DOLAR 43,5453 0.02%
EURO 51,4832 0.1%
ALTIN 6.862,86-0,62
BITCOIN 3142577-5.03573%
İstanbul
10°

KAPALI

SABAHA KALAN SÜRE

Erkan Yüksel

Erkan Yüksel

04 Şubat 2026 Çarşamba

Fareli Köyün (Dijital Dünyanın) Kavalcısı Kim? – Prof.Dr. Erkan Yüksel – Akademik Akıl

Fareli Köyün (Dijital Dünyanın) Kavalcısı Kim? – Prof.Dr. Erkan Yüksel – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Fareli Köyün Kavalcısı” masalını bilirsiniz. Farelerin bastığı bir köy vardır. Köylüler ne yapsa baş edemez. Sonra kavalını çalarak fareleri peşine takan bir adam çıkar ortaya. Köylüler onunla anlaşma yapar: “Fareleri köyden kurtar, sana şu kadar para verelim.” Kavalcı sözünü tutar, fareleri götürür; ama köylüler verdikleri sözü tutmaz. Bunun üzerine kavalcı bu kez kavalını köyün çocukları için çalar. Köydeki tüm çocuklar peşine takılır ve bir daha geri dönmezler.

Bir çocuk için bu masal biraz korkutucu; bir yetişkin içinse oldukça düşündürücüdür.

Peki, günümüzün fareleri, kavalı, kavalcısı, köylüleri ve çocukları ne ya da kimler? Hiç düşündünüz mü?

SOSYAL MEDYA VE ALGORİTMALAR

Bugünün kavalı, maalesef elimizden düşürmediğimiz telefonlarımız ve sürekli kontrol etme ihtiyacı duyduğumuz sosyal medya uygulamaları. Bir yandan YouTube’un otomatik oynatmaları, diğer yandan Facebook ve Instagram’ın kaydırmaları, Reels’ler, TikTok akımları… Bitmek bilmeyen parmak hareketlerimiz, adeta büyülenmiş gibi bakan gözlerimiz… Tüm dikkatimizi oraya çekmeye çalışan bildirim sesleri ve uyarılar.

Masaldaki kavalın melodisi gibi, sosyal medya uygulamaları bize adeta büyülü bir dünya sunuyor. Algoritmalar sürekli bizi hipnotize edecek içerikleri önümüze getiriyor. Başımızı kaldırıp dış dünyaya baktığımızda, rüyadan uyanır gibi bir sersemlik yaşıyoruz. Zamanın nasıl akıp gittiğini fark etmiyoruz. Dakikalarımızı, saatlerimizi, günlerimizi ve enerjimizi bir vampir gibi hiç hissettirmeden emiyor ve insanları birer “zombi”ye dönüştürüyor.

Tamamen dikkatimizi çekmek üzerine tasarlanmış bir sistemin içindeyiz. İçerikler hiçbirimize tesadüfen gelmiyor; “şunu da seversin, buna da bak, bir video daha, bir dakika daha” diye fısıldayan görünmez ve adeta sinsi bir mekanizma işliyor. Aynen vampirin dişlerini geçirmeden önce kurbanını uyuşturmak için üflediği nefes gibi…

FARELER NE, ÇOCUKLAR KİM?

Günümüz dünyasında fareler, bir metafor olarak değerlendirirsek; can sıkıntısı, yalnızlık, yetersizlik korkusu, kaygı, belirsizlik ve gelecek endişesi gibi olumsuz duygu ve düşüncelerimiz… Bunlardan kurtulmak için sosyal medyaya başvuruyoruz. Ve başta bize güzel bir “ilaç” gibi geliyor. İki dakika boş kaldığımızda, bir şeyler beklediğimizde, yalnız hissettiğimizde, hatta yolda yürürken bile açıyoruz bir video…

Böylece renkli bir hayal dünyasının kapılarını aralıyor, başkalarının hayatlarını seyre dalıyoruz. Kendi yaşadığımız duygu ve düşüncelerden uzaklaşıyoruz. Bu hipnoz da bize geçici bir “rahatlık” hissi veriyor.

Aslında beyinlerimiz bu küçük ödülleri seviyor. Beğeniler, yorumlar, tebrikler, onaylar, güzel sözler, cazip içerikler, yeni içerik önerileri… Hepsi birer “minik şeker” gibi.

Peki, sürekli şekerlerle beslenen birinin bedenindeki gibi sürekli bu minik ödüllerle uyarılan beynimizde acaba neler oluyor?

En başta herhangi bir şeye odaklanma süremiz giderek kısalıyor. Derin düşünme ve sabır gerektiren işlere tahammül etme süremiz azalıyor. Uzun bir yazıyı okumak, bir kitabı sonuna kadar götürmek hatta birkaç dakikalık video filmi izlemek bile artık kaçınılacak, yorucu birer eyleme dönüşmüş durumda.

Hele bir de yapay zekâ unsurlarının “sen düşünme, senin yerine ben düşünürüm” diyen kolaycılığı da buna eklendiğinde, öğrenci soruyor: “Bu sınav sorularına ne gerek var hocam? Yapay zekâ hepsini yapıyor zaten…

ÖZGÜRLÜK VE TUTSAKLIK BİR ARADA

Oysa basit ya da zor görünen tanımların, “gereksiz” sayılan küçük detayların amacı, sadece ezber değildir. Onlar, birçok şeyle birlikte, yapay zekanın çıktısını sorgulayıp yönetebilme becerisinin temelini oluşturur. Tanımı, kuralı yapay zeka bulur, ama onun ardındaki ahlakı, titizliği, fikri dürüstlüğü, doğruluğu ve uygunluğu sadece insan değerlendirebilir.

İletişim ve teknoloji felsefesi deyince akla gelen Herold Innis’in de dediği gibi teknoloji bizi bir yandan özgürleştirir ve genişletir ama diğer yandan da teknoloji tekellerinin tutsağı haline getirir.

Hesap makinesi var diye çarpım tablosunu ezberlemeye gerek duymayanlar, onun ötesine nasıl geçebilir?

Ancak maalesef, çarpım tablosunun ezberlenmemesi gibi, öğrencilerin kalemle yazdıkları yazılar da okunur ve anlaşılır olma niteliğini giderek kaybediyor. Sınav kağıtlarındaki metinler giderek azalıyor, yazılar giderek daha fazla oranda okunmaz hale geliyor.

Sonuç: Belki de giderek köreliyoruz; aydınlanmıyoruz.

Başımızı kaldırıp güneşe bakmak yerine, sadece ekrandan yansıyan ışıkla yetinmek durumunda kalıyoruz.

KAVALCIYI SUÇLAYARAK DA OLMAZ

Masalda köylülerin hatası, Kavalcı’ya verdikleri sözü tutmamaktı. Onu ciddiye almadılar ve sonuçta bedelini çocuklar ödedi.

Bugün de meseleyi yalnızca Kavalcı’yı suçlayarak, “sosyal medya çok kötü ya da zararlı” diyerek çözemeyeceğimiz ortada. Artık hayatımızın her alanında iletişim teknolojilerini, sosyal medya uygulamalarını ya da yapay zekâ araçlarını kullanıyoruz.

O halde “köylüler” olarak durup biraz da kendi sorumluluğumuzu düşünmemiz gerekiyor:

  • Sadece çocuğun eline telefonu verip “oyalansın” demek kolay; ama sonrasında ne izlediğini, ne kadar izlediğini takip etmek “emek” istiyor.
  • Sınıfta sadece “telefonları kapatın” demek yetmiyor; aynı zamanda “dijital dünyayı doğru kullanma becerisi” kazandırmak gerekiyor.
  • Dijital okuryazarlık, medya okuryazarlığı ve çocukları koruyan düzenlemelerin vakit kaybetmeden hayata geçirilmesi gerekiyor.
  • Öğrencilerimizin dikkatini daha fazla derse çekecek ve derste tutacak yöntemler geliştirmemiz ve uygulamamız gerekiyor. Mesela bunun için derste kulaktan kulağa, sessiz sinema oynatmak, ekipler halinde sorulara yanıtlar vermelerini sağlamak, ekipleri yarıştırmak, yaratıcı drama etkinlikleri düzenlemek daha fazla ilgi çekiyor.

MESELE YASAK DEĞİL, YÖNETİM

“Fareli Köyün Kavalcısı” masalı, kökeni Orta Çağ’a (13. yüzyıl) dayanan eski bir Alman efsanesi. Masalın geçtiği yer, Almanya’nın Hamelin (Hamel) kasabası.

Bugün sene 2025… Kavalcıyı suçlamak, kavalı susturmak eskisi kadar mümkün görünmüyor. Çünkü kavalın sesi artık her yerde. Bu saatten sonra önemli olan, onun sesini ne zaman dinleyeceğimizi, ne kadar dinleyeceğimizi ve hangi melodilerin peşine düşeceğimizi seçebilmek. Sadece tüketen değil, üreten olmak, dijital hipnozun farkına varmak, zamanı kendimiz için daha iyi yönetmek, “dijital oruç” zamanlarını belirlemek, sosyal medyada nicelikten çok niteliğe önem vermek ve “bana ne kattı” diye sorabilmek gerekiyor.

Soran, sorgulayan, fikir üreten, analiz eden, bir senteze varmaya çalışan bireylere artık daha çok ihtiyacımız var.

Yoksa hepimiz ayrı bir kavalcının melodisinde kaybolup gideceğiz. Ne hazin!

Prof. Dr. Erkan YÜKSEL

Devamını Oku

Hayatımızı Ne Belirler: Şans mı, Kader mi, Tercihler mi? – Prof.Dr. Erkan Yüksel – Akademik Akıl

Hayatımızı Ne Belirler: Şans mı, Kader mi, Tercihler mi? – Prof.Dr. Erkan Yüksel – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kendinizi ne kadar şanslı hissediyorsunuz?
Ne kadar şanslı olduğunuzu değerlendirecek olsanız, kendinize 10 üzerinden kaç verirdiniz?

Bu yazıda şans, kader ve tercihlerimiz üzerinde durmak istiyorum.
Yukarıdaki soruya verdiğiniz yanıtı aklınızda tutun ve yazıyı öyle okuyun…

Tavlayı 29 yaşında eşim İlkcan Yüksel’den öğrendim.

“Acemi şansı” denilen şey ilk ellerde yanımdaydı.
Birkaç oyunu üst üste kazandım, içimden “Demek ki bende bu işte bir yetenek var” diye geçirdim.
Sonra zarlar dönmeye başladı. Kaybettim. Ve bir daha kaybettim.

O gün kendi kendime şunu düşündüm: “Ne kadar zeki olursan ol, ne kadar oyun bilirsen bil, ne kadar kapı alırsan al, çoğu zaman salladığın zar geleceği tayin eder…”

Ama aslında, sadece “öyleymiş gibi” görünür.

Çünkü tavla oynadıkça şunu öğrendim:

Tam “Bu oyun bitti, artık kurtulmaz” dediğim anda tek bir zarla oyunun döndüğüne şahit oldum.

Tam “Bu kez kesin kazandım” derken bir pulun kırılıp her şeyin tersine döndüğünü gördüm.

Tavla bana hayatla ilgili üç şeyi öğretti:

  • İlk eli kaybetmek hayatın sonu değildir.
  • Asıl olan, beş oyunu kazanan olmaktır.
  • Ne çok korkak ne de gözü kara oynamak kazandırır; ustalık, hesaplı risk alabilmenin adıdır.

Peki bütün bunların şans, kader, talih ve tercihlerimizle ne ilgisi var?

“Şans” deyince zihnimde canlanan sahnelerden biri de “Titanik filmindeki o meşhur poker masası…

İzlediyseniz mutlaka hatırlarsınız: Liman kalabalıktır, gemi kalkmak üzeredir, herkes “batmayan gemi”ye binebilmek için koşturuyordur. Bu sırada bir masa başında dört kişi poker oynamaktadır.

Jack, ani bir kararla elindeki her şeyi ortaya sürer.

Kaybederse sıfır, kazanırsa Amerika bileti…

Kartlar açılır, Jack ve arkadaşı biletleri kazanır.

O sahne unutulmazdır: Kalabalığın arasından koşa koşa, kapı kapanmak üzereyken son saniyede gemiye binerler.

Koşarken arkadaşı nefes nefese bağırır: “Bu benim kaderimde var, Amerika’ya gidip milyoner olacağım!”

Geminin basamaklarından çıkarken Jack ise şöyle söyler: “Biz dünyadaki en şanslı herifleriz!”

Peki, gerçekten de öyle mi?

Bu sahneyi yıllar sonra düşününce John Lennon’ın şu sözünü anımsıyorum: “Hayat, siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir.”

Jack için o akşam “büyük şans” gibi görünen şeyin, birkaç gün sonra dünyanın en büyük deniz felaketlerinden birine dönüştüğünü artık biliyoruz.

Kızım Sana Söylüyorum Okurum Sen Anla kitabımda yer verdiğim bu sahne, bize şu soruyu sordurur: “Bir olayı ‘şans’ ya da ‘şanssızlık’ yapan şey gerçekten olayın kendisi midir; yoksa bizim ona yüklediğimiz anlam mıdır?”

Popüler kişisel gelişim yazarlarından Paul McKenna, “Hayatınızı Değiştirecek 3 Şey adlı kitabında “şans filtresi” kavramından söz eder.

Ona göre çoğu “şanslı insanın” olağanüstü bir zekâsı ya da doğaüstü bir yeteneği yoktur.
Asıl fark, hayatı “hangi gözle” gördüklerindedir.

Richard Wiseman’ın “Şans Faktörü kitabındaki ünlü deneyini duymuş olabilirsiniz:

Yaklaşık 400 denekten, kendilerini “çok şanslı” ya da “çok şanssız” olarak tanımlamaları istenir. Herkese aynı gazete verilir ve “İçinde kaç fotoğraf var, sayın” denir.

Gazetenin ikinci sayfasında kocaman bir ilan vardır: “Saymayı bırakın, bu gazetede 43 fotoğraf var.”

Ortalarına doğru başka bir büyük ilanda ise şöyle yazar: “Deney görevlisine bu ilanı gördüğünüzü söyleyin ve 100 sterlin kazanın.”

Sonuç ilginçtir: Kendini “şanssız” görenlerin çoğu, bu ilanların ikisini de fark etmez.
Ciddi ciddi fotoğraf sayar, bitirir, teslim ederler.

Kendini “şanslı” görenler ise genellikle ilk ilanda takılır: “Burada 43 yazıyor, yine de saymamı istiyor musunuz?” diye sorarlar.

Devam etmeleri istenince, ikinci ilanı da görür ve 100 sterlinlik ödülü alırlar.

Diğerleri görevlerine o kadar kilitlenmişlerdir ki, gözlerinin önündeki bu büyük ve önemli fırsatları kaçırırlar.

Yani mesele, gazetede ne yazdığı kadar, bizim o gazeteye hangi gözle baktığımızdır.
Hayatta da durum aslında çok farklı değildir.

Bu konudaki görüş ve araştırmalardan özetle şöyle bir tablo çıkarmak mümkündür:

  • Daha rahat ve açık bir zihin yapısına sahiptir; bu, beklenmedik olay ve fırsatları görmelerini kolaylaştırır.
  • Rutinlerini zaman zaman kırar; yeni şeyler denemekten çekinmezler.
  • Fırsat yaratma ve fırsatları fark etme konusunda aktiftirler.
  • Sadece aradıklarını değil, etraflarında ne olup bittiğini de görmeye çalışırlar.
  • Yeni insanlarla tanışmak ve ilişkileri sürdürmek için çaba gösterirler; geniş sosyal ağlar, fırsat ihtimalini artırır.
  • Önemli kararlar alırken hem mantıklarını, hem de sezgilerini dinlerler.
  • Gelecek hakkında olumlu beklentilere sahiptirler; hedef koyar, hayal kurar ve bunun için adım atarlar.
  • Başarısızlığı “son” değil, “geri bildirim” olarak görür; düşer ama kalkmasını bilirler.
  • “Kurban” rolüne sığınmak yerine, sorumluluk almaya eğilimlidirler.
  • Çoğu zaman daha gergin ve endişelidir; bu da dikkatlerini daraltır.
  • “Benim kaderim bu” deyip köşelerine çekilmeye daha yatkındırlar.
  • Zihinlerinde sık sık “Benim başıma gelmez ki” ya da “Bana hep kötü denk gelir” cümleleri döner.
  • Başlarına gelen her iyi-kötü olayı tamamen dış güçlerle açıklamayı tercih ederler.
  • Sorumluluk almaktan kaçındıkları için geçici bir rahatlık hissederler ama sorun köklü biçimde değişmez.

Psikolog Acar Baltaş, “şans”, “kader” ve “talih” kavramlarını birbirinden ayırmayı önerir.

Onun anlatımıyla “kader“, “genetik piyangodan bahtımıza çıkan”dır: Genetik mirasımız, yeteneklerimiz, yatkınlıklarımız…
Doğduğumuz ev, ülke, aile; kaderin alanına girer.

Ama o kaderin üzerine nasıl bir hayat inşa edeceğimiz, hangi kapıyı çalacağımız, nasıl risk alacağımız, hangi oyunda ısrar edip hangisinde çekileceğimiz büyük ölçüde “tercihlerimizle” ilgilidir.

Talih” ise kişinin kendi tutum ve davranışlarıyla yarattığı, yaşamının genel gidişatını etkileyen durumdur.

Baltaş, “İnsan şansa müdahale edemez; ancak talihini kendi yaratır” der.

Talihli kişilerin başına “şans kuşu” daha sık konar; çünkü doğru zihin haritalarına ve tutumlara sahiptirler.

Şans“; bütünüyle irademiz dışında gelişen, paranın yazı-tura gelmesi gibi anlık bir olaydır.

Şanslı olmak, her şeyin yolunda gitmesi demek de değildir. Hem başarıda hem de başarısızlıkta şansın payı vardır. Ama ne başarı ne de başarısızlık yalnızca şansla açıklanabilir.

Şanslı insanlar da iş kaybedebilir, hastalanabilir, terk edilebilir.
Fark, bu yaşananları nasıl yorumladıklarında ve sonra ne yaptıklarındadır.

Bir maçı tesadüfen kazanabilirsiniz; ama şampiyonluk için düzenli antrenman gerekir.
Sınavda “şanslı soru” gelebilir; ama diploma için yıllarca emek vermek şarttır.
Piyangodan para çıkabilir; ama zengin kalabilmek için finansal farkındalık lazımdır.

Tavla da bize tam olarak bunu söyler: Bir-iki oyunu şans eseri kazanabilirsiniz; ama “usta” olmak istiyorsanız, çok oynamanız, çok yenilmeniz, çok düşünmeniz gerekir.

Kısacası:

  • Kader, elimize verilen pullar ve başlangıç dizilimidir.
  • Şans, karşımıza çıkan zar kombinasyonlarıdır.
  • Talih ise, bütün bunların içinde hangi oyunu nasıl oynadığımız; seçtiklerimiz ve vazgeçtiklerimizin sonucudur.

Yazının başında sizden, kendi şansınızı değerlendirmenizi ve bir not vermenizi istemiştim.

Şimdi kendinize küçük bir iyilik yapın: Bu satırları okuduğunuz için, şansın, kaderin, talihin ve tercihin ne olduğunu bir kez daha düşünme fırsatı bulduğunuz için kendinizi “bir tık daha şanslı” sayın.

Ve bunu davranışlarınıza yansıtın.

Belki sonuçlarını hemen göremeyeceksiniz; ama bu tutumu sürdürdükçe, zarlar istediği gibi gelse bile, oyunu oynama biçiminizin hayatınızda nasıl fark yarattığını ve talihinizin döndüğünü göreceksiniz.

Prof. Dr. Erkan YÜKSEL

Devamını Oku

Van Gezimizin Ardından: Canavar Yok Ama “Can” Var – Prof.Dr. Erkan Yüksel – Akademik Akıl

Van Gezimizin Ardından: Canavar Yok Ama “Can” Var – Prof.Dr. Erkan Yüksel – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ortasından işlek bir mecburiyet caddesi geçen, “klasik küçüğün büyüğü” bir Doğu Anadolu şehri…

Yanılmışım.
Van kesinlikle bu tarife uyan bir şehir değil. Büyükşehir adının hakkını veren, hatta doğunun metropol kentlerinden biri diyebilirim. Hatta biraz “reklamı yapılsa”, birçok kişinin gidip görmek isteyeceği, farklı açılardan “gizli/saklı” güzellikler barındıran nadide bir şehir.

İtiraf edeyim, bu gezi benim için sadece bir yolculuk değil, bir önyargı testi oldu.

Nasıl mı böyle bir izlenime kapıldım?
Anlatayım…

Ama baştan söyleyeyim; bu Van’a ilişkin önyargılarımın yıkan, beni şaşırtan pek çok anıyla dolu, Van’ın hak ettiği gibi uzun bir yazı.

Perşembe sabahı Anadolu Üniversitesinden arkadaşlarımla birlikte Ankara’dan uçağa binip Van’a indik. Şehir merkezinde, Şişli Öğretmenevi’nde kaldık.

Van’da beni ilk şaşırtan şey kaldığımız yer oldu. Eskişehir’deki ve başka şehirlerde daha önce benim kaldığım öğretmenevlerinden çok daha farklı… Şehir merkezinde, nispeten küçük, dört yıldızlı otel ayarında, temiz, ferah, aydınlık, pozitif, güler yüzlü çalışanlara sahip bir öğretmenevi…

Daha ortalama bir yer beklerken, depremden sonra yenilenmiş, küçük ama dört yıldızlı otel ayarında bir öğretmenevi buldum karşımda.

Beni şaşırtan ikinci şey ise “Van kahvaltısı” oldu.

“Van kahvaltısı” efsanesi malum. Pek çok şehirde bu isimle reklam yapan pek çok mekân var.

Biz de açılışı Van’da Van kahvaltısı ile yapalım dedik. İnternetteki tavsiyeler üzerine, kaldığımız yere yürüme mesafesindeki Urartuhan’ı ziyaret ettik.

İlginç bir mekân. Urartular’dan esintiler taşıyan, Eskişehir’de örneğini görmediğim bir restoran.

Kahvaltının en “efsane” kısmı çeşit çeşit peynirler ve reçellerdi. Zira başka şehirlerdeki “Van kahvaltısı” masalarında bu kadar çok çeşidi bir arada görmemiz pek mümkün değildi. Onun dışında ceviz reçeli, kavurmalı yumurta ve hemen oracıkta pişirilen ve sıcak servis edilen tandır ekmeği önemli lezzetlerdi. Yalnız bu kez de benim beklentilerim yüksek geldi demek ki, “efsane kahvaltı” sıfatının içinin pek de dolduğunu hissetmedim.

Ancak Van’da güne Van kahvaltısı ile başlamak, her şeye rağmen, mükemmel bir başlangıç oldu diyebilirim.

Beni şaşırtan bir diğer şey, Van Kalesi ziyaretimiz oldu. Bu kez de kalenin girişini ararken ters köşe olduk. Nasıl mı?

Öğretmenevi’nden biraz uzakta dolmuşa bindik. “Burası” denilince de indik. Kendimizi bir parkın içinde bulduk. Kale karşımızda duruyor ama tepenin etrafı çevrili ve içeriye girmek için giriş kapısını bulmak gerekiyor. Lakin herhangi bir yön tabelası, işaret maalesef yok.

Yoldan geçen iki kişiyi bulduk,
“Şu arsadan kestirme giderseniz yol biraz kısalır ama geldiğiniz kadar daha yürümeniz lazım. Duvar kenarından ilerleyin,” dediler.

Taksiye binip gelmediğimize pişman olduk. Yürüdük de yürüdük…

Göl tarafına ulaşınca girişi bulduk.

İlk işim ne oldu dersiniz?
Google Haritalar’a kalenin girişini işaretledim:
“Bari benden sonrakilere kolaylık olsun.”

Neyse, bu soruna da küçük bir çözüm üretmiş olduk.

Van Kalesi, uzaktan bakınca bayağı heybetli görünüyor diyebilirim. Hele bir de akşam ışıklandırmasını dönerken gördük ki, nefis bir manzara. Ancak tepeye ulaşmak için epey bir yürümek gerekiyor. Hem de dik bir yokuştan…

Çıkarken iki kez mola vermek zorunda kaldım. Yanımdaki arkadaşlar genç; hızla tırmanıyorlar. Neyse, ben de durdukça fotoğraf çektim. Her adımda daha güzelleşen bir manzara var ne de olsa…

Kalenin tepesine vardığımda aslında daha büyük ya da geniş bir alan bekliyordum. Öyledir ya, kale bir yaşam alanı sunar insanlara. Ancak buradaki alan pek de beklediğim gibi geniş bir yapıda değildi; biraz daha ince ve uzun bir yapı çıktı karşıma.

Kalenin içinde de pek bir açıklama ve düzenleme yoktu bence. Yani biraz daha açıklama tabelaları olan, iki küçük çocuğun “Türkçe, Kürtçe, Japonca, altı dilde size burayı anlatayım abi” dediği bir yerden daha fazlasını bekliyordum.

Manzara ise enfesti diyebilirim. Bir yanda Van Gölü, bir yanda eski Van evleri, bir yanda düz bir ova… Bu coğrafyaya kuş bakışı hâkim bir tepeye kurulmuş kale. Üzerinde çivi yazısı ile yazılmış Urartular’dan kalma yazılar, insanı düşündürmeye yetiyor.

Vizontele filminden adını hatırladığımız Artos Dağı’nın Van’dan görünen, karla kaplı yüzünü yakından görmenin mutluluğu da cabası…

İniş yolu ise daha rahat. Tek solukta inebiliyorsunuz. Hemen aşağıdaki pınardan kana kana su içmenin lezzetine diyecek yok. Boş yere burayı seçmemişler kale yapmak için…

Binlerce yıldır acaba başka kimler içti bu sudan?

Dönüş yolunda Van Müzesi’ni ziyaret ettik. Gezinin en “akademik” kısmı burasıydı zaten.

Urartu uygarlığına ait oldukça zengin bir koleksiyona sahip müze yeni yapılmış. Güzel bir konseptle Van’ın bütün tarihini müzenin koridorlarında görebiliyorsunuz. Arkeolojik eserler, yazıtlar, günlük yaşamdan izler… Ermeni dönemine ait eser sayısını biraz az buldum. Ancak Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait eserler de göz dolduruyor. Hele de o kilimler, desenler, renkler…

Van kilimlerini ilk kez Kale’yi gezdikten sonra, aşağıdaki dükkânlarda görmüştüm. Üzerlerinde farklı bir bordo-kırmızı renk vardı.
“Nar kabuğundan elde edilen doğal bir renk,” dediler.

Yurt dışındaki pek çok müzede gezdiğim resimler aklıma geldi:
“Renk yoksa, ressam ne yapsın? Ne muhteşem bir renk bu!”

Çocuklar için müzeyi gezmenin belki de en güzel yanı, maketler ve canlandırmalar diyebilirim. Eğer Van’ı çocuklarla birlikte gezmeye geldiyseniz mutlaka burayı ziyaret edin. Ancak araba kiralayarak bu gezileri yapsanız çok daha güzel olur.

Müzeyi gezerken, bundan yaklaşık 3.000 yıl önce kayalara, taşlara kazınmış çivi yazılarını görmek ve ne yazdığını Türkçe olarak okumak oldukça tuhaf bir his uyandırıyor.

Yazıtlarda genellikle:

  • Kendini tanrılarla ilişkilendiren, onlardan yetki aldığını söyleyen bir kral,
  • Tanrılara (dolayısıyla kendine) itaat bekleyen bir yönetim anlayışı,
  • Ülkenin sınırlarını, fethedilen kaleleri, inşa edilen sulama kanallarını anlatan uzun listeler,
  • “Bu yazıyı silenin, bu tapınağa zarar verenin soyuna sopuna şu şu lanetler gelsin” diye biten tehditkâr cümleler var.

Kısacası, taşlara yazılmış binlerce yıllık siyaset bilimi ve sosyoloji dersi.

Müzeden çıktığımızda saat 17 gibi hava kararmıştı. Sanki güneş batınca iklim değişmişti. Sanki Artos’un tüm soğuğu üzerimize doğru esiyordu. Epey dolmuş bekledik. Trafik kalabalık olmasına rağmen taksi bulmakta bile zorlandık.

Şehre kadar olan tüm yolculuğumuzun taksi bedeli: 250 TL.

Gökyüzünde dolunay; o kadar büyük ki…

Akşam, tavsiye edilen bir başka mekânda, Van Menceli’de yemek yedik.

Çorba…
Tek kelimeyle harikaydı.

Menüde çok özgün yemekler vardı; klasikleşmiş Anadolu mutfağının ötesine geçen, şefin kendine has baharat dokunuşları olan tabaklar.

Sanırım burada hiçbir lokantada sade pilav yok. Ya içli pilav, ya havuçlu-bezelyeli, ya bademli ya baharatlı, çeşit çeşit… Her restoranda farklı bir güzellik, farklı bir lezzet şöleni…

Farklı bir yanı da fiyatlar. Eskişehir’le kıyaslayınca et 200 lira daha ucuz. Restoranda ödediğimiz toplam para da en az üçte bir daha uygun.

Ertesi gün Ahtamar (Ahtamara / Akdamar) Adası’na, uzun sayılabilecek bir tekne yolculuğuyla çıktık.

Van Gölü’ne burada “deniz” diyorlar. Suyu sodalı ve tuzlu; bu nedenle içinde sadece bu koşullara uyum sağlamış özel bir balık türü yaşayabiliyor: İnci kefali.

Su sodalı ve tuzlu; aynı zamanda tertemiz, adeta dibi görünüyor.

“Van Gölü canavarı?”
Elbette biz de bakındık. Arkadaşımızın küçük kızı Meyra ile epey aradık. Ama nafile; biz de göremedik.

Tekne kaptanıyla da sohbet ettik. Suların son yıllarda bir metre kadar

çekildiğini, kuraklığın etkisini anlattı. “Eskisi gibi değil buralar,” dedi.

Konuştuğum yerli Vanlıların çoğu, çocuklarını başka şehirlere göndermiş. Deprem bölgesinden, Hakkâri’den ve yakın illerden göç almış Van. “İki milyona yaklaşmıştır,” diyorlar ama resmî rakam “1 milyon 272 bin” diyor.

Tarım ve hayvancılık eskisi kadar güçlü değilmiş, üretim azalmış…

Yol uzun, su durgun; turkuvaz manzara eşliğinde hem konuşup hem düşünerek adaya yaklaştık.

“Tamara isimli bir Ermeni kız varmış, babası bir Müslümanla evlenmesini istemediği için onu bu adaya hapsetmiş. Ancak kız akşamları ışık tutar, oğlan da yüzerek ona gelirmiş. Bunu öğrenen babası adanın farklı farklı yerlerinden ışık yapıp bir akşam oğlanı kandırmış ve oğlan da o gece gölde boğularak hayatını kaybetmiş. Yüzerken ‘Ah Tamara’ dediği için de adanın adı böyle kalmış.”

Adanın adının bu efsaneden geldiğini anlatıyor Meyra.

Adada tavşanlar, martılar, hafif tuzlu göl kokusu, eşsiz bir manzara ve tarihi kilise bizi karşılıyor…

Adanın ve kilisenin benim için anlamı ise çok daha başka.
Neden mi?

Çünkü, üniversitede Sanat Tarihi dersimizin sınav sorusuydu bu ada ve kilise… Yıllar önce sevgili hocam Ebru Parman, renkli dia slaytlar eşliğinde bize anlatmıştı buraları. Sonra da sınavda sormuştu.

Yıllar sonra o slayttaki görüntünün içinde yürümek, taşlara dokunmak, duvarları çıplak gözle görmek, tuhaf bir tamamlanmışlık hissi veriyor insana…

O kadar lafını ettik. İnci kefali yemeden buradan dönülür mü?

Akşam, hava kararırken bu kez Altınsu Restoran’da yemeğimizi yedik. Levrek–mezgit, biraz da istavrit tadı karışımı, tamamen kılçıksız, yağda kızarmış inci kefali… Lezzetli mi lezzetli…

Sırf bu balık için bile Van’a gelinmez mi; Van’ın tanıtımı yapılmaz mı?

Ama sanırım ben salataları ve nar sosunu daha çok sevdim. Yine çok güzel bir salata, yine birbirinden eşsiz mezeler, çeşit çeşit, birbirinden güzel lezzetler…

Burada her restoranın sanki imzası gibi birbirinden farklı tatları, lezzetleri var. Yemeklerin isimleri, içlerindeki baharatlar, kullanılan malzemeler kelimelerle anlatılmaz…

Akşam olunca Van, bambaşka bir atmosfere bürünüyor. İki gecedir “Siz bir de gece hayatını görün,” dedikleri kadar varmış.

Gece geç saatlere kadar çoluk çocuk sokaklarda. Caddeler gündüz gibi kalabalık. “Siz bir de yazın görün,” diyorlar bu kez.

Akşam saat 22.00… Dükkanların büyük bölümü açık, kafelerden canlı müzik sesleri yükseliyor. İstanbul’un kalabalık caddeleri gibi sokaklar insan seli. Kafeler tıklım tıklım. Yan yana bir sürü kafe, kahvehane, okey salonu, güzellik salonu, kuaförler, marketler dikkatimi çekiyor.

Bir yandan da ciddi bir trafik sıkışıklığı var.
Yolların sağında solunda park eden arabalar, dar sokaklar, artan araç sayısı…

Yerel halk trafikten şikâyetçi: “Çare bulamadılar,” diyorlar.
“Tramvay da yapılacak,” diyor bir başkası. Ama içimden, “Acaba sorunu çözer mi, yoksa Eskişehir’deki gibi dar yollarla birlikte trafiği katmerlendirir mi?” diye düşünüyorum.

Bir de İranlı turistler var tabii…

Van ekonomisini “Onlar ayakta tutuyor,” diyorlar. AVM’lerden ellerinde çanta çanta kıyafetle çıkıyorlarmış. “Tekstil İran’da pahalı. Buradan alıp orada satıyorlar bir kısmı,” diyorlar. Oradan da tütün, nargile tütünü, aromalı bir şeyler, züccaciye ürünleri, kaçak şeyler geliyormuş.

İranlıların gittiği, Türklere kapalı olduğu söylenen bazı eğlence mekânlarından da söz ediyorlar. YouTube’da biz de izledik eğlence partisini ve herkes gibi şaşırdık.

Sokakta yürürken İranlı turistleri genelde giyim tarzlarından, makyajlarından, alışveriş poşetlerinden tanıdığınız söyleniyor. Kalın dudaklı, etli yanaklı, özenle yapılmış saçlı, şık giyimli kadınlar…

Ama gerçekte kim nereli, kim hangi dili konuşuyor, sokakta anlamak pek kolay değil. Sanki birçok dil konuşuluyor sokakta. İstanbul gibi…

İki büyük AVM var aynı işlek caddenin üzerinde. Biri caddenin bir ucunda, diğeri öbür uçta. Eskişehir’de olmayan markaların logolarını gördüm binanın üzerinde. Ama içeriye girmeye değer olduğunu düşünmedim. Ne de olsa her yerde aynı AVM…

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi kampüsünde cumartesi ve pazar AÖF sınavlarında görev yaptık. Bu yazının konusu sınavlar değil elbette ama kampüsten söz etmeden geçmek olmaz.

Burasının Türkiye’nin en büyük kampüsü olduğunu öğrendim. Resmî kayıtlarda kampüs alanı yaklaşık 30.000 dekar (yani yaklaşık 3.000 hektar). Tabii böyle olunca, binalar arasında epey yürüme mesafesi var.

Kampüs içinde sanırım en güzel yer; Bunny Kafe ve İkizler Restoran. Göl kenarında, benzeri Eskişehir’de olmayan bir mekân.

Restoranın sahibi Tamer Bey’le de tanıştım. Sohbet ederken Eskişehir’deki neredeyse tüm restoranları bildiğini söyledi.
“İşini seven insan belli oluyor,” dedim yüzüne karşı.

Burada yediğim kuşbaşılı pide, şimdiye kadar alıştıklarımdan farklı bir hamura sahipti. Merak edip sordum:
“Dört farklı ilden gelen özel unları karıştırıyoruz,” dedi.

Gerçekten de hamur, sanki pastane simidiyle Eskişehir simidinin ununun buluşması gibiydi: Ağızda dağılan, biraz şekerli gibi, kendine özgü bir tat. Üstündeki kuşbaşı ise patrondan torpilli…

Tatlı yemek için yan tarafa geçiliyor.

Tamer Bey, “Sebastian’da iddialıyız,” dedi (San Sebastian cheesecake). Aynen de öyleydi; tatlı da kahve de harikaydı. Böyle bir manzara ve böyle şık bir restorana yakışacağı gibi.

“Van Kedisi evi?”

Maalesef Van’ın simgesi mavi-yeşil gözlü kedileri görmek, kucağıma alıp sevmek için vaktim olmadı. Kampüse gidenlerin “mutlaka” dediği bu yere, Meyra iki kere gitti. Anlata anlata bitiremedi. Dünyanın en güzel kedisi seçilen kedinin fotoğraflarını ve sevgi dolu diğer kedileri gösterdi.

Son akşam da İsmail Bey’in ısrarlı tavsiyesi üzerine Merkez Et Lokantası’na gittik. İyi ki gitmişiz.

Masaya oturmadan konuşmaya başladık:
“Eskişehir’de böyle çoluk çocuk gidilebilecek, bu kadar geniş, şık ve ferah bir mekân maalesef yok.”

Yemekler, etler, ikramlar, temizlik, düzen, çalışanların ilgi ve alakası ve de uygun fiyatlar…
Anlatılmaz, yaşanır…

Yine şaşırttı beni Van!

Beni şaşırtan bir başka şey ise çaylardı.

Gittiğim pek çok mekânda farklı tatta çaylar içtim:
Karanfilli, bergamotlu, tarçınlı, kaçak çay, çeşitli karışımlar…

Türkiye’nin pek çok yerinde “çay” derseniz aşağı yukarı aynı tat gelir. En fazla Doğu’da “bir tık daha koyu kaçak çay” farkı olur. Burada ise neredeyse her mekânın kendine özgü bir çay imzası var gibiydi.

Karadenizli bir çaykolik olarak bu kadar çeşitliliği ilk kez gördüm ve çok hoşuma gitti doğrusu.

Dönüş öncesi klasik faslı da yaptık elbette:

İnce kabuklu ceviz, kavurma, peynir çeşitleri, kuruyemişler, yöreye özgü ceviz reçeli ve adını bile unutabileceğim daha başka şeyler…

Rus Pazarı’ndan marka termos, porselen çaydanlık, çay tabakları…

“Sahte mi?”
En çok sorduğumuz soru.

Adı “Rus” olsa da içinde Rus olmayan; sanırım bir çeşit “Halk Pazarı” tadında bir alışveriş bölgesi. Van’ın kimliğini biraz daha anlatan çeşit çeşit mağazalar, restoranlar şehrin bu yakasında…

Hâlâ düşünüyorum:
“Gerçek mi bunlar? Çünkü dörtte bir, beşte bir fiyatına…”

Neyse…
Yedik, içtik, gezdik, gördük, hediyeliklerimizi aldık.

Pazar gece de bir ara kısa bir deprem oldu, sallandık.
Şimdi dönüyoruz.

Van’a kimi önyargılarla geldim; hiç beklemediğim güzellikler, lezzetler, manzaralar, dostluklar, insanlıklar gördüm.

Siyasetle ilgili konuştuklarımızı yazmıyorum. Ancak Van’ın kesinlikle tanıtılmaya ihtiyacı var. Van’da olanların yarısına bile sahip olamayan şehirlerin ne kadar turist çektiğini, ne kadar olumlu algıya sahip olduğunu düşününce, Van’ın hak ettiği yere gelmesi için yerel yönetimlere önemli görevler düşüyor diye düşünüyorum.

Van Belediyesi’nin hizmetleri burada şehirdeki billboardlarda halka duyuruluyor. Belki yüzlerce hizmete ilişkin bilgilendirme var. Hatta diyebilirim ki, bunların yarısı Eskişehir’de belki de yok. Bu da şaşırtıcı bir durum ve tartışılması gereken başlı başına bir ders içeriği…

Mesele, gönül meselesi…

“Tekrar gelir misin?” diye sorsalar:
Neden olmasın?

Evet, canavar görmedik belki ama Van’da fazlasıyla “can” gördük, canlılık gördük.

Belki bir dahaki sefere Van kedisi de severiz.

Tekrar görüşmek üzere, Allahaısmarladık…

(4-8 Aralık 2025)

Devamını Oku

Kriz İletişimi Ne Zaman Başlar: Sorun Çıkınca mı, Vatandaş Sokağa Çıkınca mı? – Prof.Dr. Erkan Yüksel – Akademik Akıl

Kriz İletişimi Ne Zaman Başlar: Sorun Çıkınca mı, Vatandaş Sokağa Çıkınca mı? – Prof.Dr. Erkan Yüksel – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Cumartesi sabah uyandık; sular kesik.
Komşular WhatsApp grubunda çoktan yazışmaya başlamış.
Sular İdaresi web sitesinde bir duyuru varmış: “Akşam 20.00’ye kadar gelmeyecek.”

Tedbirsiz yakalandık… Görmedik, duymadık.
Ama yalnız biz değil; belli ki pek çok kişi de aynı durumdaydı.

Kendimizi dışarı attık; şehrin öbür yakasında sular akıyordu.
Geç saatlerde eve döndük.
“İyi ki kayınpederlerle aynı şehirdeyiz” dedik; en azından bizim için bir nefes alma alanı vardı.

Lakin… sular hâlâ yoktu.
Sosyal medya “yıkılıyordu.” X’te ve WhatsApp gruplarında öfke cümleleri havada uçuşuyor, sinir yükseliyor, dil sertleşiyordu.

Mevsim kış, hava ayaz.
Bebeği olan var, çocuğu olan var, hastası olan var.
Bakım veren var, bakıma muhtaç olan var.
Parası olan var, olmayan var.
Esnaf var, çalışan var.
Tuvalet var, temizlik var, yemek var… Var da var.

Ve kafamın içinde tek bir soru dönüp duruyordu:
Peki, yetkililerden net bir açıklama var mı?

Sabah ilk iş 185’i aradım. Cevap yok.
Akşama kadar birkaç kez daha denedim; telefon bağlanmıyor bile.
Web sitesinde güncelleme? Yok.
Televizyonlarda bir şey? Yok.
“Ne zaman gelecek bu sular?”
Onu da bilen yok…

Pazar sabahı çocuğun kursu, dersi, dışarıda kahvaltı derken sonunda eve dönmek zorunda kaldık. Saat 16.00.
Su var mı?

“Mahallenin aşağılarına gelmiş diyorlar. Bir saate falan buralara da gelir inşallah…”

İşte bir hafta sonu maceramız böyle geçti: 20–21 Aralık 2025.
Bu satırları bir “şikâyet yazısı” olsun diye değil; yaşananı bir derse çevirelim diye yazıyorum.

Kamu hizmeti üretmek, özellikle altyapı ve saha operasyonu gerektiren işlerde, zaman zaman öngörülemeyen arızalarla sınanıyor.
Benim niyetim birilerini hedef almak değil; böylesi anlarda vatandaşın belirsizlikle baş etmesini kolaylaştıracak iletişim reflekslerini konuşmak.

Çünkü burada gördüğüm şey yalnızca “susuzluk” değil… aynı zamanda böylesi durumlarda iletişimin nasıl kurulduğuna dair önemli bir ders.
İnsanın sinirini bozan, çoğu zaman sorunun kendisi değil; belirsizliktir.
Belirsizliğin üstüne bir de “hâlâ net bilgi yok” hissi binerse, teknik bir arıza hızla sosyal bir krize dönüşür.
Sahada ekipler çalışıyor olabilir; ama toplumun zihninde şu soru büyür:
“Bu kurum durumu kontrol edebiliyor mu?”

Kriz yönetimi tam da bu sorunun büyümesini engellemek için vardır.
Kriz iletişimi ise o soruya güven veren cevaplar üretmek için…

“Kriz” kelimesi bazen gereksiz yere büyütülür, bazen de “abartmayın” diyerek küçültülür.
Oysa kriz; ne panik üretmek için kullanılan bir etiket, ne de üzeri örtülecek “küçük bir aksaklık”tır.

Kriz, kurumun olağan işleyişini bozan; hızlı karar, güçlü koordinasyon ve güven yönetimi gerektiren; paydaşların zihninde “Bu kurum ne kadar güvenilir?” sorusunu tetikleyen durumdur.

Kısacası kriz, sadece sahadaki teknik sorun değildir.
Kriz aynı anda zaman, anlam ve güven problemidir.

Kriz şunlar değildir:

  • PR makyajı değildir. Kriz iletişimi, sorunu parlatmak değil; gerçeği anlaşılır, şeffaf ve insani bir dille yönetmektir.
  • Sadece sosyal medya yönetimi değildir. Saha–çağrı merkezi–basın–yönetim aynı senkronu kurmazsa en iyi paylaşım bile yalnız kalır.
  • “Bir açıklama yaptım, bitti” değildir. Krizde tek cümle değil; ritim gerekir: düzenli, tutarlı, güncel bilgi akışı.

Kriz yönetimi, kurumlar için “yangın söndürücü” gibidir:
Yangın çıkınca hatırlanır ama en işe yarayanı, yangın çıkmadan önce dolabı belli olandır.

Bir durumun krize dönüşmesi için genellikle beş eşik devreye girer:

1) Temel hizmet etkisi
Su, elektrik, ulaşım, sağlık… Bunlar kesintiye uğradığında mesele “rahatsızlık” olmaktan çıkar; “hayatın akışını bozan belirsizlik”e dönüşür.

2) Süre belirsizliği ve beklenti yönetimi
“Şu saatlerde gelecek” denip gelmediğinde, insanın zihninde iki soru oluşur:
“Kontrol var mı?”
“Bize doğru mu söyleniyor?”

3) Çelişkili bilgi
Bir kanalda başka saat, diğer kanalda başka saat…
Bir açıklama “bitti” der, sahada “devam ediyor” hissi vardır…
Bu çelişki, teknik bir sorundan hızlı güven kaybı üretir.

4) Yayılım hızı
Bugün krizler yalnız sokakta değil, X’te de yaşanıyor.
Krizin tonu çoğu zaman orada belirleniyor: öfke mi baskın olacak, mizah mı, dayanışma mı, suçlama mı?

5) Kırılgan grupların riski
Yaşlılar, bebekler, kronik hastalar, engelliler, bakıma muhtaç kişiler…
Kriz iletişiminin vicdanı burasıdır.

Bu eşikler bir araya geldiğinde olay artık yalnızca “arıza” değildir.
Olay, kurumu ve toplumu test eden adeta bir güven sınavıdır.

Kriz yönetiminin en temel hedefi iki şeyi aynı anda başarmaktır:

  • Sorunu çözmek (operasyonel gerçeklik)
  • Sorunun ürettiği belirsizliği yönetmek (psikolojik gerçeklik)

Birincisi teknik bir meseledir.
İkincisi iletişim, koordinasyon ve liderlik meselesidir.

Kriz iyi yönetilirse:

  • Panik ve söylenti azalır; çünkü “ne olup bittiğini” bilen insan kontrol hissi kazanır.
  • Koordinasyon artar; çünkü tüm birimler aynı hikâyeyi anlatır.
  • İtibar korunur; çünkü itibar, “hiç sorun çıkmaması” değil; “sorun çıktığında ne yaptığın” ile ölçülür.
  • Maliyet düşer; çünkü çağrı yükü, şikâyet trafiği, çalışanların yıpranması azalır.

Kriz kötü yönetilirse, sorun teknik olarak çözülse bile kurumun hanesinde kalıcı bir güven çatlağı kalabilir.
Benzer durumlar tekrarlandığında, teknik sorunlar çözülse bile güven algısındaki yıpranma daha hızlı büyüyebiliyor.

Kriz iletişimi “konuşmak” değildir.
Kriz iletişimi, doğru anda, doğru bilgiyle, doğru dille rehberlik etmektir.

Kriz anında vatandaşın zihninde genellikle beş soru vardır:

  1. Ne oldu?
  2. Nereleri etkiliyor?
  3. Kurum ne yapıyor?
  4. Bu ne kadar sürecek?
  5. Ben ne yapmalıyım?

Kriz iletişimi, bu sorulara düzenli, net ve insani yanıt vermektir.

Burada kritik bir ayrım vardır:
Teknik ekip “boruyu onarır”; kriz iletişimi “belirsizliği onarır.”

Belirsizlik; öfke, kaygı ve güvensizlik üretir.
Bu üçlü yerleşti mi, artık her cümle “niyet okuma filtresinden” geçer:

  • “Bize doğruyu söylüyorlar mı?”
  • “Yine geçiştiriyorlar mı?”
  • “Bir şey mi saklıyorlar?”
  • “Neden susuyorlar?”

İşte tam da bu yüzden kriz iletişimi bir “lüks” değil; hizmetin ayrılmaz parçasıdır.

Kriz döneminde kurumların en sık düştüğü tuzaklar şunlardır:

  • Susmak: Sessizlik “kontrol yok” algısı üretir.
  • Aşırı teknik dil: Vatandaş borunun çapını değil, “ne zaman?” sorusunun cevabını ister.
  • Kesin saat verip tutturamamak: Kesin saat yerine “tahmini aralık + şu sıklıkla güncelleme” daha güvenlidir.
  • Suçlu aramak: İlk 24 saatte suçlu avı değil, çözüm ve yönlendirme gerekir.
  • Tepkiyi küçümseyen ton: Bir cümlenin tonu bazen içeriğinden daha çok kriz büyütür.
  • Tek kanala yaslanmak: Web + sosyal medya + çağrı merkezi + sahadan bilgi aynı çizgide yürümelidir. (Hatta etkilenen bölgelere SMS bilgilendirmesi bile düşünülmelidir.)
  • Vatandaşa ne yapacağını söylememek: Alternatif su erişimi, tanker noktaları, hassas gruplar için seçenekler… Bunlar “somut rehberlik”tir.

Eskişehir’deki su kesintisi sadece en son yaşanan örnek.
Geçmişten günümüze dünyada ve Türkiye’de daha pek çok olay, kriz yönetimi ve kriz iletişiminin önemini gösterdi.

Kısaca hatırlayalım:

  • Altyapı ve temel hizmet krizleri (su, elektrik, doğalgaz, ulaşım, internet)
  • Afet ve çevresel olaylar (deprem sonrası belirsizlik, sel/taşkın, orman yangını, hava kirliliği)
  • Halk sağlığı krizleri (salgınlar, aşı tereddüdü, gıda zehirlenmesi kümeleri, hastane yoğunlukları)
  • Siber saldırılar ve veri ihlalleri (sistem çökmesi, veri sızıntısı)
  • Etik ve güven krizleri (usulsüzlük iddiaları, görev ihmali, hesap verebilirlik sorunları)
  • Toplumsal hassasiyet ve dezenformasyon dalgaları (yanlış bilginin hızla yayılması)

Özetle kriz iletişimi, modern kamu yönetiminin olmazsa olmaz refleksidir.

Kriz iletişimcisi, kurumun “topluma dönük sinir sistemi” gibi çalışır: içeriden bilgi toplar, dışarıya rehberlik eder.

Kriz öncesi:

  • Senaryo planları (su kesintisi, taşkın, siber saldırı vb.)
  • Hazır şablonlar: ilk açıklama, uzama açıklaması, kademeli dönüş, telafi mesajı
  • Sözcü eğitimi: kısa, net, çelişkisiz anlatım
  • Çağrı merkezi için SSS ve konuşma metinleri
  • “Tek doğruluk kaynağı” altyapısı (web + sosyal + SMS uyumu)

Kriz anı:

  • İlk “kabul ve durum” mesajı: ne oldu, nereler etkilendi, ilk güncelleme ne zaman
  • Paydaş haritası: muhtarlar, hastaneler, okullar, bakım evleri, esnaf, medya
  • Sosyal dinleme: şikâyet kümeleri (belirsizlik, saat, alternatif su, üslup)
  • Teknik ekiple senkron: iletişimci “tahmin” değil “durum” konuşur

Kriz sürerken:

  • Düzenli güncelleme (gelişme olmasa bile)
  • Mahalle bazlı dönüş sırası / basınç bilgisi
  • Vatandaş rehberi: “ne yapmalıyım?”
  • Yanlış bilgiyi düzeltme

Kriz sonrası:

  • Kök nedenin sade raporu: “Ne öğrendik?”
  • Telafi ve iyileştirme takvimi
  • Kurumsal hafıza: bir sonraki krize hazırlık

Şimdi saatlerimiz 18.00’i gösteriyor. Yaklaşık 36 saatlik bir kesintiden sonra sularımız ip gibi de olsa akmaya başladı.
Bizim evde ısınmamızı sağlayan kombimizde bir sorun olmadı; ancak kimi evlerde kombiler susuz çalışmadığı için bazı aileler ne yazık ki soğukla da baş başa kalmış.
Türlü türlü mağduriyet ve eleştiri sesleri sosyal medyada yankılanmaya devam ediyor.

“Kriz, kurumların karakter testidir” diyor literatür.
Suyu getirmek elbette teknik bir mesele; ama güveni korumak iletişim meselesidir.
Belirsizlik arttıkça insanlar bilgi arar; bilgi bulamazsa söylentiye tutunur.
Söylentiyi en iyi durduran şey ise zamanında ve şeffaf bir güncellemedir.

Kriz anında doğru bilgi, doğru ritim ve insani bir dil; güveni korumanın en kısa yoludur. Ama belirsizliği yönetemezseniz; belirsizlik sizi yönetmeye başlar.

Kriz iletişimi, işte bu yüzden önemlidir.

Prof Dr Erkan YÜKSEL

Devamını Oku

Büyük Umut ve Heyecanlarla: Sağlıkta İletişim ve Motivasyon Çalıştayı’nın Ardından… – Prof.Dr. Erkan Yüksel – Akademik Akıl

Büyük Umut ve Heyecanlarla: Sağlıkta İletişim ve Motivasyon Çalıştayı’nın Ardından… – Prof.Dr. Erkan Yüksel – Akademik Akıl
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdürlüğütarafından 17–18 Aralık tarihlerinde düzenlenenSağlıkta İletişim ve Motivasyon Çalıştayı, Ankara’da tamamlandı.

İki gün süren çalıştay boyunca, altı tematik masada ve 100’ü aşkın akademisyen, uzman ve profesyonelin katkılarıyla; sağlık hizmet sunumunda iletişimin güçlendirilmesi ve sağlık çalışanlarının motivasyonunu artırmaya dönük kapsamlı değerlendirmeler yapıldı.

Kapanış gününde ise süreç boyunca ortaya çıkan çıktılar, masa temsilcileri tarafından tüm katılımcılarla paylaşıldı.

Sağlık hizmeti, çoğu zaman “tedavi” kelimesinin dar kalıbına sığmıyor. Daha geniş bir şey bu: insanın en kırılgan anlarına eşlik etmek, belirsizlikle baş etmek, güven kurmak… Kısacası bir iyilik yolculuğu. Bu nedenle iletişim; sağlık alanında “ek bir beceri” değil, doğrudan hizmetin kalbinde duran temel bir yetkinlik.

Bu çerçevede, “Sağlıkta İletişim ve Motivasyon” odaklı bu çalıştay sürecine katılmış olmaktan mutluluk duydum. Başta Sağlığın Geliştirilmesi Genel MüdürüDoç. Dr. Muhammed Atak’a, Daire Başkanı Dr.Şeyma Halaç’a ve emeği geçen tüm ekibe ev sahiplikleri ve titiz organizasyonları için gönülden teşekkür ederim.

Ayrıca Türkiye’nin dört bir yanından gelen katılımcıları aynı hedefte buluşturan, kapsamı ve koordinasyonu yüksek bu çalışmayı başarıyla yürüttükleri için kendilerini ayrıca tebrik etmek isterim.

Dikkatimi çeken bir başka nokta da Anadolu ÜniversitesiRektörü Prof. Dr. Yusuf Adıgüzel‘in iki gün boyunca toplantılara katılarak konuya verdiği önemi göstermesi oldu diyebilirim.

Çalıştayın en kıymetli yanı, konuyu “tek bir eğitim” gibi değil; sistematik, sürdürülebilir ve ölçülebilir bir model gibi ele almamızdı. Ana hedef; görev temelli gruplandırılmış sağlık çalışanlarına yönelik uygulanabilir bir eğitim modeli geliştirmek, modülleri netleştirmek, pilot uygulama planlamak ve izleme–değerlendirme mekanizmalarını tasarlamak gibi somut çıktılara dayalı bir çerçeve kurmaktı.

Bu yaklaşımın yalnızca içerik üretmek değil, aynı zamanda organizasyonel bir akıl gerektirdiği çok açıktı. Bu nedenle masalar disiplinlerarası bir kurguya sahipti: eğitim metodolojisi, hekim–hasta–yakın deneyimi, topluma yönelik iletişim, izleme–değerlendirme, çalışan memnuniyeti ve motivasyon boyutları birlikte düşünüldü.

Ben deToplumsal Farkındalık ve İletişimadlı 3. Masa’da moderatörlük yaptım. Bu grupta temel odağımız; sağlık okuryazarlığını destekleyen, hassas grupları gözeten, kriz ve risk dönemlerinde toplumsal dili doğru kuran; aynı zamanda yanlış bilgi/dezenformasyonla mücadeleyi de kapsayan bir iletişim yaklaşımını tekil kampanyalardan bağımsız biçimde “ortak ilke ve strateji seti” olarak tariflemekti.

İki gün boyunca “küme çalışması” mantığıyla yoğun bir üretim süreci yürüttük. Ürettiğimiz öneri ve başlıkların bazıları şöyle özetlenebilir: saha dili–kamu dili ayrımı, mesaj stratejileri, temas noktaları ve davranış standartları, güven dili ve ortak sözlük, anlatı ve mesaj setleri, farklı mecralara uyarlama ilkeleri, güveni zayıflatan algılar, ana hikâye ve temalar, empati–iş birliği–açıklık–sorumluluk esasları, dil–ton–üslup standardı, ortak değerler, “cümle bankası”, kriz anı protokolü ve kırmızı çizgiler… Bu başlıklar etrafında üç ayrı rapor üreterek somut çıktılar oluşturduk.

Bu çalıştay sürecinde tekrar tekrar netleşen üç kritik noktayı özellikle not etmek isterim:

Birincisi:İzleme ve değerlendirme olmadan “iyi niyetli eğitim” kolayca buharlaşıyor. Ön-test/son-test, düzenli memnuniyet ölçümleri, nitel geri bildirim, eğitici performansı, dijital takip ve periyodik etki analizleri işin omurgasını oluşturuyor.

İkincisi:İletişim; “hasta memnuniyeti” kadar çalışan memnuniyeti, psikolojik dayanıklılık ve tükenmişlik ile de doğrudan bağlantılı. Motivasyon yalnızca bireysel telkinle değil; destek mekanizmaları, ekip içi iş birliği, görünür kılınan iyi örnekler ve kurumsal aidiyetle güçleniyor.

Üçüncüsü:Eğitim içeriği kadar yöntem de belirleyici. Vaka analizi, senaryo, rol canlandırma, stres yönetimi ve kriz anında iletişim gibi pratik odaklı araçlar; “anlatmaktan” çok “kazandırmak” için vazgeçilmez.

Bu sürecin en umut veren tarafı ise; çalıştay çıktılarının pilot uygulamaya, ardından da ulusal ölçekte yaygınlaştırılabilecek bir modele evrilecek şekilde kurgulanmış olmasıydı.

Sağlık iletişimi konuşurken aslında şunu konuşuyoruz: insan onuru, güven, saygı ve birlikte çalışabilme kapasitesi. Sağlık çalışanları için hayırlı olacak bir sonuç raporunun ve sahaya değecek uygulamaların ortaya çıkmasını diliyorum.

Türkiye’de “sağlık iletişimi” alanında kapsamı ve yöntemi itibarıyla çok kıymetli bir örnek oluşturan bu organizasyonun devamını da ayrıca önemsiyorum. Çünkü her masada üretilen çıktılar, geleceğe dönük büyük bir birikimin ve güçlü bir iradenin işaretini veriyor. Bu heyecan ve motivasyonun artarak sürmesini temenni ediyorum.

Prof. Dr. Erkan Yüksel

Üçüncü Masa katılımcılarımız: Prof Dr Erkan Yüksel (Moderatör, Anadolu Ü.), Ali Kemal Beytaş (Koordinatör, Sağlık Bakanlığı),Serkan Karavuş (Koordinatör, Sağlık Bakanlığı), Merve Öztürk (Raportör, Sağlık Bakanlığı), Prof Dr Enderhan Karakoç (Ankara Yıldırım Beyazıt Ü. İletişim Fakültesi Dekanı), Prof Dr Mustafa Bostancı (Sakarya Ü.),Prof Dr Gülcan Işık (Hacı Bayram Veli Ü.), Prof Dr Hakan Dönmez (Hacı Bayram Veli Ü.), Prof Dr İsmail Karakaya (Gazi Eğitim Fakültesi), Prof Dr Yusuf Özkır (Medipol Ü.), Doç. Dr Gül Dilek Türk (Marmara Ü.), Doç. Dr. Ramazan Akkır (Tekirdağ Namık Kemal Ü.), Araş Gör Dr. Ezgi Aysu Şahin Mavi (Gazi Ü.), Uz. Dr. Sevde Sancar (Sultangazi İlçe Sağlık Md.), Dr Gözde Kirişçioğlu (Cumhurbaşkanlığı İletişim Bşk.), Dr Seray Öney Doğanyiğit (Bilgi Ü.), Alper Okan Öztürk (TRT Haber), Adnan Karakaş (TRT), Kıvanç Kaçakgil (GAYA Ajans), Sevgi Hasipek (RTÜK),Dr. Esra Çiftçi (Sağlık Bakanlığı),Suna Özden (Sağlık Bakanlığı)

***

Devamını Oku