DOLAR 44,3294 0.25%
EURO 50,8898 0.16%
ALTIN 6.524,29-4,73
BITCOIN 3085769-3.42028%
İstanbul

PARÇALI BULUTLU

SABAHA KALAN SÜRE

Erkan Yüksel

Erkan Yüksel

18 Mart 2026 Çarşamba

“Değersizlik” Davranışlarımızı Nasıl Yönetir? – Prof.Dr. Erkan Yüksel – Akademik Akıl

“Değersizlik” Davranışlarımızı Nasıl Yönetir? – Prof.Dr. Erkan Yüksel – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Uzun süredir “neden insanlar böyle davranıyor?” diye düşündüğüm bir konuyu bu yazıda ele almak istedim.
Hem bireysel hayatlarımızda hem de toplumsal ilişkilerimizde, birçok şeyi anlamamıza ve açıklamamıza yardımcı olabilecek önemli bir kavram var: Değersizlik.

Niyetim kimseyi etiketlemek ya da bir şeylere teşhis koymak değil. Yalnızca değersizliğin getirdiklerine ve götürdüklerine bir ayna tutmak istiyorum. Kendimize, başkalarına ve toplumsal hayatımıza bir de bu açıdan bakmanın önemli olabileceğini düşünüyorum.

Şimdi sizden küçük bir ricam var: Belki tanıdığınız birilerini, belki de filmlerde gördüğünüz kimi karakterleri gözünüzün önüne getirin. Onların söz ve davranışlarını, sık görülen şu üç başa çıkma eğilimi, stili ya da stratejisi üzerinden değerlendirmeye çalışın.

1.Üste çıkarak gizleme (üstünlük kalkanı)

Bu stratejiyi uygulayan kişi, içindeki değersizliği, yetersizliği, eksikliği çoğu zaman haklılıkla örter.
Sürekli eleştirir.
Karşısındakini küçümseyerek rahatlar. Bazen bunu iğneleme ya da aşağılamaya kadar vardırabilir.
Hep kendini temize çıkarır; kusur onda değil, başkalarındadır.
Paraya, unvana, statüye fazlasıyla önem verir.

Görünürde “özgüvenli” gibi görünen bu kişinin içinde, başka kimsenin duymadığı şöyle bir ses yankılanır:
“Aslında kendimi yeterli hissetmiyorum; o yüzden üstün durmalıyım.”

2.Pazarlayarak gizleme (onay kalkanı)

Bazıları değersizliği beğenilme ve onayla kapatmaya çalışır.
Kendini anlatır, savunur, adeta “vitrine” çıkarır.
Kendini başkalarına beğendirmeye, sevdirmeye uğraşır.
Takdir toplamak için çabalar.
Güçlü görünmeye çalışır; çoğu zaman kendini ‘kanıtlamak’ ister.
Öte yandan çabuk ve sık öfkelenebilir; çünkü öfke bazı kişilerde “zayıflığı göstermeme” çabasına dönüşür.
İnsanları aşağılar, suçu başkalarına yükler.
“Ben” yerine “biz” deyip sorumluluğu dağıttığı da olur.

Onun içinde yankılanan cümle ise şudur:
“Ben olduğum hâlimle yetmiyorum; değerimi dışarıdan toplamam lazım.”

3.Geri çekilerek gizleme (görünmezlik kalkanı)

Bir de değersizliği “susarak”, “gizlenerek” taşıyanlar vardır.
Başkalarını kırmaktan korkar, çabuk kırılır.
İyi ve dürüst bilinmek için fazlaca çabalar.
“Hayır” diyemez.
Eleştiriden çekinir.
“Beni anlasınlar” diye uğraşır.
Takdir edilince utanır, geri çekilir, uzaklaşır.
Kalabalığın içinde bile yalnız hisseder.

Onun içinde de çoğu zaman şu cümle yankılanır:
“Görünür olursam incinirim; en güvenlisi geri çekilmek.”

Bu söz ya da davranışları hatırladınız mı?

Bazen bu üç strateji birbirine karışır. Bazen önce ilki denenir; olmazsa ikincisi… O da işe yaramazsa üçüncü strateji devreye girer.

Ama mesele bunların bir-iki kez yapılmış olması değildir. Asıl mesele, ne kadar sık tekrarlandığıdır.

Hangi strateji izlenirse izlensin, çoğu zaman ortak nokta şudur:
Kişi değer duygusunu kendi içinde bulmakta zorlandığı için dışarıdan toplamaya çalışıyordur.

Bülent Uran, En Derin Hipnozumuz: Değersizlik İnancı kitabında, değersizliğin insan davranışlarının arkasında çok güçlü bir itici güç olabildiğini anlatır.

Kitabın en temel iddiası özetle şudur:
“Değersizlik bazen ‘fazla’ davranışlarımızı (hırs, gösteriş, üstünlük) bazen de ‘eksik’ davranışlarımızı (çekilme, susma, kaçınma) besleyen derin bir inanç katmanı olabilir.”

Değersizlik inancının özünde çoğu zaman utanç, yetersizlik ve yalnızlık duyguları vardır.
Bu üçü birleştiğinde iç ses sertleşir.
İnsanın içindeki kendini değerlendirme terazisi bozulur.
Başarılar küçük, hatalar büyük görünmeye başlar.
Sevmek riskli gelebilir; yakınlık bazı kişilerde tehdit edici gibi görünebilir.

İnsan incinmemek için geri çekilir.
Ama geri çekildikçe daha az görülmeye başlar.
Görülmedikçe değersizlik duygusu güçlenir.
Ve döngü tamamlanır: İncinmemek için seçilen yol, insanı yavaş yavaş inciten bir hayata dönüşebilir.
Bu yüzden değersizlik bir anda “patlayan” bir şey değil; daha çok sinsi bir alışkanlık gibi büyüyebilir.

Örneğin bir gün birisi sizden bir şey ister.
Siz yorgunsunuzdur, vaktiniz yoktur, içiniz “hayır” demek ister.
Ama ağzınızdan “tabii, hallederim” çıkar.
Gece yatağa yatınca o cümle geri gelir: “Niye yine kabul ettim?”
Liste büyür, içte öfke birikir.
Öfke birikince bu kez kendinize kızarsınız.
İşin en acısı şudur: İnsan “iyi biri olmak” isterken, bazen kendine haksızlık yapar.

Bir başka özellik de şudur: Değersizlik çeşitli maskeler takar.

Üstelik en tehlikeli maskeler, çoğu zaman “toplumun alkışladığı” maskelerdir; çünkü bazı kişiler bunları takınca hem “iyi/başarılı” görünür, hem de içindeki kırılganlığı saklayabildiğini zanneder:

• Mükemmeliyetçilik: “Hata yaparsam değerim düşer” korkusuyla hareket edebilir.
• Aşırı çalışkanlık: “Değerimi emekle kanıtlamalıyım” duygusuyla kendini tüketmeye başlayabilir.
• Aşırı uyum: “Hayır dersem sevilmem” kaygısıyla sınırlarını zayıflatabilir.
• Görünmezlik: “Görünür olursam eleştirilirim; eleştirilirsem çökerim” düşüncesiyle geri çekilmeyi seçebilir.

Yani değersizlik tek bir davranışla değil; farklı ‘gizleme stratejileri’ ile kendini gösterir.

Bu noktada şunu da belirtmek gerekir ki, bu davranışlar çoğu zaman değersizlikle ilişkili olabilir; ancak altında yatan daha başka motivasyonlar da olabilir. Hepsinin altında her durumda değersizlik var demek, doğru değildir.

Konuyu daha iyi anlamak için örneğin masallara ve filmlere bakabiliriz.

Masallar bazen abartılı görünür. Ama tam da bu abartı, içimizdeki küçük gerçeği daha görünür kılar.

Çıplak Kral masalındaki kralı düşünün: Gerçeği duymamak için etrafına bir ‘itibar zırhı’ örer; kimsenin “yanlış” demesine izin vermez. Bu, çoğu zaman ‘üstünlük kalkanı’na çok benzer.

Pamuk Prenses’teki üvey anne, kıskançlık ve kontrol üzerinden değer kurmaya çalışır; değer duygusu içeriden değil, dışarıdaki ‘üstünlük hissi’ üzerinden kurulmaya çalışılır.

Çirkin Ördek Yavrusu ise ters uçtadır; görünmezliğe çekilir, “ben zaten bu topluluğa ait değilim” duygusuyla susar. Bu da ‘görünmezlik kalkanı’nın masaldaki en tanıdık hâlidir.

Yerli sinemada da bu stratejileri, elbette “etiketlemek” için değil, anlamak için farkedebiliriz.

Muhsin Bey’de bazı sahnelerde ‘saygınlık’ ve ‘itibar’ üzerinden kurulan mesafeyi hatırlayın: Eleştiri, kontrol ve “ben bilirim” tonu bazen ‘üstünlük kalkanı’na dönüşebilir.

Vizontele’de örneğin, aynasını elinden düşürmeyen Sezgin’in iyi niyetle susup geri çekildiği, “kimseyi kırmayayım” derken kendini görünmezleştirdiği anlar vardır; bu hâl ‘görünmezlik kalkanı’nı çok tanıdık kılar.

Kemal Sunal’ın bazı filmlerindeki Şaban tiplemesi ise çoğu kez “kabul göreyim, sevileyim” çizgisine yaslanır; bazen komiklikle, bazen uyumla, bazen rol keserek değer toplamaya çalışır. Bu da ‘onay kalkanı’nın sinemadaki daha sıcak, daha insani bir yansımasıdır.

Bu örneklerin hiçbiri “şu karakter böyledir” demek için değil. Şunu görmek için:

Değersizlik tek bir davranış değil; hikâyeden hikâyeye değişse de benzer zırhlar takan bir korunma biçimidir.

Bireyde gördüğümüz şey, toplumda kültüre dönüşür.
Bir kişinin değersizlik dili, zamanla toplumda bir “değer sistemi” gibi görünmeye başlayabilir.

Değersizlik duygusunun ve kıyasın yaygınlaştığı toplumlarda üç şey artma eğilimi gösterebilir:

1.Görünürlük yarışı artar, sahicilik azalır.
İmaj gerçeğin önüne geçer.
Paylaşım artar, derinlik azalır.
Gürültü yükselir, anlam düşer.

2.İlişkilerde incelik azalır, güç oyunları çoğalır.
Küçümseme, iğneleme, pasif-agresif dil yaygınlaşır.
Haklı çıkmak anlaşılmaktan daha değerli hâle gelir.
Güven yerine kontrol büyür.

3.Kurumlarda sessizlik kültürü yerleşir.
Fikir söylemek riskli görünür.
Hata “öğrenme” değil, “itibar kaybı” sayılır.
Eleştiri gelişim aracı olmaktan çıkar, kişilik saldırısına dönüşür.

Değersizlik çoğu zaman doğuştan gelen bir “kusur” değil; yaşantılarla öğrenilen bir inançtır. Çocuklukta yeterince görülmemek, sürekli eleştirilmek, kıyaslanmak, sevginin başarıya ya da uyuma bağlanması gibi deneyimler “Değerim koşullu” fikrini besleyebilir.

Zamanla bu inanç, utanç–yetersizlik–yalnızlık duygularıyla güçlenir; kişi kendini korumak için ya üste çıkar, ya onay arar, ya da geri çekilir.

Kısacası değersizlik, çoğu zaman bir zayıflık değil; insanın incinmemek için geliştirdiği ama sonra alışkanlığa dönüşen bir savunma biçimidir.

Toplumda değersizlik ise değer ölçüsünün “insan olmak”tan çıkıp “görünmek”e, “başarmak”a ve “güç göstermek”e bağlandığı yerlerde daha kolay güçlenir.

Sürekli kıyasın yapıldığı, hatanın ayıp sayıldığı, eleştirinin gelişim değil suçlama olarak yaşandığı, adalet ve liyakat duygusunun zedelendiği ortamlarda insanlar kendini daha aç güvende hisseder.

Güven azalınca da birçok kişi değerini içeriden kurmak yerine dışarıdan toplamaya daha çok yönelir: daha çok vitrin, daha çok gösteri, daha çok haklılık…

Kısacası değersizlik, çoğu zaman bireylerin değil; onları biçimlendiren kültürel ve kurumsal iklimin ürettiği ortak bir yaradır.

Değersizlik pek çok kılığa girebildiği için, hayatın birçok yerinde izine rastlamak mümkündür.
Ama onu gerçekten anlamak için davranışa takılıp kalmamak; davranışın ardındaki niyeti ve korkuyu yakalamak gerekir. Çünkü çoğu zaman aynı davranışın altında bambaşka bir ihtiyaç saklıdır.

Bu yüzden kendimize şu beş soruyu sormak iyi bir başlangıç olabilir. Bu sorular, içeride hangi ‘gizleme stratejisi‘nin çalıştığını daha net görmemize yardım eder:

• Bu durum karşısında içimde konuşan şey “ihtiyaç” mı, “değersizlik” mi?
• Değerimi neye bağlıyorum: başarıya mı, onaya mı, uyuma mı?
• Bu davranış beni gerçekten koruyor mu, yoksa beni küçültüyor mu?
• Şu an haklı çıkmaya mı çalışıyorum, yoksa anlaşılmaya mı?
• “Hayır” dersem ne olur diye korkuyorum?

Bazen ihtiyaç bir sınırdır, bazen bir nefes, bazen bir cümle, bazen de dinlenmek…

“Değer” dediğimiz şey her zaman büyük başarılarla gelmez; çoğu zaman insanın kendine adil ve insanca davrandığı küçük anlarda büyür.

Ben buna ‘tekâmül‘ diyorum; yani kendi payıma ‘olgunlaşma‘ diye okuyorum…
Bir gecede değişmek değil; her gün biraz daha insan olmak.

TOPLUMSAL FARKINDALIK VE DÖNÜŞÜM

Değersizlik yalnızca bireyin iç dünyasında kalmaz; zamanla bir toplumsal iklime de dönüşebilir. Bu iklimi anlamak için de şu beş soru kılavuz olabilir:

• Bu toplumda “değer” daha çok neyle ölçülüyor: insanlıkla mı, görünürlükle mi, güçle mi?
• İnsanlar fikirlerini rahatça söyleyebiliyor mu, yoksa susmak daha mı güvenli?
• Hata yapan birine yaklaşım ne: öğrenme fırsatı mı, utandırma/linç mi?
• Eleştiri burada ne işe yarıyor: geliştirmek için mi, küçültmek için mi?
• İnsanlar birbirini yükseltince mi rahatlıyor, yoksa aşağı çekince mi?

Bu sorulara verilen cevaplar çoğunlukla aynı yöne işaret ediyorsa, sorun tek tek kişilerde değil; “normal” diye kabul edilen dilde ve ilişkilerde olabilir.

İşte bu yüzden değersizlikle mücadele, yalnızca bireyin kendini toparlaması değil; birbirimizi değerli hissettiren bir iletişim kültürü kurma meselesidir.

Bu yazıda bu sorulara uzun uzun yanıt vermeyeceğim; ben asıl sizde bıraktığı yankıyı merak ediyorum. Benim asıl duymak istediğim, sizin düşünceleriniz…

Değersizlik ikliminin bir de ‘medya’ boyutu var; değer ölçülerini, kıyas kültürünü ve ‘görünürlük yarışını’ çoğu zaman medya diliyle yeniden üretiyoruz. Bunu ayrıca, ikinci bir yazıda ele almak istiyorum.

Değersizliği yenmenin ilk şartı, onu tanımak ve adını koymaktır.

Çünkü adı konan şey, artık gizli bir yazgı olmaktan çıkar; dönüştürülebilir bir alışkanlığa dönüşür.

Bilimle yol açmak bazen tam da buradan başlar: İçimizdeki “değersizlik dili”ni fark edip, yerine daha gerçekçi, daha adil ve daha insanî bir dili koymaktan…

Ve sanırım insan, gerçekten kendine değer vermeyi öğrendikçe, başkalarına da daha sahici bir değer verebilir.

Prof. Dr. Erkan Yüksel

Uran, B. (2015). En Derin Hipnozumuz: Değersizlik İnancı. Pusula.
Burns, D. D. (2020). İyi Hissetmek. Psikonet.
Bowlby, J. (2014). Bağlanma. Pinhan.

Devamını Oku

Yetişkin Çocuklar: Koca Koca İnsanlar Neden Çocuk Gibi Davranır? – Prof.Dr. Erkan Yüksel – Akademik Akıl

Yetişkin Çocuklar: Koca Koca İnsanlar Neden Çocuk Gibi Davranır? – Prof.Dr. Erkan Yüksel – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bazen yetişkinlerin aynen çocuklar gibi davrandıklarına şahit oluyor musunuz? Bazen yetişkin bir insanın ağzından çıkan sözlere hayret ediyor musunuz? Bazen insanların çocukça tavırlar takındıklarını gözlemliyor musunuz?

Mesela, şu haber başlıklarına bir bakın:

  • “Meclis’te yumruklu kavga… oturuma ara verildi.”
  • “Görüşmede tansiyon yükseldi; taraflar birbirinin üzerine yürüdü.”
  • “Tartışma arbedeye dönüştü.”
  • “Komşunun balkonuna çöp atma tartışmasında iki aile birbirine girdi”
  • “Yol vermeme yüzünden başlayan tartışmada cadde boks ringine döndü”
  • “Düğün eğlencesi faciayla bitti.”

Ve daha nicesini ekranlarda görüp “koca koca insanlar, yaşlı başlı adamlar, çocuk gibiler” dediğiniz türlü türlü olaylar, büyük büyük sözler, bir yetişkine yakışmadığınız hareketler, hal ve tavırlar…

Bu yazımda günlük hayatta pek çok yerde karşılaştığımız, haberlerde ve sosyal medyada gördüğümüz, tanıdığımız, tanımadığımız “yetişkin çocuk” örüntülerinden söz etmek istiyorum.

Elbette, bu tür başlıklar tek başına “işte bu kişi yetişkin bir çocuk” demek için yeterli değildir. Çünkü şiddet ve arbedenin arkasında dürtüsellikten toplumsal gerilime, madde kullanımından grup dinamiklerine kadar pek çok etken olabilir.

Ama bu durum bize şunu gösterir: Yetişkinler de bazı kritik anlarda duygu yönetimini kaybedip “çocuk moduna” geçebilir; bu da iletişim dilini bir anda bozabilir.

Bu yazıda kimseyi etiketlemek, teşhis koymak gibi bir niyetim, yetkim, vasfım yok. Ancak bir gazetecilik, habercilik ve iletişim bilimleri hocasıyım. Kimi zaman öğrencilerimde ve çevremde de gördüğüm bazı çocukça söz, hâl ve tavırlardan hareketle, dikkatimi çeken bazı noktaları, bu konuda okuduğum kaynaklarla birlikte sizlerle paylaşmak istiyorum.

Elimde iki önemli kitap var: Merhum Doğan Cüceloğlu’nun Yetişkin Çocuklar kitabı ve Lindsay C. Gibson’ın Olgunlaşmamış Ebeveynlerin Yetişkin Çocukları kitabı.

Önce, “yetişkin çocuk ne demek” sorusuyla başlayalım.

“Yetişkin çocuk”, yaşı büyümüş olsa da “duygusal olgunlaşma” alanlarında çocuklukta takılı kalmış kişiyi anlatan çerçeve bir kavram.

Asla “kötü niyetli biridir” demiyorum. Böyle bir şey yok.

Hatta o; fazlasıyla çalışkan, oldukça fedakâr, çeki düzenli, tam manasıyla “düzgün” bir insan gibi bile görünebilir.

Yetişkin çocukların en temel ayırt edici özelliği; kritik anlarda birden yetişkinliği bırakıp “çocuk moduna” geçmeleri…

Örneğin eleştirildiklerinde, reddedildiklerinde, yalnız kaldıklarında ya da değersiz hissettiklerinde; “duygu düzenleme becerileri” zayıfladığı için bir anda çocuklaşabiliyorlar.

Cüceloğlu yetişkin çocukları, kendi içlerinde “doldurulması güç bir boşluk taşıyan” ve mutsuzluklarının nedenini sık sık dışarıda, başkalarında arayan bir örüntüyle açıklar.

Gibson ise bu örüntünün arka planında çoğu zaman duygusal olarak olgunlaşamamış, erişilemeyen ebeveyn deneyiminin ve bunun yetişkinlikte yarattığı duygusal yalnızlık hissinin bulunduğunu vurgular.

O halde yetişkin çocuk olmak, bazılarının ilk başta akıllarına geldiği gibi “her zaman çocuk gibi davranan, gülen, eğlenen, oyun davranışları sergileyen, yaramaz, haylaz, faydasız bir kişi” anlamlarına da gelmez.

Yetişkin çocuk örüntüsü; “kendi duygu ve ihtiyaçlarını bir yetişkin gibi ifade edemeyen, içsel hislerini yönetmekte zorlanan kişi” demektir.

Buradaki mesele duygunun varlığı değil; bir yetişkinde olması beklenen duygu yönetimi, sınır, yakınlık ve sorumluluk noktalarındaki kişisel tıkanmalardır.

Aslında bu örüntüler birçok insanda hafif ya da orta düzeyde görülebilir. Daha küçük bir grupta ise işlevselliği bozacak düzeye çıkabilir. Ancak “yetişkin çocuk” örüntüsünde fark şudur: Kişi tetiklendiğinde yalnızca “biraz kırılıp geçmez”; duygu düzenleme hızla düşer, iletişim dili çocuklaşır ve bu durum ilişkide sınır, yakınlık ve sorumluluk alanlarında tekrar eden sorunlara yol açabilir. Yani mesele ara sıra çocukça davranmak değil; bunun bir tekrar eden kalıp hâline gelmesidir.

NASIL KONUŞUR?

Şimdi, filmlerde ya da çevrenizde duyduğunuz aşağıdaki cümleleri hatırlamaya çalışın.

Elbette, bunların her biri “kesin hüküm” değildir; ama çoğu zaman cümlenin altında konuşan bir ihtiyaç ya da korkudan söz edilebilir.

Siz de bu cümlelerin arkasındaki örtük duygu ya da ihtiyacı, benim yaptığım açıklama ile birlikte değerlendirin; bakalım aynı şeyleri düşünüyor muyuz?

O ne söylüyor; bunun altındaki örtük ifade nedir?

  • “Beni hiç anlamıyorsun.” → “Duygumu anlatmayı bilmiyorum.”
  • “Ben böyleyim kardeşim!” → “Değişmek korkutuyor.”
  • “Beni olduğum gibi kabul etmeyen gitsin.” → “Reddedilmekten korkuyorum; o yüzden duvar örüyorum.”
  • “Herkes bana karşı çıkıyor.” → “Kırılganım ve savunmadayım.”
  • “Ben olmasam bunlar olmazdı.” → “Kontrol edince rahatlıyorum.”
  • “El âlem ne der?” → “Utanç ve onay kaybı kaygısı beni yönetiyor.”
  • “Bir teşekkür çok mu zor?” → “Görülmeye ihtiyacım var.”
  • “Benim de canım var!” → “Sınır koyamadım, biriktirdim ve taştım.”
  • “Ben kimseye yük olmam.” → “İhtiyaç göstermekten utanıyorum.”
  • “Kimse kimseyi düşünmüyor.” → “İhtiyaçlarım görünmüyor, kırgınım.”
  • “Kimseye güven olmuyor.” → “Güvende hissetmiyorum; kontrol etmeye çalışıyorum.”
  • “Sensiz yapamam.” → “Yalnız kalınca dağılıyorum.”

Hayır, hayır; hemen okuyup geçmeyin. Lütfen, bir kez daha göz gezdirin. Ve sonra da aşağıdaki davranışları biraz daha geniş zaman ayırarak düşünün.

DAVRANIŞLAR NE DER?

Aşağıda bazı davranış örneklerini ve bunların altındaki olası örtük ifadenin ne olabileceğini sıraladım. Yine bunların bir teşhis olmadığını; ama sık görülen alt anlamlar olduklarını belirtmek isterim. Bunları birer “ipucu” olarak değerlendirmek uygun olabilir.

Hangi davranışın örtük anlamı ne olabilir?

  • Her şeyi üstlenip “ben yaparım” diye koşmak → “Değerimi işe yararlıkla ispatlıyorum.”
  • Sürekli fedakârlık yapıp karşılık beklemek → “Sevilmeyi hak etmek için bedel ödüyorum.”
  • Yardım istemeyip sonra ‘Kimse yanımda değil’ demek → “İhtiyaç göstermekten utanıyorum; görülmeyi bekliyorum.”
  • Sevilmediğini düşününce dramatik mesajlar/ima paylaşımları → “Doğrudan istemek zor; dolaylı çağrı yapıyorum.”
  • Aşırı ‘güçlü’ görünmek, duyguları saklamak → “İçimdeki incinmeyi saklıyorum.”
  • Aşırı alay/taşlama ile iletişim kurmak → “Kırılganlığımı göstermeye cesaret edemiyorum.”
  • ‘Hayır’ diyemeyip biriktirip patlamak → “Sınır koymayı bilmiyorum; öfkeyle telafi ediyorum.”
  • Küsmek, konuşmayı kesmek, ortadan kaybolmak → “Duygumu anlatamıyorum; cezayla korumaya çalışıyorum.”
  • En küçük pürüzde ilişkiyi bitirmekle tehdit etmek → “Terk edilmekten korkuyorum; önce ben keseyim istiyorum.”
  • Bir gün ‘sensiz yapamam’, ertesi gün ‘boğuluyorum’ demek → “Yakınlık ihtiyacı ile yakınlık korkusu çatışıyor.”
  • Duygu konuşulunca konuyu şakaya vurmak → “Yakınlık beni korkutuyor; ciddiyeti kaçırıyorum.”
  • Sınır yerine duvar örmek: ‘Bir daha asla!’ → “Kırılmamak için ilişkiyi kesiyorum.”
  • Eleştiri gelince bir anda ses yükseltmek / sertleşmek → “Değersiz hissettim; savunmaya geçtim.”
  • Sürekli açıklama istemek: ‘Neden geç yazdın? Kiminlesin?’ → “Güvende değilim; kontrol ederek sakinleşiyorum.”
  • Telefon kontrol etme / sosyal medya takibiyle rahatlama → “Kaygım yüksek; güven yerine denetim seçiyorum.”
  • Tartışmayı ‘haklılık savaşı’na çevirmek → “Anlaşılmak yerine haklı çıkarsam güvende hissederim.”
  • Geçmiş defterleri sık açmak, eski hataları stoklamak → “Şimdiye güvenemiyorum; kanıt biriktiriyorum.”
  • Sürekli ‘ben demiştim’ diyerek üstünlük kurmak → “Belirsizlik beni çok geriyor; kontrolle rahatlıyorum.”
  • Kendi hatasını kabul etmek yerine suçu hemen dışarı atmak → “Utançla baş edemiyorum; kendimi koruyorum.”
  • ‘El âlem’ üzerinden karar vermek → “Onay kaybedersem varlığım tehditte gibi.”

Peki, bütün bu söz ve davranışların ortak paydası nedir?

Ortak paydada çoğu zaman şu görülür: Kişinin duygu yönetimi zayıfladığında ve ihtiyaç dilini kuramadığında, iletişim hızla bozulur.

Çünkü duygular iyi yönetilemediğinde insan, “ne hissettiğini” ve “neye ihtiyacı olduğunu” netleştirmek yerine, çoğu zaman ya savunmaya geçer ya da saldırıya

İşte o anda dil de değişir: “Ben şu an kırıldım” demek yerine “Sen zaten böylesin” denir. “Biraz yalnız kaldım, desteğe ihtiyacım var” demek yerine “Kimse kimseyi düşünmüyor” diye genellenir.

Yani mesele çoğu zaman “kötü niyet” değil; duygunun taşıdığı mesajı yetişkince ifade edememek ve ihtiyacı doğru cümlelerle kuramamaktır.

Bu nedenle iletişim, çözüm üreten bir köprü olmaktan çıkar; haklılık savaşı, sitem biriktirme, küslük ya da kontrol davranışlarının sahasına dönüşür.

Literatürde bu örüntülerin arka planında, genellikle birbirini besleyen birkaç temel başlıktan söz edilir:

  • Duygusal ihmal (çocuğun görülmemesi, duygusunun karşılık bulmaması),
  • Bağlanma sorunları (yakınlık ihtiyacı ile yakınlık korkusu arasında savrulma),
  • Duygu düzenleme güçlüğü (tetiklenince kendini yatıştıramama),
  • Utanç eğilimi (hata yaptım değil “ben hatalıyım” duygusu) gibi ölçülebilir değişkenlerin bileşimi…

Bunlar bir araya geldiğinde kişi, yetişkinlikte bile ilişkiler içinde “kendini güvende tutmak” için ya aşırı kontrol eder, ya aşırı fedakârlık yapar, ya da duvar örer.

Dışarıdan bakınca “inat”, “kibir”, “sertlik” gibi görünen şeylerin altında çoğu zaman kırılganlık, değersizlik ve görülme ihtiyacı yatar.

Cüceloğlu’nun kitabı, bize içimizdeki dengeyi “iç çocuk–iç ebeveyn” diliyle daha iyi görmeyi öğretir.

İç çocuğun duyguları, ihtiyaçları ve canlılığı; iç ebeveynin kuralları, yargıları ve “olması gereken”leri…

Bu iki taraf arasında sağlıklı bir bağ kurulmadığında, iç dünyada ya baskı ya da taşkınlık görülür; bu da dışarıdaki ilişkilerimize yansır.

Kısacası Cüceloğlu, sorunu yalnız davranışta değil, davranışın beslendiği iç dengede aramamızı sağlar.

Gibson ise, özellikle duygusal olarak olgunlaşmamış ebeveyn deneyiminin yetişkinlikte bıraktığı izleri ve “duygusal yalnızlığın” nasıl bir hayat kurduğunu anlatır.

Çocukken duyguları görülmeyen kişi, yetişkinken de çoğu zaman aynı boşluğu taşır; “anlaşılmak” ister ama bunu doğrudan isteyemez, çünkü istemek ona “riskli” gelir.

Bu nedenle bazı insanlar ilişkiyi kurtarmak için aşırı uyum sağlar; bazıları ise incinmemek için mesafe koyar.

(Çocuk yetiştiren yetişkinler için bu kitabı ayrıca parantez içinde tavsiye etmek isterim; çünkü ebeveynliğin “niyetten” çok “duygusal erişilebilirlik” meselesi olduğunu güçlü biçimde hatırlatıyor.)

Bu yazıda şimdilik “yetişkin çocuk” örüntüsünü tanımak ve hepimiz için küçük bir farkındalık alanı açmak istedim.

Değerli ve sabırsız okuyucuların “Peki çözüm ne, bu durum nasıl aşılır?” sorusunu duyar gibiyim. Haklısınız; çözüm kısmı en az tanım kadar önemli. Bu nedenle bir sonraki yazıda, duygu yönetimini güçlendirme, ihtiyaç dilini kurma, sınır çizme ve olgun insan tutumunu geliştirme başlıklarına, olabildiğince net ve uygulanabilir adımlarla odaklanacağım.

Bu hafta sizden tek ricam var: Başkalarını etiketlemek yerine, önce kendimize dönüp bakalım.

Acaba biz hangi anlarda “çocuk moduna” kayıyoruz? Eleştiri mi, yalnızlık mı, değersizlik hissi mi, kontrol kaybı mı? Hangi cümlelerle, hangi davranışlarla ortaya çıkıyor? Bunları fark etmeye çalışalım.

Bu arada kişisel gözlem ve görüşlerinizi benimle paylaşırsanız, bu konuda daha sonra yazacağım akademik makale için çok anlamlı bir katkı sağlamış olursunuz.

Teşekkür ederim.

Prof. Dr. Erkan Yüksel

Devamını Oku

Çocukça Tepkileri Bırakıp Nasıl Olgunlaşırız? – Prof.Dr. Erkan Yüksel – Akademik Akıl

Çocukça Tepkileri Bırakıp Nasıl Olgunlaşırız? – Prof.Dr. Erkan Yüksel – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Fıkrayı bilirsiniz; ama ben bugünlük biraz değiştireyim.
Efendim… bunu Nasreddin Hoca’ya “yakıştırmak” için değil; bugün ekranlarda sık gördüğümüz o çocuk modunu daha görünür kılmak için yapıyorum.

Tarlada çalışırken davul sesini duyan Nasreddin Hoca, düğün evine gider ama kimse ona “buyur” etmez.
Bunun üzerine Hoca öfkelenir, etrafına bağırıp çağırmaya başlar: “Siz benim kim olduğumu bilmiyor musunuz?” diye haykırır.
Etraftan biri “Ayıp oluyor ama Hocam…” diyecek olur; o da ağzının payını alır.
Düğünün keyfi kaçar. Hoca küser ve söylene söylene evine gider.

Tabii, fıkranın aslı böyle değil; ama bu hâli de sanıyorum bize hiç yabancı gelmez.
Çünkü televizyon ekranlarında, sosyal medyada, hatta bazen evimizin içinde bile benzer sahnelerle karşılaşırız.
Şöyle bir düşünün: Bazen bir yetişkinin, birkaç saniye içinde nasıl “çocuklaşıverdiğine” siz de şaşırmıyor musunuz?

Bu haftaki yazımda, geçen hafta kaldığımız yerden devam edeceğim.
Geçen hafta, yetişkinlerin nasıl ve neden bir çocuk gibi davranabildiklerini konu almıştık.
Bu yazıda ise, bu durumun farkına varmak ve ‘yetişkin kalabilmenin’ yollarından söz etmek istiyorum.

Fıkrada da anlatmaya çalıştığım gibi; insanlar görülmek ister, değerli hissetmek ister, önemsenmek ister, sözünün dinlenmesini ister.
Ama bu ihtiyaçlar karşılanmadığında, içlerindeki çocuk bir anda direksiyonu ele geçiriverir.
Ses yükselir; gurur kabarır; kontrol bozulur… Ya kavga eder ya küser, gider.

Olgunluk”, bir anlamda ihtiyaçlarımızı çocuk diliyle değil; yetişkin diliyle söyleyebilmektir.
Hepimiz insanız; hepimizin ihtiyaçları var ve bu ihtiyaçlarımızın karşılanmadığı pek çok durum olur.
Ama aynı durum karşısında hepimiz aynı tepkiyi vermeyiz. Çoğumuz zaman zaman tetikleniriz; saniyeler içinde içimizde bir şeyler hareketlenir.

Transaksiyonel analiz (Eric Berne) bize şunu söyler: Mecazi olarak ifade edersek, içimizde direksiyona talip olan üç “benlik hâli” vardır: ebeveyn benlik hâli, çocuk benlik hâli ve yetişkin benlik hâli.
Tetiklendiğimiz anlarda direksiyonu çocuk benlik hâline kaptırdığımızda, bir anda ve çoğu zaman farkına bile varmadan “çocukça” tepkiler veririz.

Olgunlaşmak; böyle anlarda duygularımızı bastırmadan ama onlara teslim de olmadan, direksiyonu geri alabilmektir.
İçimizde uyanan duygunun ne olduğunu fark ettiğimizde, asıl ihtiyacımızın ne olduğunu görebildiğimizde, sınırlarımızı doğru yerden çizebildiğimizde; konuşabilen bir yetişkin olabilmek için gereken yetkinliklere de sahip oluruz.

Tetiklendiğimiz anlarda şu dört adımı uygulamak, bizi yetişkinliğe geri döndürebilir.
Biraz sade, biraz pratik… Hani bazı cümleler vardır ya, insanın cebinde dursun istersiniz; işte öyle.

Bizi tetikleyen durumlar karşısında çocuk benlik hâlimiz tepkisel ve dürtüsel davranmak ister.
Savaşmayı, kaçmayı ya da donup kalmayı seçebilir.
Bu yüzden olgunluk bazen tek bir kelimeyle başlar: Dur.

Herhangi bir durumda hemen tepki göstermemek, yetişkinliğin ilk adımıdır.
Uyarladığım Nasreddin Hoca fıkrasında, kimsenin kendisini ciddiye almadığını gören Hoca “değersizlik” duygusuyla tetiklenmiş; hesabı bağırarak sormayı, kavga etmeyi, sonra da küsüp gitmeyi seçmiştir.

Oysa fıkranın orijinalinde Hoca, gördüğü durum karşısında kimseye bağırıp çağırmadan evine döner, üstünü değiştirir ve tekrar düğün evine gider.
Yani ilk tepkisini büyütmek yerine, durumu sakince okur ve “mesele kişi mi, kürk mü?” sorusunu zekice ortaya koyar.

Burada önemli bir ayrım var:
Olgunluk, pasiflik ya da hiçbir şey yapmamak değildir.
Olgunluk; duygu, düşünce ve davranışlarını, dolayısıyla kendini yönetebilme ustalığıdır.

Duygular… Kelime dağarcığımızın belki de en sınırlı kaldığı alanlardan biridir.
Kendi duygularımızın farkına varmak ve onları adlandırmakta çoğu zaman zorlanırız; hatta bazen duygularımızın farkında bile olmayız.

Belki de onları ifade etmenin hoş karşılanmadığı, kimi zaman küçümsendiği bir kültürel iklimde büyüdük.
Oysa hissettiğimiz duyguyu adlandırmak bizi küçültmez; aksine bir insan olarak duygularımızı ve kendimizi daha iyi anlamamızı sağlar.
Duygu belirsizse büyür; tanımlanırsa sakinleşir.

Bunun en pratik yolu kendimize şu soruyu sormaktır:
“Şu anda ben ne hissediyorum?”

Örneğin birkaç kelimeyle hissettiğimiz şeyin adını koyabiliriz:
“Kırıldım… kızdım… kaygılandım… korktum… şaşırdım… utandım… üzüldüm… tiksindim…”

Nasreddin Hoca kendi kendine şöyle diyebilseydi, belki de tartışma daha baştan sönümlenirdi:
“Şu an kırıldım. İlgi görmediğimi düşündüm. Bu bende değersizlik hissi uyandırdı.”

Çünkü biz insan olarak önce kendimizi anlarız; sonra başkasını anlamaya daha yakın oluruz.
Kendi hissettiğimiz şeyin adını koyamazsak, başkalarının ne hissettiğini nasıl anlarız?
Düğüne eğlenmek için gelen insanların keyfini, neşesini, mutluluğunu neden kaçıralım… değil mi?

Birçok tartışmanın altında aslında bir ihtiyaç vardır; ama biz o ihtiyacı doğrudan fark etmeyiz ya da dile getiremeyiz.
Onun yerine suçlarız, ima ederiz, sitem ederiz, kontrol etmeye çalışırız.

Oysa olgunluk, ihtiyaçlarımızı yetişkin diliyle ifade edebilmeyi gerektirir.
Önce kendimize şunu sorabiliriz:
“Şu anda benim asıl ihtiyacım olan şey ne?”

Örneğin Nasreddin Hoca’nın ihtiyacı belki de şunlardı:
“Görülmeye ihtiyacım var.”
“Saygı görmek istiyorum.”
“Anlaşılmak istiyorum.”
“Değerli hissetmek istiyorum.”

İhtiyacını tanımlayabilen kişi, ne istediğini de daha net görür.
İçten içe hınç, dıştan alay, patlama ya da saklanma gibi tepkiler vermek yerine; duygu ve ihtiyacını cümlelere dönüştürebilir.

Örneğin Hoca şöyle diyebilirdi:
“Kimse buyur etmeyince kırıldım. Kendimi değersiz hissettim. Sözümün ve varlığımın dikkate alınmasına ihtiyacım var.”

Bazı anlayışlarda “ihtiyaç” kelimesi zayıflık gibi okunur.
Oysa ihtiyaçlarımızın olması, insan olmamızın doğal sonucudur.
Bir arada yaşamamızın temel nedeni de dayanışma içinde daha iyi bir hayat kurabilme ihtimalidir.

Kimseye minnet etmemek adına kimseye ihtiyaç söylememek; çoğu zaman bağlarımızı zayıflatır. Bu da bize, reddedilmekten ya da karşılık görememekten çekindiğimizi düşündürebilir.
İhtiyaç söylemek zayıflık değil; aslında olgunluktur.

Bizim toplumumuzda en çok gözlemlediğim meselelerden biri, sınır ve sorumluluk çizgilerinin zaman zaman birbirine karışmasıdır.
Kimin nerede başlayıp nerede bittiği, kimin hangi sorumluluğu taşıdığı netleşmediğinde; ilişkiler de kolayca gerilir.

Sınır, ilişkilere duvar örmek değildir.
Sınır, daha çok ilişkiyi korumak için bir çerçeve çizmektir.

Çocuk modumuz duvar örer:
“Ben gidiyorum!” “Bir daha asla!” “Bitti!” “Buraya kadarmış!”

Yetişkin modumuz ise sınır çizer; kaçmak yerine yönetir:
“Böyle konuşulursa bu konuşmayı sürdüremem.”
“Ses yükselirse ara vereceğim.”
“Şu an hazır değilim; akşam konuşalım.”
“Bu benim sınırım; bunu kabul etmiyorum.”

Sınır koymak, sertleşmek değildir.
Sınır koymak; hem kendini hem ilişkiyi koruyabilmektir.

ÇOCUKÇA CÜMLEDEN OLGUN CÜMLEYE

Çocukça tepki çoğu zaman kurduğumuz cümleyle başlar.
Cümle değişince, ilişki de değişir.

  • “Beni hiç anlamıyorsun.” → “Anlaşılmadığımı hissediyorum; beni 5 dakika dinler misin?”
  • “Ben böyleyim!” → “Değişmek zor geliyor ama denemek istiyorum.”
  • “El âlem ne der?” → “Önce kendi değerime bakacağım; başkalarının onayıyla yaşayamayacağım.”
  • “Kimseye güven olmuyor.” → “Güvenmek zor geliyor; bunu birlikte konuşup netleştirelim.”
  • “Benim de canım var!” → “Sınır koyamadım; bundan sonra bunu şöyle yapacağım…”
  • “Sen hep böylesin!” → “Bu davranış beni çok zorluyor; bunu birlikte nasıl değiştirebiliriz?”
  • “Madem öyle, ben de…” → “Şu an kızgınım; sakinleşip konuşmak istiyorum.”

Bu küçük çeviriler, bir anda “çocuk modundan” tekrar “yetişkin moduna” dönüşün anahtarlarıdır.

“Olgun insan kimdir; ne yapar, ne yapmaz?” sorusunu geçen dönem ara sınavda öğrencilerime sormuştum. Bir yazımda da bunu konu almıştım. Burada yeri geldiği için kısaca tekrar edeyim.

Olgun insan duygusuz değildir.
Olgun insan “haksızlığa ses çıkarmaz” da değildir.

Olgun insan şudur:

  • Duygularını bastırmaz; düzenler.
  • Haklı çıkmayı değil, ilişkiyi önemser.
  • İma etmez; ihtiyacını söyler.
  • Sınır çizer ama bağı koparmaz.
  • Eleştiriyi saldırı değil, veri gibi dinlemeye çalışır.
  • “Bu benim duygum” diyerek sorumluluk alır.
  • Gerekirse onarım yapar: “Bunu yanlış söyledim, düzeltiyorum.”

Çocuk modu, işine gelince “Ben böyleyim!” der; “Benim adım Hıdır, elimden gelen budur” diyerek kendini değişimden muaf tutar.
Ama işine gelmeyince başkasından hemen değişmesini ister ve bunu bekler.
İşine gelince “El âlem ne der?” diyerek onayın peşine düşer.
Ama işine gelmeyince “Kimse beni anlamıyor” diyerek kırılır.

Olgunluk ise tutarlılık ister.
Olgunluk bir “karakter etiketi” değil; bir “alışkanlıklar seti”dir.
Ve alışkanlıklar, emekle değişir.

Öyle değil mi ya; “sevgi emektir.”

Bağırıp çağırmak, küsüp gitmek ya da “Ye kürküm ye” demek aslında en kolay olandır.
Çünkü o, suçu dışarıya atar: “Beni kürkümle ağırladılar!”

Olgunluk ise daha zor ama daha saygılı, güvenli ve sağlam bir yol seçer:
“Ben şu an ne hissediyorum, neye ihtiyacım var ve bunu nasıl söylemeliyim?”

Bu yazıyı kimseyi eleştirmek, yargılamak ya da suçlamak için yazmadım.
Bütün çabam; “daha etkili iletişim ve daha iyi ilişkiler” adına, elimden gelebildiğince bir şeyler yapabilmek.
Çünkü şöyle düşünüyorum:

“Bilimle yol aç, eğitimle el ver, rehberlikle iz bırak ve her adımda bireye ve topluma değer kat…”

Prof. Dr. Erkan Yüksel

Devamını Oku

Bir Cümle Bir Hayatı Kurtarabilir mi? – Prof.Dr. Erkan Yüksel – Akademik Akıl

Bir Cümle Bir Hayatı Kurtarabilir mi? – Prof.Dr. Erkan Yüksel – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Narkorehber Eğitimcilerinin Eğitimi’nin ardından…

Dün Ankara Elmadağ’da, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bağlı Şehit Mustafa Büyükpoyraz Koruma Eğitim Akademisi’nde; Türkiye’nin dört bir yanından gelen narkotik birimlerinin temsilcileriyle bir araya geldim. “Narkorehber Eğitimcilerinin Eğitimi” programında “Etkili Sunum Teknikleri” başlıklı bir eğitim verdim.

Eğitimde; hazırlık, içerik kurgusu, hedef kitleye göre dil, ses–vurgu kullanımı, heyecan ve kaygı yönetimi, zamanın doğru kullanımı, bağ kurma ve güven oluşturma, ekran–teknoloji kullanımı, beden dili, zor/duygusal sorulara yaklaşım, “zor dinleyici”yle çalışma, olumlu–olumsuz davranış örüntüleri, kurumsal dilin tutarlılığı, kötü sunumun ayırt edici özellikleri ve sunum sonrası yapılacaklar üzerinde durdum.

Özellikle insanlarla bağ kurmak, güven oluşturmak, bilgi vermek kadar “yanınızdayım” demek ve geri bildirimleri dikkatle işlemek konularını öne çıkardım. Temel ifadelerin, sloganların yerleşmesi için tekrarın önemini vurguladım.

Konuya ilişkin teknik ayrıntılara, aşağıdaki bağlantılardan erişebilirsiniz. Bu yazıda ise daha çok toplantıya ilişkin duygu ve düşüncelerimi paylaşmak istiyorum…

Buluşmanın en renkli yanı; on yılı aşkın süredir sahada anlatım yapan emniyet görevlilerinin paylaştığı tecrübeler, ilk kez bu eğitimi alanların canlı soruları ve kuşaklar arasında salonda kurulan köprüydü.

Teknik bilgi kadar sahadaki gerçek senaryoları duymak; özellikle yeni başlayanlar için güçlü bir öğrenme fırsatı oldu. Ben de bu paylaşımlardan kendi adıma önemli çıkarımlar edindim.

Toplantıda, bir gencin kaderini etkileyebilecek konuşmaların, bir anne-babanın elini güçlendirecek buluşmaların ve kurum–toplum arasında güven bağlarını güçlendirecek iletişim tekniklerini etkileşimli biçimde inşa etmeye çalıştık.

Çok samimi bir şey söylemek istiyorum: Daha bu toplantının davetini aldığım andan itibaren eğitime katılan tüm emniyet görevlilerini, uyuşturucuyla mücadeleye toplumsal katkı sağlayan çok kıymetli birer eğitim neferi olarak gördüm.

Çünkü onlar, gittikleri her salona bilgiyle birlikte umut götüren birer ışık;

Çünkü onlar; gençlere, annelere, babalara, muhtarlara, öğretmenlere, “yalnız değilsiniz, yanınızdayız” diyen devletin sıcak eli,

Çünkü onlar; yargısız bir şekilde insanları dinleyen, doğru bir şekilde onları yönlendiren ve ihtiyaç anında ulaşılabilen güvenilir destek sağlayıcılar,

Çünkü onlar, uyuşturucuyla mücadelenin sahadaki koruyucu, kollayıcı, bilgilendirici ve bilinçlendirici emniyet güçleri.

Dolayısıyla onlarla birlikte olmak benim için büyük bir öneme sahip.

Bunun bir nedeni de başlıktaki soru…

“Bir cümle bir hayatı kurtarabilir mi?” Konu uyuşturucuyla mücadeleyse, “evet“.

Bazen tek bir cümle bir genci “ilk teklif” anında ayakta tutar:

  • Hayır.
  • Bir kere denemek de risktir.
  • Bunu satan, seni önemsemez.
  • Uzak dur.

Bazen tek bir cümle, ebeveynlere/öğretmenlere/mahallenin paydaşlarına kapı aralar:

  • Şüpheniz varsa ertelemeyin; bize ulaşın.
  • Bildirim yolları gizli ve güvenlidir.
  • Her zaman yanınızdayız; yardım etmeye hazırız.

Doğru anda, doğru tonda kurulan bu cümleler bir yaşamın yönünü gerçekten değiştirebilir.

Buradaki kilit nokta ise kurulan bağdır.

Bilgi etki eder; bağ dönüştürür. Bağ yoksa en güçlü veri bile hedefe ulaşmaz. Çünkü gönlüne giremediğinin aklına giremezsin.”

Bu mücadelede hep beraber bağ kurmamız gerekiyor. Bu mücadele ne sadece emniyetin, ne yalnızca okulun, ne de tek başına ailelerin omuzlayabileceği bir mesele değil. Hepimize ayrı ayrı görevler düşüyor.

Emniyet güçlerimiz üretim, tedarik, bilgilendirme ve eğitim gibi pek çok noktada görevlerini yerine getiriyor. Okullarda öğretmenlerimiz, mahallelerde aileler, yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşlarımız, din adamlarımız bu bilgi ve eğitimlerden faydalanarak üzerlerine düşenleri yapıyor.

Medyanın hem eleştirildiği hem de katkı sağladığı kimi noktalardan söz edebiliriz ama kantarın topuzu şimdilik eleştirilerden yöne biraz daha ağır basıyor.

Şimdi yapılması gereken mahalle buluşmaları, ebeveyn atölyeleri, gençlerle mikro oturumlar, güvenli bildirim hatlarının görünür kılınması…

Öte yandan medya içeriklerine ilişkin eleştiri ve şikayetlerin dinlenmesi, bireysel ve toplumsal düzeyde medya ve sağlık okuryazarlığı düzeyimizin etkin eğitim çabalarıyla daha ileri seviyelere ulaştırılması…

Böylece bireysel ve toplumsal direncimizin artması…

Daha güzel yarınların inşasına katkı sağlayan; başta Emniyet Genel Müdürlüğü olmak üzere, eğitim programından sorumlu Başkomiser Duygu Karaaslan’a samimi katkı ve önderliği için; emniyet görevlileri Ömer Can ve Ali Sergen Alper’e yakın ilgi ve destekleri için; Doç. Dr. Şafak Şahiner’e de Bilim Kurulu üyesi olarak aracılığı ve katkıları için içtenlikle teşekkür ederim.

Bu çabanın içinde benim de küçücük bir katkım varsa, ne mutlu.

Biliyorum ki güvenli toplum, doğru bilgi ve güçlü bağlarla inşa edilir; aynı cümleyi kurup aynı hedefe yürüdüğümüzde yol kısalır.

“Bilimle yol aç, eğitimle el ver, rehberlikle iz bırak ve her adımda bireye ve topluma değer kat…”
Dünkü buluşmada yaptığımız tam olarak buydu: Bilimle yolu görünür kıldık, eğitimle eli uzattık, rehberlikle iz bıraktık.

Şimdi bu izi sahada çoğaltma zamanı.

Kolaylıklar ve başarılar diliyorum.

Prof. Dr. Erkan Yüksel

Devamını Oku

“Ye Kürküm Ye”: Hoca’nın Yanılgısı Acaba Nerede? – Prof.Dr. Erkan Yüksel – Akademik Akıl

“Ye Kürküm Ye”: Hoca’nın Yanılgısı Acaba Nerede? – Prof.Dr. Erkan Yüksel – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Nasreddin Hoca’nın “Ye kürküm ye” fıkrasını bilirsiniz. Hoca, tarladan çıkıp düğün evine gider, kimse yüzüne bakmaz. Eve gidip kürkünü giyer gelir, herkes sofrasına ‘buyur’ eder. Hoca da ‘rağbet kürke’ diye hayıflanır.

Bu nükteli hikâye bize, insanların dış görünüşe verdiği önemi anlatır. Etkili İletişim Teknikleri dersinde bunu söyler ve sorarım:

Peki, burada Hoca haklı mı; haksız mı? Nerede doğru, nerede yanlış?

Aslında, iletişim ve psikoloji literatürü Hoca’nın ilk izlenime ilişkin söylediklerini doğrular. Yeni tanıştığımız birine dair ilk kanaatimiz, onu gördüğümüz ilk birkaç saniye içinde oluşur.

Kıyafetimiz, duruşumuz, ses tonumuz, dakikliğimiz…

Tüm bunlar, karşımızdakinin zihninde bir “kitabın kapağı“nı oluşturur. Kapak güzelse, kitabı okumaya değer buluruz.

Peki, Hoca’nın yanılgısı nerede?

Yanılgı, kapaktan sonrasını tamamen görmezden gelmekte değil; kapağa takılıp kalmakta. Oysa asıl mesele, kitabın içinde ne anlattığı…

Sofraya buyur edildikten sonraki halimiz, tavrımız, sohbetimiz…

Güzel bir söz, tam da bu noktaya işaret eder: “Kişi kıyafetiyle karşılanır, ilmiyle ağırlanır.

Buradaki “ilim” akademik unvan değil, “hayat bilgisi“dir. Bildiğinin sınırını bilmek, bilmediğine “bilmiyorum” diyebilmek, ölçülü ve tutarlı konuşmak, muhatabına değer verdiğini hissettirmektir.

Zamanın birinde vali olup babasını huzuruna çağıran adam, “Bak baba, senden adam olmaz diyordun ama ben vali oldum” der. Babasının cevabı manidardır: “Ben vali olamazsın demedim, adam olamazsın dedim.”

İşte “ağırlanmak” budur.

Kürkle kapıyı açtırırsın, sofraya buyur edilirsin amma, ‘ye kürküm ye’ dersen, ondan sonra duyacaklarına da olacaklara da hazır olman gerekir.

Eninde sonunda misafirlik biter.

Uğurlanmak“, arkandan “iyi ki tanıştık” denilmesidir. Bunun anahtarı ise edep ve nezakette gizlidir.

Edep; haddini bilmek, özenli olmak, “ben” değil “biz” diyebilmektir.

Nezaket; sözde incelik, davranışta zarafet ve şeffaf bir niyettir.

İnsanlar ne söylediğinizi çabuk unutur, ama onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar.

Kalıcı olan kıyafet değil; gönüllerde bırakılan izdir.

Aslında siz de pek çok kişi tanırsınız; makam kürkünü çıkardıktan sonra kimsenin önünden geçerken selam vermediği, yüzüne bakmadığı…

Kürk”, makama oturmayı sağlar ama o koltuktan kalktığında seni uğurlayacak birilerinin olması, bıraktığın ahlaki ize bağlıdır.

Demem o ki, liderliğin de bir kürkü ve bir edebi vardır.

O halde sözü tamamlayalım: “Kıyafetinle karşılanır, ilminle ağırlanır, ahlakınla uğurlanırsın…

Günümüzün dikkat ekonomisi; diliyle, bedeniyle, davranışlarıyla kısa sürede büyük alkış alma yarışını pompalamakta. Sosyal medya adeta bu yarışın canlı yayın aracı.

Peki, ne kadar kalıcı? Kaç kişi “iyi” hatırlıyor kaçını?

Bir de düşünmek lazım şu sözün anlamını:

Çıplaklık dikkat çeker; edep hayran bırakır.”

Mesela, Leydi Diana…

Yıllar geçti, unutulmadı. Herkesi hayran bırakmıştı. Giydiği şık kıyafetlerle veya bir prenses olmasıyla değil; o unvanın gerektirdiği resmiyetin aksine, sergilediği alçak gönüllülükle, şefkatiyle, haliyle, tavrıyla ve edebiyle…

Onu ölümsüz kılan, gönüllerde bıraktığı izdi…

Öyleyse, Hoca’nın yanılgısını anladık mı?

İlk izlenim önemlidir, evet. Ama asıl önemli olan, son izlenimdir. Gönüllerde baki kalan izdir.

Yunus’un da yıllar önce söylediği gibi…

“Gezdim Halep ile Şam’ı, eyledim ilmi talep,
Meğer ilim bir hiç imiş, illa edep illa edep.”

Prof. Dr. Erkan Yüksel

Devamını Oku