilanları verilmediği için çoğu personel üniversiteden ayrıldı, yalnızlaştı ya da içine kapandı.
Dicle Üniversitesi’nde bazı akademisyenler o dönem kadrosunu elde edemedi. Burada bahsedilen, anlatılmak istenen atanmama kaynaklı oluşan maddi kayıp mağduriyeti ya da psikolojik zorlanma değildir. Başvurabileceği doçentlik ya da profesörlük kadrosunu ilanlarda göremeyen akademisyenlerin aile içinde ve tüm ailenin çevreyle ilişkisinde hissettiği, hissettirilen duyguya ek olarak, akademik çevre içinde yaşadığı zorlanım ve tüm bunların neden olduğu tahribat, akademik tarihin bir başka konusudur.
Aslında o dönemlerde kadro sorunu yaşayan onlarca üniversitemiz personeli için o süreçleri anlatan bir yazıyı yıllar önce yazacaktım. Birkaç hocamıza bunu anlatınca, rektörlük bir sonraki ilanda beklenen kadrolara yer verecekse eğer yazımın buna engel olabileceği ve kadro bekleyenlerce de ilan edilmeyecek kadrolardan sorumlu tutulabileceğim ifade edildi. Evet, yazmamı destekleyici değil de beni de engelleyicilerden biri durumuna düşürecek bu yaklaşımın o süreçte beni durdurmasından halen rahatsızlık duyuyorum.
Akademisyenler hak ettikleri kadroların ilan edilmemesinin nedenini öğrenmek istediklerinde yıllarca yanıt alamadı. Bölüm başkanlığı, dekanlık, rektörlük dışında YÖK ve diğer üniversiteler ile iktidar ve muhalefete de sorunlarımız taşındı, tartışıldı. Kadro ilanında kendisine uygun pozisyonu bulamayan öğretim üyesine rektörlük YÖK’ü sorumlu gösterirken, YÖK ise ‘ilgimiz yok’ yanıtını veriyordu. Ancak son atanan rektörümüzle bu durum değişti, çoğu alanda süren ve ağırlaşmış problemler giderilmeye çalışılıyor ve geciktirilmiş kadrolara ancak özellikle birçok doçentlik ve profesörlük kadrolarına atamalar yapıldı, yapılmaya da devam ediliyor. O dönemlerde ilanlarda kendilerinin de baş vurabileceği kadroları bulamayan ve bunun sıkıntısını yaşayan hocalarımız yıllar sonra atandı, halen de araştırma yapıyor, ders veriyor, üretiyor yani olağan akademik yaşantısına devam ediyor.
Eylül 2020 tarihinden beri üniversitemiz yaklaşık 68 profesör ve 109 doçent kadrosu için ilan verdi. Üniversitemizde Edebiyat Fakültesi’nde dört yıl önce doçentlik unvanı almış ve Fen Fakültesi’nde ise dört yıldır profesörlük unvanı hakkı kazanmış iki hocamızın da başvurabileceği kadrolar umarım yakında ilan edilir.
Öğrencisi, akademisyeni, idari personeli yani üniversitenin her bir bileşeni liyakatin esas olduğunu, çalışanın kazanacağını, kadro için eşit, açık ve adil koşullarda yarışabileceğini, hak ettiği için kariyer basamaklarında doğallıkla yükseleceğini ve yükseldiği kadrosunu da almanın bir özlük hakkı olduğunu bilmek ve buna güvenmek zorundadır. Bu sağlandığında ancak, henüz yüksek lisans öğrencisiyken hocam Prof. Dr. Zeki Tez’den işittiğim ‘Bilimin önünde hiçbir şey duramaz!’ sözü hayata geçebilir.
Dicle Üniversitesi bölge ile sadece sağlık, tarım, hayvancılık, eğitim gibi birçok alanda bilgi ve birikimini paylaşmakla kalmıyor kültürel ve sosyal olarak da önemli çalışmalar yapıyor. Örneğin danışmanlığını yaptığım öğrenci topluluğu olan Dicle Üniversitesi Kolektif Tiyatro Atölyesi (DÜKTA), Gogol’ün ‘Poz’ isimli oyununu Dicle ve Şırnak Üniversiteleri işbirliği ile Şırnak’ta da Kürdce sahneledi. Bu ve sayısız çalışma ile üniversitemiz bölgemizin kültürel ve kimlik özelliklerini de normalleştirici, güçlendirici, toplumsal barışı ve güveni pekiştirici girişimlerde bulunuyor.
Dicle Üniversitesi geleneği olan, yeniden inşa etmeye çalıştığı iç demokrasisiyle şeffaf, katılımcı, öğrencisinin kulüp çalışmalarına verdiği maddi ve manevi destekle bireyselleşmesine, sivilleşmesine ve sosyalleşmesine olanak sağlayan, lisans ve lisansüstü öğrenci yetiştirme kapasitesinin güçlendiği, olanakları ölçüsünde personelini destekleyen bir üniversitedir.
Devraldığımız, bizim de korumaya ve katkıda bulunmaya çalıştığımız değerlerin verdiği özgüvenle akademik ve kurumsal kimliğimizi güçlendirmeye devam ediyoruz.