06 Mayıs 2026 Çarşamba
Şehirleşme Süreçleri ve Çevresel Etkileri
Bir Yudum Süt, Bir Parça Et; Medeniyetin Sessiz Mimarları - Doç.Dr. Alper Koçyiğit - Akademik Akıl
Türkiye’de Vakıf Üniversitelerinin Güncel Sorunları ve Çözüm Önerileri - Prof.Dr. Ayşegül Akbay - Akademik Akıl
Yönetmen Rezan Yeşilbaş’tan Uçan Köfteci - Aziz Yağan
Sosyete
En iyi deneyimleri sunmak için, cihaz bilgilerini saklamak ve/veya bunlara erişmek amacıyla çerezler gibi teknolojiler kullanıyoruz. Bu teknolojilere izin vermek, bu sitedeki tarama davranışı veya benzersiz kimlikler gibi verileri işlememize izin verecektir. Onay vermemek veya onayı geri çekmek, belirli özellikleri ve işlevleri olumsuz etkileyebilir.
Teknik depolama veya erişim, abone veya kullanıcı tarafından açıkça talep edilen belirli bir hizmetin kullanılmasını sağlamak veya bir elektronik iletişim ağı üzerinden bir iletişimin iletimini gerçekleştirmek amacıyla meşru bir amaç için kesinlikle gereklidir.
Teknik depolama veya erişim, abone veya kullanıcı tarafından talep edilmeyen tercihlerin saklanmasının meşru amacı için gereklidir.
Sadece istatistiksel amaçlar için kullanılan teknik depolama veya erişim.
Sadece anonim istatistiksel amaçlar için kullanılan teknik depolama veya erişim. Mahkeme celbi, İnternet Hizmet Sağlayıcınızın gönüllü uyumu veya üçüncü bir taraftan ek kayıtlar olmadan, yalnızca bu amaçla saklanan veya alınan bilgiler genellikle kimliğinizi belirlemek için kullanılamaz.
Teknik depolama veya erişim, reklam göndermek için kullanıcı profilleri oluşturmak veya benzer pazarlama amaçları için kullanıcıyı bir web sitesinde veya birkaç web sitesinde izlemek için gereklidir.
71
O videoları siz de görmüşsünüzdür.
Bir insanın sesini alıp, hiç söylemediği cümleleri “kendi ağzından” söyletmek artık birkaç dakikalık iş.
Görüntüyü de ekleyince, o kişi hiç bulunmadığı bir yerde, hiç yapmadığı bir şeyi yapıyormuş gibi karşımıza çıkabiliyor.
Eskiden “fotoğraf yalan söylemez” derdik.Şimdi fotoğraf da video da ses kaydı da; tek başına, eskisi kadar güçlü bir kanıt değil.
Daha tuhafı şu: Gerçekle gerçek dışı arasındaki çizgi, her yeni dijital teknoloji hamlesiyle biraz daha bulanıklaşıyor.Hatta zaman zaman, yapay zekâ bile bu ayrımı yapmakta zorlanıyor.
Bu yeni medya düzeninde artık herkes birer yayıncı.
Algoritmalar da her birimize ayrı bir “dünya” gösteriyor.
Geleneksel medyaya dair bildiklerimiz bu ortamı açıklamakta giderek yetersiz kalıyor.
O yüzden iletişim bilimi olarak biriktirdiklerimizi yeniden gözden geçirmek, yeni koşullara göre yeniden yorumlamak zorundayız.
Tam da bu ihtiyaçla,Prof. Dr. Süleyman Karaçor, Prof. Dr. Zeynep KaraçorveBurcu Güvenek’in editörlüğünde yayımlanan“Blockchain ve Nesnelerin İnterneti Ekseninde Dijital Ekosistemler”kitabında bir bölüm kaleme aldım:
“Gündem Mühendisliği: Dijital Çağda Gündem–Algı–Gerçeklik Döngüsü Üzerine Bir Model Önerisi.”
Bu bölümde iki şey yaptım:Birincisi, “gündem mühendisliği” kavramını tartışmaya açtım.
İkincisi, uzun yıllar daha çok doğrusal bir çizgi gibi anlatılan gündem belirleme sürecini, dijital çağın ruhuna daha uygun döngüsel bir modelle düşünmeyi önerdim.
GÜNDEM BELİRLEME KURAMI BUGÜN NE SÖYLÜYOR?
Yaklaşık yarım asır önce McCombs ve Shaw’ın geliştirdiği gündem belirleme kuramı, medyanın insanların ne hakkında konuşacağını ve zamanla neyi önemli sayacağını nasıl etkilediğini güçlü ampirik bulgularla ortaya koydu.
Klasik araştırma sorusu şuydu:
“Bugünlerde dünyayı ve ülkemizi ilgilendirdiğini düşündüğünüz en önemli sorunlar sizce nelerdir?”
Bu soruya verilen yanıtların, çoğu zaman bireylerin “kendiliğinden” önem verdiği konulardan çok, medyanın görünür kıldığı gündemle ilişkili olduğu tekrar tekrar gösterildi.
Başka bir deyişle, “en önemli sorunlar” listemiz sık sık hayatın gerçeklerinden değil, medyanın seçip öne çıkardıklarından etkileniyordu.
(Kuram hakkında bkz.: Dingin, A. E. & Yüksel, E. (2020).Medya, Kamuoyu ve Siyaset Gündeminde Köşe Kapmaca. Literatürk.)
Ama bugün medya yalnızca çeşitlenmedi; cebimize, saatimize, hatta bildirim sesimizin içine yerleşti.
Akıllı telefonlar, sosyal ağlar, öneri sistemleri ve algoritmik akışlar sayesinde gündem üretimi artık sadece “önceliklendirme” değil; aynı zamanda duygu ve anlam yönetimiyle iç içe geçen bir sürece dönüştü.
OYUN AYNI OYUN MU, YOKSA MASA MI DEĞİŞTİ?
Bu dönüşümü zihnimizde canlandırmak için basit bir metafordan yararlanalım:bilardo.
Geleneksel medya düzeninde oyunu anlatmak nispeten kolaydı.
“Istakayı elinde tutan” güçlü aktörler vardı; topu hedefe doğru gönderirlerdi.
Gündem belirlemek, büyük ölçüde görünür ve izlenebilir bir süreçti.
Dijital çağda ise oyun hâlâ oyun… amamasa değişti.
Artık herkes kendi topunu masaya sürebiliyor; herkes bir ölçüde yayıncı.
Fakat görünmeyen, çoğu zaman adını bile koymadığımız çok güçlü bir oyuncu daha var:algoritmalarveyapay zekâ.
Bu aktörler oyunun “eğimini”, “hızını” ve topun “yönünü” fark ettirmeden etkileyebiliyor.
Sanki masaya bir de “manyetik alan” eklenmiş gibi…
Bazı toplar bazı ceplere daha kolay düşüyor: yankı odaları, kutuplaştırıcı içerikler, duygusal tetikleyiciler…
Dolayısıyla artık mesele yalnızca “ne hakkında konuşuluyor?” sorusu değil.
Asıl kritik sorular şunlar:
DOĞRUSAL SÜREÇTEN DAİRESEL DÖNGÜYE
Bugünün karmaşık medya ortamını tek bir kuramla açıklamak zor.
Gündem belirleme, çerçeveleme, priming, gerçekliğin toplumsal inşası… Hepsi aynı resmin farklı parçaları gibi.
Dijital ortamda algoritmik akış bir konuyu sürekli önümüze getirerekhafızayı tazeliyor(gündem etkisi).
Aynı anda o konuyu belirli duygusal ve anlamsal kodlarla paketleyerekanlamı kuruyor(çerçeve etkisi).
Üstelik bunu kullanıcı davranışından beslenerek, kendini sürekli güncelleyerek yapıyor.
Sonuç?
Süreç artık doğrusal olmaktan çıkıp dairesel bir yapıya dönüşüyor.
Bu nedenle bölümde önerdiğim modele“Gündem–Algı–Gerçeklik Döngüsü”adını verdim ve şöyle tarif ettim:
Bu döngü bazen doğal akışla işliyor.
Ama dijital çağda çoğu zaman döngünün üstüne bir “üst akıl” değilse bile bir üst mekanizma biniyor: sistematik yönlendirme, görünürlük oyunları, hedefli içerik stratejileri…
İşte burada “gündem mühendisliği” devreye giriyor.
“GÜNDEM MÜHENDİSLİĞİ” TAM OLARAK NE?
Şunu özellikle vurgulamak isterim: Bu döngü kendi kendine dönen masum bir çark değil.
Bazı aktörler için bu çark, tam anlamıyla bir müdahale alanı.
Döngünün her aşamasına, veri analitiği, algoritmik manipülasyon ve duygu yönetimi araçlarıyla müdahale edilebilir:
Bir tema parlatılabilir, başka bir tema görünmez kılınabilir.
Bir tartışma alevlendirilebilir, bir kriz büyütülebilir ya da tam tersine, sönümlendirilebilir.
Dikkat bir yerden alınır, başka bir yere taşınır.
Stratejik iletişim dünyasında hiçbir süreç “tamamen doğal akışına” bırakılmaz;
hızlandırılır, yavaşlatılır, yeniden çerçevelenir, başka bir temaya kaydırılır.
O yüzden üç soru, artık lüks değil; zorunluluk:
Çünkü gündem dediğimiz şey sadece ekranla sınırlı değil.
Evdeki sofraya, okul koridoruna, kurum toplantısına ve ülkenin sandığına kadar uzanıyor.
ALGORİTMİK EŞİK BEKÇİLİĞİ
Eskiden “eşik bekçiliği” denince haber merkezleri akla gelirdi.
Hangi haberin yayına gireceğine editörler, yazı işleri, yayın yönetmeni karar verirdi.
Bugün ise eşik daha karmaşık.
Eşik bekçisi çoğu zaman algoritmalar.
Arama motorları, sosyal medya akışları ve öneri sistemleri; neyi göreceğimizi ve neyi hiç görmeden geçip gideceğimizi belirleyen otomatik bir görünürlük düzeni kuruyor.
Bu noktada “özgür irade” tartışması kaçınılmaz:
Ekranı kaydırırken kendimizi özgür hissedebiliriz; ama özgürlük hissi ile “seçenek mimarisi” aynı şey değildir.
Bu soruların yanıtı, ortak gerçekliğin kaderini doğrudan etkiliyor.
PARÇALANAN GERÇEKLİK
Dijital dünyanın vaadi başından beri “çok seslilik”ti.
Evet, artık “çok ses” var.
Ama bazen bu çok ses, bir orkestraya dönüşmüyor; birbirini duymayan odalara dönüşüyor.
Bir grubun “en önemli sorun” dediği şey, başka bir grubun akışında hiç görünmeyebiliyor.
Ya da yalnızca karikatürize edilmiş, alaya alınmış, çarpıtılmış biçimde yer alabiliyor.
Böylece ortak gerçeklik zeminimiz kırılganlaşıyor.
Aynı ülkede, aynı mahallede, aynı sokakta… farklı “gerçekliklerle” yaşar hale geliyoruz.
Ve bu yalnızca düşünsel bir mesele değil:
Güven kaybı, diyalog kaybı, birlikte yaşama kapasitesinde aşınma demek.
PEKİ NE YAPACAĞIZ?
Köşe yazısının güzel tarafı şu: Sadece teşhis değil, bir yol haritası da önerebiliyoruz.
Ben meseleyi üç düzeyde ele almayı faydalı buluyorum.
1) Bireysel düzey
Kendimize küçük ama etkili sorular soralım:
Duygusal tetikleyicilerle çalışan bir düzende duyguyu inkâr etmek değil; duyguyu yönetebilmek kıymetli.
Bazen en iyi refleks “paylaşmak” değil; durmak, bakmak, doğrulamak ve sonra konuşmak…
2) Kurumsal düzey
Kurumlar gündem dalgalarıyla sarsıldığında refleks olarak “susma, kapatma, geçiştirme”ye meyledebiliyor.
Oysa suskunluk çoğu zaman bir “algı boşluğu” üretir.
Dijital çağda algı boşluğu çok hızlı dolar; ne ile dolacağını ise çoğu zaman siz belirleyemezsiniz.
Kurumların kriz anında değil, kriz öncesinde bir iletişim omurgası kurması gerekiyor:
Gündem yönetimi dediğimiz şey, sadece “ne söyleyeceğiz?” değil; “ne zaman, ne kadar, hangi tonda ve hangi süreklilikte konuşacağız?”sorularının da cevabıdır.
3) Toplumsal düzey
Salgın döneminde “hijyen” kelimesi hayatımıza yeniden girdi.
Dijital çağda da bir anlamda “iletişim hijyeni”ne ihtiyacımız var.
Bu sansür demek değil.
Doğrulama kültürü demek.
Medya okuryazarlığı demek.
Platform sorumluluğu demek.
Eğitim sisteminin “bilgiyle ilişki kurma” becerisini güçlendirmesi demek.
Bir toplum ortak gerçekliğini kaybederse sadece fikir kaybetmez;
güven kaybeder, diyalog kaybeder, birlikte yaşama kapasitesini kaybeder.
SON SÖZ
Gündem bazen bize “dışarıda olanı” anlatır.
Ama dijital çağda gündem giderek daha fazla “içeride olanı”; yani algımızı şekillendiriyor.
Bu yüzden mesele yalnızca haberleri takip etmek değil;
haberlerin, içeriklerin, akışların bizi “nasıl yönlendirdiğini” fark edebilmek.
Benim derdim “teknoloji kötüdür” demek değil.
Derdim şu: Teknoloji hızlandı; bizim farkındalığımız aynı hızla artmazsa, başkalarının kurduğu gündemlerin içinde yaşayıp gidebiliriz.
Kişisel mottom olan “bilimle yol açmak” bazen tam da budur:
Gördüğümüz şeyin “ne olduğunu” anlamaya çalışmak…
Ve kendimizi, kurumlarımızı, toplumumuzu bu yeni gerçeklik iklimine daha dayanıklı hâle getirmek.
Prof. Dr. Erkan YÜKSEL
124
Son yılların popüler konularından biri “narsist insanlar” ve onlardan korunma yolları. Bu yazıda konuya biraz daha özel bir noktadan bakmak istiyorum: Narsist bir patronla çalışmak nasıldır ve insan, böyle bir ortamda kendini nasıl korur?
Kimi işyerlerinde iş yükü ağırdır ama içeriye girdiğinizde pozitif bir hava hissedersiniz. Çalışanlar yorulurlar ama kendilerini değersiz, akılsız, işe yaramaz ya da “yarın kapının önündeyim” diye görmezler.
Kimi işyerlerinde ise ortalıkta adeta görünmez bir sis bulutu vardır. İnsanlar çalışır, çabalar ama içlerinde sürekli bir belirsizliğin hakim olduğu “acaba” sorusu vardır: “Yetersiz miyim?”, “Yine mi olmadı?”, “Bu da mı gol değil?”, “Yanlış mı anlaşıldım?”, “Ben mi abartıyorum?”…
Böyle bir iş yerinde eğer yöneticinizden şu tür sözler de duyuyorsanız, sizin için alarm zilleri çalıyor demektir:
Bu tür söz ve durumlar elbette tek başına kanıt değildir ama işyerinde iklimin ipuçları olarak yorumlanabilir.
Bu noktada, küçük ama önemli bir not da düşeyim:
Bu yazı bir “tanı koyma” metni değil; işyerinde tekrarlayan davranış örüntülerini anlamaya ve kendini korumaya dönük pratik bir çerçeve sunma çabasıdır. Yazı, yapay zeka desteği ile hazırlanmıştır.
NASIL BİR ORTAM?
Narsistik örüntüler gösteren patron ya da yöneticiler, işyerinde belirli bir iklim inşa eder: aşırı benmerkezcilik, eleştiriye tahammülsüzlük, empati yoksunluğu, manipülasyon ve imaj takıntısı bu atmosferin sık görülen bileşenleridir.
Narsistik örüntünün baskın olduğu yerlerde ilk fark edilen şey çoğu zaman “belirsizlik”tir. Belirsizlik uzadıkça insanlar iş üretmekte zorlanır; bir yandan da kendilerini korumak için görünmez bir zırh örmeye başlar.
Bu ortamın tipik işaretleri şunlardır:
Sisli öncelikler:
Plan değil, ruh hâli belirleyicidir. Öncelikler objektif ve önceden bilinen kriterlerle değil, çoğu zaman yöneticinin anlık ihtiyacı, duygusu, itibarıyla belirlenir. Bugün “en acil” denilen şey yarın yok sayılabilir. Siz teslim edersiniz, “bunu neden böyle yaptın” olur. Teslim etmezsiniz, “niye yetiştirmedin” denir.
Sonuç: Çalışan sürekli kendini savunmada hisseder. Doğruyu yapmaktan çok “yanlış anlaşılmamak” için çalışır.
Alkış ekonomisi:
Üretim değil, görünürlük ödüllendirilir. Değer üretimi “çıktı kalitesiyle” değil, “görünürlükle” ölçülür. Kim patronun gözünde parlıyorsa o kazanır; kim işin yükünü taşıyorsa görünmezleşebilir. Sunum, konuşma, poz verme artar; üretim ve kalite geri planda kalır. Kimin yanında durduğun, performans kadar önem kazanır. Somut veriler yerine izlenim üzerinden değerlendirme yapılır.
Sonuç: Kurum içinde işbirliği azalır, herkes vitrine oynamaya başlar. Yapılan işin niteliği giderek düşer.
Günah keçisi döngüsü:
Sorunlar çözülmez; kişi değiştirilir. Sistemin sorunları (kötü planlama, belirsiz hedef, kaynak eksikliği) konuşulmasın diye düzenli olarak bir kişi ya da ekip hedefe konur. Sorunlar gerçekçi olarak analiz edilmek yerine birileri “problemli” ilan edilir; diğerleri “sıradaki ben olmayayım” diye sessizleşir. “Problemli” kişi gitse bile bir süre sonra yeni biri ya da birileri “problemli” ilan edilir.
Sonuç: Ekipte “yakın durma/uzak durma” kampları oluşur. Herkes kendini korumak için susar, risk almaz. Yaratıcılık biter. Kurum, öğrenen organizasyon olmaktan çıkar.
Sessizlik kültürü:
Hakikat koridorda konuşulur. Toplantılarda gerçek risk ve sorunlar konuşulmaz; çünkü konuşmanın bir bedeli vardır. İnsanlar “güvenli cümleler” kurar; riskler halının altına süpürülür. “Şimdi sırası değil” sözü çok duyulur. Dedikodu ve söylenti artar. Fikir değil, onay üretimi vardır.
Sonuç: Zamanla kurumun bağışıklık sistemi çöker. Hatalar erken yakalanmaz, kriz büyür. Çalışanlar da içten içe yalnızlaşır.
Çifte standart:
Adalet zayıflayınca ekip çözülür. Kurallar herkese aynı şekilde uygulanmaz. Bazıları korunur, bazıları yük taşır. “Sevilenler” ve “katlananlar” diye iki sınıf oluşur.
Sonuç: Adalet duygusu zayıflayınca ekip dayanışması da zayıflar. Kurum içi güven biter. Kırılganlık, pasif direnç ve içe kapanma görülür.
Sınırların belirsizliği:
Takvim değil, alarm sistemi çalışır. Mesai dışı mesajlar, tatilde “hemen bir bakar mısın”lar, sürekli aciliyet vardır. İş ile özel hayat arasındaki çizgi sürekli ihlal edilir; “acil” olağan hâl olur. “Hemen” kelimesi kronik bir hâl alır. Plan yerine anlık talimatlarla yönetim vardır. Zaman yönetimi değil, sinir sistemi yönetimi yapılır. Böyle bir ortamda çalışanlar zamanla şunu öğrenir: İş planının görünmeyen kalemi, “patronun ruh hali”dir.
Sonuç: Çalışanlar sürekli “tehdit var” modunda iş yapar. Uyku düzenleri bozuk, dikkatleri dağınık, tahammül seviyeleri düşüktür.
ÇALIŞANLAR NE HİSSEDER?
Bu tür ortamlarda baskın duygu çoğu zaman “öfke” değil; daha sinsi bir şeydir: Kendi algısından şüphe etmek.
İnsan böyle bir ortamda kendi aklını test etmeye başlar.
Beden ise sinyal verir: pazar akşamı huzursuzluğu, uykunun bozulması, sürekli tetikte olma, “mesaj gelir mi” diye telefona bakma…
İşte, iletişim ve ilişkiler üzerine yazdığım ikinci kitabımda “Sussan olmuyor” dediğim yer tam burası… Susarsınız, içinize dert olur. Konuşursunuz, başınıza iş açılacakmış gibi hissedersiniz.
DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER NELERDİR?
Narsistik örüntünün güçlü olduğu yerde çalışanın temel hedefi şu olmalıdır: Sis üretimini azaltmak ve kendini korumak.
Bunu sağlayan bazı “teknik” çözümler şöyle açıklanabilir:
Kararı yazıya bağlayın, sisi azaltın
Belirsizlik ve sis ortamının panzehiri yazıdır. Yapılacak iş, kapsam, teslim tarihi ve öncelik sırasını yazılı netleştirin. “Ne yapılacak, ne yapılmayacak; ne zaman, hangi formatta; birden fazla iş varsa, sıralama nedir?” sorularını sorarak teyit alın.
Örnek:
“Bunu yazılı isteyebilir misiniz?” demek bazen karşı tarafı gerebilir. Daha yumuşak yol şudur: “Yanlış anlaşılmamak için ben şöyle özet geçiyorum…”
Toplantı sonrası 4 satırlık özet geçin, kayıt altına alın
Toplantılar sözlü olduğu için “yoruma” açıktır. Sisli ortamlarda toplantı, sonra yeniden yazılır. 4 satırlık özet, toplantıyı “tarihli bir fotoğraf” gibi kayıt altına alır.
Bu özette şunlar yer alabilir:
Örnek:
“İki seçenek” kuralını uygulayın, sınır çizin
Bazı yöneticiler “hayır”ı kişisel meydan okuma gibi algılar. O yüzden doğrudan reddetmek yerine, gerçeklik üzerinden iki seçenek sunmak daha az çatışma üretir. Bu bir diplomasi tekniğidir: “İstemiyorum” değil, “fizik böyle” demektir.
Örnek cümleler:
Provokasyona yakıt vermeyin, oyunu büyütmeyin
Provokasyonun amacı çoğu zaman “bilgi almak” değildir; duygusal üstünlük kurmaktır. Siz uzun uzun savununca malzeme artar, tartışma büyür, hedef siz olursunuz. Kısa ve nötr cümleler bu oyuna yakıt taşımaz.
Örnek cümleler:
Kendi portföyünüzü oluşturun, emeğinizi kaydedin
Bu tip ortamlarda emek görünmezleşebilir ya da başarı başkasına yazılabilir. Ayrıca kriz anında “sen ne yaptın?” sorusu gelebilir. Portföy, kendiniz için bir arşiv belgesidir. Bu bir silah değil, emniyet kemeridir.
Basit bir düzende “arşiv kaydı” tutabilirsiniz: tarih, iş/çıktı, kime teslim edildi, kanıt linki/dosya, etki (“sunumda kullanıldı”, “müşteriye gitti”, “onay aldı”).
Örnek:
Müttefik bulun, süreçleri öğrenin
Narsistik örüntülerin en sevdiği şey, kişiyi yalnızlaştırmaktır. Bu yüzden güvenilir bir kişiyle gerçekliği paylaşın. Ama bu “dedikodu” olsun diye değil; gerçekliği kontrol etmek ve yalnızlaşmamak için.
Seçtiğiniz kişi sır tutan, olayları dramatize etmeyen, güvenilir biri olsun. Örneğin ona, “Şu olayı ben böyle yaşadım; sende nasıl görünüyor? Yazılı özet geçmeyi düşünüyorum.” deyin.
Gerekiyorsa kurumsal süreçleri öğrenin: İK, şikâyet prosedürü, etik süreç, ombudsmanlık, sendika vb.
Sağlık alarmını ciddiye alın
Uyku bozukluğu, yorgunluk, kaygı; kalp çarpıntısı, mide sorunları, baş ağrısı, iştah değişimi, dikkat dağınıklığı, unutkanlık, tahammülsüzlük, bedensel şikâyetler çoğalıyorsa “normal stres” sınırı aşılmış olabilir.
Bu iklim, sadece iş üretimini değil, sinir sistemini tüketir. Kronik stres bir noktadan sonra “kişilik meselesi” değil, biyolojik bir meseleye dönüşür. “Daha dayanayım” yaklaşımı çoğu zaman maliyeti büyütür.
Bu durumda: iş yükü ve mesaj saatleri için sınırları netleştirin, destek ağı kurun (müttefikler veya profesyonel danışmanlık), bir B planı oluşturun (görev değişimi / ekip değişimi / ayrılma ihtimali). Sadece plan ihtimalini düşünmek bile insanı rahatlatabilir. Gerekirse hekim/psikolojik destek alın.
NEDEN ‘HER ŞEYİ SÖYLEMEK’ ÇÖZÜM DEĞİLDİR?
Bu açmazı çözmenin yolu “her şeyi söylemek” değildir. Çözüm, konuşmayı akıllı, kayıtlı ve ölçülü hâle getirmektir. Çünkü narsistik örüntünün olduğu ilişkide “iletişim” çoğu zaman karşılıklı anlaşma aracı olmaktan çıkar; güç ve kontrol oyununun sahasına dönüşür.
Böyle bir ortamda “her şeyi söylemek” genellikle üç nedenle ters teper:
Bu yüzden “odaklı, kayıtlı ve ölçülü konuşma” daha etkilidir:
Bütün bu anlattıklarımda temel mesele “patronu değiştirmek” değil, “kendini korumak”tır. Çünkü bir çalışan çoğu zaman patronunun kişiliğini değiştirecek güce sahip değildir. O değişim kişinin içgörüsü ve uzun bir süreç gerektirir; işyerinde ise zaman ve güvenli zemin çoğu zaman yoktur.
Ama çalışanın kontrol edebildiği şeyler vardır: sınır, kayıt, iletişim biçimi, destek ağı, gerektiğinde çıkış planı…
Yani odak, başkasının psikolojisini “düzeltmek” değil; kendi psikolojik ve profesyonel bütünlüğünü korumaktır.
Ne demişler: “Bataklığı kurutmaya çalışmak yerine, çizmeni sağlam giymek.”
SON SÖZ
Narsistik örüntünün olduğu yerlerde “iyi niyet” bazen “sınırsız erişim izni” gibi okunur. İyi niyetinizi korurken sınırlarınızı da korumak zorundasınız.
“Sussan olmuyor” dediğim yerde asıl mesele de şudur: Netlik üretmek, kayıtla ilerlemek, sınırı iş diliyle koymak ve kendi aklınızı sisin içinde yalnız bırakmamak.
Merak edenler için hazırladığım, “Benim yöneticimde narsistik örüntü ne kadar güçlü?” başlıklı kısa testi bloğumda bulabilirsiniz: https://www.erkanyuksel.org/
Prof. Dr. Erkan YÜKSEL
50
Nasrettin Hoca bir akşamüstü, evinin önünde telaşla bir şeyler arar.
Komşusu görür, yaklaşır: “Hoca, hayırdır, ne arıyorsun?”
Hoca der ki: “Anahtarımı kaybettim.”
Komşu da insanlık hâli; eğilir, beraber ararlar.
Ararlar, tararlar… Anahtar yok!
Bir süre sonra komşu sorar: “Hoca, emin misin burada kaybettiğine?”
Hoca hiç bozulmadan cevap verir: “Yok, ahırın orada kaybettim.”
Komşu şaşırır: “E hocam, o zaman niye burada arıyoruz?”
Hoca sakince der ki: “Orası karanlık, burada lamba yanıyor.”
Bazen bir konuyu uzun uzun anlatmak yerine bir fıkra anlatmak, meseleyi daha iyi görünür kılar. Çünkü fıkra, insanın zihnindeki savunma duvarlarını indirir; gerçeği sertleştirmeden söyler.
Uyuşturucuyla mücadelede de benzer bir durum yaşıyoruz. Birçok kişi riskin farkında; “ne yapılabilir?” diye düşünmüş olanlar da az değil. Ama farkındalık ile uygulama arasındaki mesafe bazen açılıyor. Çünkü “ışığın altında” konuşmak kolay; “karanlıkta” çalışmak zor. Oysa anahtar çoğu zaman tam da o “karanlık” yerde duruyor.
Benim derdim “kimse bir şey yapmıyor” demek değil. Sahada emek veren, risk alan, gece gündüz çalışan çok insan var. Derdim şu:“Doğru yerde mi arıyoruz? Enerjimizi en etkili yere mi harcıyoruz?”Bu soruyu sormadan, iyi niyet tek başına “sonuç” üretmiyor.
“UYUŞTURUCU VE MEDYA” SUNUMU
Geçtiğimiz hafta, Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Başkanlığı koordinesinde, Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlerimizin katılımıyla yapılan “2025 Yılı Değerlendirme Toplantısı”na katıldığım. 21 Ocak 2026 günü “Uyuşturucu ve Medya” başlıklı bir sunum yaptım.
Sunumumun tek cümlelik özeti şuydu:
“Medya bir araçtır; doğru kullanılırsa korur, yanlış kullanılırsa risk üretir.”
Bu sunumu daha önce de farklı toplantılarda paylaşmıştım. Yani “yeni, orijinal, daha önce söylenmemiş” hiçbir şey söylemedim. Tekrar ettiğim ve aslında herkesin bir çok noktasını bildiğini de düşündüğüm bazı noktaları hatırlatmak istedim.
Uyuşturucu ile mücadele yalnızca sokakta, okulda, adliyede, hastanede değil; medya alanında da etkin bir şekilde verilmek zorunda…
IŞIĞIN ALTINDA NE ARIYORUZ?
Fıkrada “ışığın altında” aramak, “kolay olanı seçmek” anlamına geliyor. Başka yerlerde kimin ne yaptığını eleştirmiyorum ama medya açısından baktığımızda, her seferinde konu gündeme geldiğinde aynı klişelerin kullanıldığını görüyoruz. Bunları birkaç başlıkta topladığımda şöyle bir manzara karşımıza çıkıyor:
Bunlar ilgi çekici olduğu kadar, aslında tartışılması gereken ve üzerinde önemle durulması gereken noktalara da işaret ediyor.
Çünkü “uyuşturu haberciliği” diğer habercilik türlerine pek de benzemiyor. Çok daha hassas bir takım dengeleri içinde barındırıyor. O yüzden çok daha dikkatli olmayı gerektiriyor. Çünkü böylesine tehlikeli bir konuda yanlış kurulacak bir cümle ya da tek bir kelime bile bazen hiç de istemediğimiz yan etkilere neden olabiliyor.
MEDYA BİR KATALİZÖRDÜR!
Sunumda özellikle vurguladım:“Medya bir katalizördür; sebep değil, hızlandırıcıdır.”
Kimyada katalizör, tepkimeyi hızlandırır. Medya da toplumsal tepkileri hızlandırır.
O yüzden meseleye “medyayı suçlamak” açısından kesinlikle bakmıyorum.
Benim sorum şudur:Medya, mücadelenin akıllı bir parçası hâline nasıl gelir?
Çünkü sahada emniyet ve güvenlik güçlerimizin canları pahasına harcadığı emek; ekranda yanlış bir dille aktarılınca, toplumun zihninde bambaşka görüntü ve anlama dönüşebiliyor.
KARANLIKTA KALAN YER NERESİ?
Hoca’nın anahtarı kaybettiği yer “ahırın orasıydı.” Bizim “ahırımız” bugün çoğunlukla dijital/sosyal medyanın içinde:
Bunlar uyuşturucuyla mücadelenin en karanlık yanları. Çünkü ölçmesi, anlatması, yönetmesi zor noktalar.
Ama “anahtarı” bulmak istiyorsak, bu karanlığı daha fazla incelemeliyiz.
ÖZENDİRMEDEN BİLGİLENDİRMEK
Uyuşturucu haberlerinde yalnızca iyi niyet yeterli değildir; asıl önemli olan yöntemdir. Çünkü bazı anlatımlar “bilgilendirme” zannedilirken farkında olmadan “öğretme”ye dönüşebiliyor.
Bu yüzden iki kırmızı çizgiyi net koymak gerekiyor:
1) Dil ve üslup
2) Görüntü ve görseller
Hipokrat Yemini’nde ilk ilke: “Önce zarar verme!”
Dolayısıyla habercilikte de ilk kuralın bu olması gerekiyor. Kaş yaparken göz çıkarmamak…
Haber yaptığımızı, başarılı haberlere imza attığımızı zannederken, zarar vermediğimizden kesinlikle emin olmak…
OPERASYON HABERLERİ NEYİ EKSİK BIRAKIYOR?
Operasyon haberi elbette kamu yararı taşıyor. Ancak tek başına bırakıldığında üç riski büyütebiliyor:
Dolayısıyla, uyuşturucuyla mücadele “sadece” yakalama değildir. Önleme, erken uyarı, tedaviye yönlendirme ve damgayı azaltma olmadan, toplum “mücadeleyi” sadece ekran görüntüsünden ibaret sanabilir.
Yakalama önemlidir ama tek başına talebi bitirmez.
MEDYANIN OLUMLU ETKİLERİ
Sunumda olumlu etkiyi dört hedefle özetledim:
Bunlar “ışığın altında” hızlıca tüketilen cümleler değil; mücadelenin omurgası olarak değerlendirilebilir.
Ve bu noktada, kritik bir kavramdan daha söz etmek gerekiyor: Segmentasyon!
Uyuşturucu haberciliğini ya da uyuşturucu alanındaki stratejik iletişim planlamasını diğerlerinden ayıran en önemli nokta işte burası…
Uyuşturucuyla mücadele, tütünle mücadeleye benzemez. Uyuşturucuyla mücadelede “tek mesaj” herkese uymaz. Çocuğa söylenecek söz ayrı, üniversite öğrencisine ayrı, aileye ayrı, medya çalışanına ayrı olmalıdır.
ÜNİVERSİTE GENÇLİĞİ
Üniversite gençliği özel bir hedef gruptur. Çünkü bu grupta özgürlük alanı genişler, denetim azalır, akran etkisi artar. Bir de algoritmalar “benzer içerik”i sürekli önüne koyarsa, mesele iyice çığırından çıkabilir.
Burada işe yarayan bazı çerçeveler şunlardır:
Kampüslerde akran danışmanlığı, görünür destek mekanizmaları, “utanılacak gizli mesele” yerine “sağlık meselesi” çerçevesi…
Bunlar, anahtarı kaybettiğimiz yere doğru yürümek anlamına gelecektir.
AİLELER
Ailelerin çoğu şunu soruyor: “Nasıl konuşacağız?”
Haklılar. Çünkü yanlış bir cümle, çocuğu kapıyı kapatmaya götürebilir.
Aileye önerilecek dil için şunlar önerilebilir:
Erken uyarı işaretlerini konuşmak, profesyonel destek kanallarını bilmek ve “yardım istemenin zayıflık olmadığını” ev içinde hissettirmek…
Bunlar karanlık alanı aydınlatan lambalardır.
MEDYA PROFESYONELLERİ
Bu alanda en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, editoryal rehber eksikliği. “Ne yapılır, ne yapılmaz?” sorusuna yanıt veren bir kılavuzun yanında, üç şey daha gerekiyor:
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti gibi meslek örgütleriyle, RTÜK/TÜBİM gibi paydaşlarla, yerel medya temsilcileriyle ortak toplantılar ve eğitimlerin düzenli hâle gelmesi de bu standardı güçlendirir.
MEDYA İÇİN KONTROL LİSTESİ
Uyuşturucu haberlerini yayına vermeden önce kısa bir kontrol listesi nasıl olabilir?
İşte, haberciler için 6 sorudan oluşan o kontrol listesi:
Bu 6 soru, uyuşturucu haberciliğinde daha iyiye ulaşmada önemli bir kontrol mekanizması sağlayabilir.
DEMEÇ VERENLER
Uyuşturucu gibi bir konuda, mikrofon uzatılan herkesin dili önemlidir. Çünkü yanlış kurulan bir cümle; merak üretir, normalleştirmeyi besler, damgalamayı artırır, yardım arama davranışını zayıflatır.
Demeç verenler için çok basit bir çerçeve yeterli olabilir:
SON SÖZ
Uyuşturucuyla mücadele yalnızca “yakalama” ile değil;“anlam üretme, dil kurma ve doğru mesajı doğru kitleye ulaştırma”becerisiyle de kazanılır. Medya bu süreçte kimi zaman risk üretebilir; kimi zaman da hayat kurtaran bir köprüye dönüşebilir.
Bu konuda, 2021 yılındaSağlık Bakanlığı Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdürlüğüiçin Prof. Dr. Hüseyin Altunbaş ile birlikte hazırladığımız 10 modüllük uzaktan eğitim programında; ortak bir dilin geliştirilmesi, farklı illerde farklı kurumlar tarafından yürütülen çalışmalar arasında birlik sağlanması, stratejik iletişim planının nasıl kurulacağı, sürecin takibi ve değerlendirilmesi gibi birçok başlıkta kapsamlı içerikler sunmuştuk. Sanıyorum bugüne kadar yüzlerce kişi bu programdan yararlandı.
Uygun görülürse, söz konusu programın güncellenerek daha yaygın bir eğitim programına dönüştürülmesi hususu ayrıca değerlendirilebilir.
Yazımı, sunumdaki son cümleyle bağlayayım: “Özendirmeden bilgilendir, damgalamadan yönlendir.”
Bu cümle bir slogan değil; bir etik pusula. Ve o pusula, anahtarı bulacağımız yeri işaret ediyor.
Prof. Dr. Erkan YÜKSEL
NOT:
Uyuşturucuyla mücadele konusunda daha önce yazdığım bazı yazıları şu bağlantı üzerinden okuyabilirsiniz: https://www.erkanyuksel.org/search?q=uyu%C5%9Fturucu
Danışmanlığımda tamamlanan lisansüstü tezler de konuya ışık tutucu nitelikte bulunabilir. Tezlere şu adreste erişilebilir: https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/
126
Son günlerdesosyal medyada bir penguen var; ama bildiğimiz penguenlerden değil.
Bir bakıyorsunuz Eskişehir’de bir çay bahçesinde… Bir bakıyorsunuz Ankara’da Kızılay’da… Bir bakıyorsunuz bir ünlünün yanında… Hepsi “tatlı”, “cool”, “sürüyü reddeden” bir karakter gibi paketlenmiş.
Bu kısım önemli: Görüntülerin önemli bir kısmı kurgu/kolaj, bazıları da doğrudan yapay zekâ üretimi; yani penguen “elbette” o şehirlerde gezmiyor ama “kesinlikle” bizim zihinlerimizde gezdiriliyor.
Bazen bir görsel gerçeği anlatmaz; ama bir ruh hâlini çok iyi anlatır.
Ve bu penguen, tam da oraya dokunuyor.
Bu akımın çıkışında, aslında gerçek bir sahne var:Werner Herzog’unEncounters at the End of the World(2007) belgeselinde bir Adélie pengueni koloniden ayrılıp denize değil, beklenenin aksine dağlara doğru yürüyor.
Herzog bunu “ölüm yürüyüşü” gibi yorumluyor; bazı bilim insanları ise bunun “felsefi bir karar” değil, yön kaybı, şaşkınlık, hastalık gibi biyolojik bir sapma olabileceğini vurguluyor.
Şimdi gelelim asıl soruya: Sevimli gösterilen bu penguen doğru mu yaptı, haklı mı ve “acaba bize” ne diyor?
Cevap, tek cümle değil; çünkü burada iki ayrı “metin” var:
İnternetin bu tür dolaşan sembollerine bugün “meme (miim)” deniyor: aynı görüntünün farklı niyetlerle tekrar tekrar üretilmesi…
İnternet pengueni de tam bir “kıssadan hisse” gibi çalışıyor; herkes kendi ruh hâlini ona yüklüyor. Bu sahnenin “tükenmişlik”, “kaçış fantezisi”, “sessiz istifa”, “hayattan bıkma” duygularıyla eşleştiği yorumların çoğalması da bu yüzden…
İnsan zihninin kalıplarla ve sembollerle düşündüğünü biliyoruz. Dolayısıyla bizim penguen burada bir “ekran” gibi; içimizdeki çatışmayı yansıtıyoruz.
“Özgürlük kalıbı” diyor ki: “Ben de bazen sürüyle aynı yöne gitmek istemiyorum.”
Bu, sağlıklı bir bireyleşme ihtiyacına işaret edebilir. Gençlerde özellikle “kimim ben?” sorusunun doğal uzantısıdır: Kendi düşüncesini, kendi değerlerini, kendi yönünü bulma arzusu.
“Kaçış kalıbı” ise şunu söylüyor: “Her şeyi bırakıp yok olmak istiyorum.”
Bu, özgürlükten çok, tükenmişliğin romantikleştirilmiş hâli olabilir.
Buradaki kritik ayrış ise şu:Özgürlük çoğu zaman bir şeye doğru yürümektir; kaçış ise her şeyden uzağa.
İnsan beyni stres altında hızlı çözümler ister: “Kaç!”, “Bitir!”, “Sil!”, “Engelle!”
Bu, ilkel bir hayatta kalma programı gibi çalışır; bazen hayat kurtarır, bazen hayatı daraltır. Modern sosyal ilişkilerde ise bu gerilim sık sık “kaçma”ya kayar.
Penguen anlatısının viral olmasının nedenlerinden biri de bu: “kaçış” damarına dokunuyor.
Tam bu noktada, sosyal medyanın “tatlı tehlikesi” devreye giriyor: Trajik bir sahne, “cool” bir karara çevrilip özellikle kırılgan izleyicide “kopuşu idealize eden” bir duygu doğurabiliyor.
Oysa zorlayıcı duygularla baş etmede daha sağlıklı çizgi, duyguyu yok saymak değil; onunla şefkatli ve gerçekçi biçimde kalabilmektir.Zümra Atalay’ın şefkat/öz-şefkat yaklaşımının özü de budur: “Kendimi eleştirerek değil, kendimi anlayarak toparlarım.”
Bu arada aklıma, yıllar önce izlediğimInto the Wild (Özgürlük Yolu)filmi geliyor.
Film, Christopher McCandless hikâyesini anlatıyor. Aynen bizim penguen gibi kahramanımız toplumdan kopup doğaya yürümek istiyor.
Film boyunca doğadaki özgürlük görsel bir şiir gibi sunuluyor. Ancak ağır bedel, filmin sonunda ortaya çıkıyor: yalnızlık, hazırlıksızlık ve nihayet ölüm.
Kısacası, film bize şunu hatırlatıyor: “Sürüden ayrılmak” bazen gelişimdir; ama planı, bilgisi, kaynakları ve ilişki ağı olmayan kopuş, çoğu zaman “kendini cezalandırma”ya dönüşebilir.
Sürüden ayrılan penguen görüntüsü de zaten bu ikircikli yerde duruyor: hem etkileyici hem ürkütücü…
Meraklıları için not edeyim: Benzer temayı işleyen başka filmler de var:Captain Fantastic(sistemden kaçışın aile dinamikleri),The Truman Show(kurulu düzenden çıkış),Dead Poets Society(Ölü Ozanlar Derneği / konformizm baskısı)…
Hepsi aynı soruyu farklı dillerde soruyor: “Kendin olmak” ile “yalnız kalmak” arasındaki ince çizgi nerede başlar?
BİR ŞİİR VE BİR ŞARKI…
Ve bir şarkı geliyor aklıma…
“Giden-kalan” ikiliğini ters yüz eden sözlere sahip, gençliğimin güzel şarkılarından biri.Yeni Türkü’den dinlediğim,Murathan Mungan’ın “Terkeden” şiiri…
“Kimdi giden kimdi kalan
Aslında giden değil
Kalandır terkeden
Giden de
Bu yüzden gitmiştir ya zeten.”
Evet, bazen “giden” sanılan kişi, aslında çoktan terk edilmiş bir yerden kalkıp gidiyordur. Bazen fiziksel olarak kalan, duygusal olarak çoktan çekilmiştir; ilişkiyi, dostluğu, ortak zemini yavaş yavaş boşaltmıştır.
Giden de bu yüzden gidiyordur: Kapıyı çarpmaz belki, ama artık içeride kimse kalmamıştır.
Ve penguen hikâyesi tam burada anlam kazanıyor: Bazen sürüden ayrılan, “özgürlük” aradığı için değil; sürünün içinde görünmez bir terk ediliş yaşadığı için yürümeye başlıyor.
Belki de o yüzden bu penguen bu kadar tuttu: Hepimiz biraz ‘giden’ gibi hissettiğimiz bir anı bir yerlerden tanıyoruz.
Sanıyorum geldiğimiz noktada, artık şu soruyu sormak gerekiyor: Bir insan kalabalığın içinden neden ayrılır? Neden “ben yokum” der? Neden çekip gider?
Bu sorunun şiirden de anlaşılacağı gibi tek cevabı yok; çünkü herkesin ayrılışı aynı değil: Biri olgunlaşma, biri kırılma, biri korunma, biri kayboluş…
İnsan çoğu zaman “gitmek” için değil, “dayanamamak” için gider.
Tükenmişlik:Sürekli performans, sürekli kıyas, sürekli yetişme… Bir noktada zihin “kapatma” ister. Ayrılmak bir dinlenme girişimi gibi görünür.
Kırgınlık ve incinme:İnsan, incindiği yerde uzun süre kalamaz. Bazen “ayrılık”, “ceza” değil “kendini koruma”dır.
Kaygı ve depresyon:Sosyalleşme enerji ister. Zihin zaten ağırsa, insan “kalabalık”tan çok “sessizlik”e meyleder.
Kimlik arayışı:Özellikle gençlikte “ben kimim?” sorusu bazen toplumla araya mesafe koymadan cevaplanamaz.
Burada önemli soru şudur: Ayrılık kişiyi toparlıyor mu, yoksa daha da çökertiyor mu?
Ait hissedememe:Ailede, okulda, işte “oraya ait değilim” duygusu… Bu duygu uzun sürerse, kişi bir gün kapıyı sessizce kapatır.
Etiketlenme ve dışlanma:“Sen zaten böylesin.” İnsan, kendisine giydirilen kimliği taşımak istemediğinde uzaklaşır.
Kutuplaşma ve tahammülsüzlük iklimi:Her şey ya “biz” ya “onlar” olduğunda, arada kalanlar en çok yorulanlardır.
Hız çağının yorgunluğu:Kalabalıklar, bildirimler, mesajlar, toplantılar… Sosyal yaşam, bazen “yaşam”ı kemirmeye başlar.
Konuşsan da değişmiyorsa:İnsan önce anlatır, sonra tekrar anlatır, sonra kısalır, sonra susar… En sonunda da gider.
Sürekli yanlış anlaşılmak:İletişimde “niyet” ile “etki” birbirinden koptuğunda ilişkiler yıpranır.
Toksik iletişim döngüleri:İğneleme, küçümseme, pasif agresyon, suçlama… Buralardan ayrılmak bazen sağlıklı bir karardır.
Bu açıdan bakınca “sürü” meselesi sadece kalabalık değil; aynı zamanda bir “iletişim iklimi”dir.
Kurumlarda (ve aslında aile/ekip gibi küçük sistemlerde) çok temel bir gerçekten söz edebiliriz: İnsanlar bir anda gitmez.
Önce ses verirler:Söylerler, önerirler, uyarırlar.
Sonra sadakatle denerler:“Belki düzelir” derler.
İşleyen bir mekanizma yoksa, en sonunda çıkış gelir:Ya gerçekten ayrılırlar, ya da orada kalıp “içeriden giderler” (gönüllü çekilme, sessiz istifa).
İyi yönetilen kurumlar “ayrılık” sinyalini erken görür. Kötü yönetilen kurumlar ise ayrılığı “nankörlük” diye okur; böylece daha çok ayrılık üretir.
Bir diğer önemli soru ise belki de şu: Dijital medyada hızla yayılan penguen görüntüleri acaba çocuklara, gençlere, yetişkinlere ne mesaj veriyor?
Sağlıklı okunursaşöyle denilebilir:
Sağlıksız okunursada şunlar söylenebilir:
Burada yetişkinlerin (öğretmen, ebeveyn, yönetici) yapabileceği en iyi şey pengueni yasaklamak değil; onu bir okuma pratiğine çevirmek olabilir:
Bu penguen nereye gidiyor?
Orada yiyecek var mı? (Kaynak sorusu)
Bu bir “değer” yürüyüşü mü, “tükenmişlik” yürüyüşü mü?
Ben kendimde hangi duyguyu görüyorum da bu pengueni paylaşıyorum?
Gerçek bir karar alsam, kimlerle konuşurum, nasıl planlarım?
Bu sorular, çocuklara dijital medya okuryazarlığı kazandırmada; aynı zamanda duygusal okuryazarlığı büyütmede işe yarayabilir.
Sürüden ayrılan penguenin “haklı mı, haksız mı”, “doğru mu, yanlış mı?” soruları, aslında hepimizin kendimize sorduğumuz sorular:
“Ben ne zaman özgürlük arıyorum, ne zaman tükenmişlikten kaçıyorum?”
Sosyal medya bu ayrımı bulanıklaştırmayı seviyor; çünkü bulanıklık daha çok paylaşım ürettiriyor.
O yüzden pengueni sevimli bulalım, gülelim ama ardından bir yetişkin ciddiyetiyle belki de şunu düşünelim:
Ayrılmak her zaman özgürlük değildir; özgürlük çoğu zaman, nereye ve nasıl yürüdüğünü bilmekle başlar.
Prof. Dr. Erkan YÜKSEL