04 Mart 2026 Çarşamba
Şehirleşme Süreçleri ve Çevresel Etkileri
Bir Yudum Süt, Bir Parça Et; Medeniyetin Sessiz Mimarları - Doç.Dr. Alper Koçyiğit - Akademik Akıl
Diplomasi, Sessiz Güç ve Savaşın Eşiği: Melania Trump’ın Rolü - Prof.Dr. Ayşegül Akbay - Akademik Akıl
Yönetmen Rezan Yeşilbaş’tan Uçan Köfteci - Aziz Yağan
Sosyete
Türk klasik müziği çalışmalarına kalıcı bir örnek ve etki oluşturmak, geleneksel mehter müziğini çok sesli bir formla birleştirip 21. yüzyıl frekansına uygun bir şekilde dünyaya tanıtmak fikriyle yola çıkan Anatolia Filarmoni Senfoni Orkestrası, yeni nesil mehteran kayıtlarını Bulgaristan Ulusal Radyosu Stüdyo 1’de dünyaca ünlü müzisyenlerle tamamladı.
Dünyanın en eski askerî bandolarından ve Osmanlı Devleti’nin sembollerinden Mehteran, Anatolia Filarmoni Senfoni Orkestrası’nın 21. yüzyıl frekansına uygun dokunuşuyla yepyeni bir boyut kazandı. “Barış Savaşçıları”nın müziği olarak yepyeni bir formda bestelenen ve yorumlanan eserlerin kayıt ekibinde Hollywood filmlerine imza atan dünyaca ünlü müzisyenler de yer aldı. Bu Proje kapsamında film müziği bestecisi, orkestra şefi, piyanist ve aranjör Ayhan Özel ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Ayhan Bey sizi kısaca tanıyabilir miyiz?
Ben Ayhan Özel. 25 yıllık müzik üretim ve icra deneyimine sahibim. Çocukluğumdan bu yana piyano kültürünün içindeyim, İtalyan bir hocadan aldığım dersler beni klasik müziğe karşı hem ilgili hem de bilgili hale getirdi. Multidisipliner bir hayat tarzını her zaman benimsiyorum, bu anlamda birçok alana dair ilgiliyim ve bu sadece ilgiyle kalmıyor, eğitim almaya hayatım boyunca devam ediyorum. Müzik benim için bir tutku, bir yaşam tarzı, hatta bir varoluşsal mücadelenin tamamen merkezinde bir alan. Falset Anatolia Filarmoni Orkestrası’nda piyanist, aranjör, composer; Mızıka-i Türk-i Filarmoni Orkestrası’nda piyanist, aranjör olarak görev aldım. The Story of Water soundtrack, Theme of Human Soundtrack, Behind the Desert Soundtrack, Son Çağ Soundtrack, Story of Loneliness Soundtrack, Silent Rebellion Soundtrack içerisinde yer aldığım projelerden bazıları.
Mehteranı 21. yüzyıl frekansına uyarlama fikri nasıl ortaya çıktı?
Türkiye’de yaşayan herkes gibi ben de çocukluğumdan bu yana mehteran müziklerini dinlerdim. Fakat mehteran müziğini yapma fikri 2019’da bir ajansın “Batı formunda mehteran müziği yapar mısınız?” şeklindeki teklifiyle başladı.
Bu proje ile neyi hedefliyorsunuz?
Uzun yıllardır uluslararası bir takım şirketlere, yardım kuruluşlarına ve projelere film müziği ve belgesel film müziği yaptım. Bu anlamda müziğin hep mutfağında çalıştım ve birçok deneyim edindim. Bu süreçte dünyada isim yapmış birçok kişi ile çalışma ve tanışma fırsatım oldu. Bu deneyimler müzik projelerinde farklı ve yenilikçi düşünmeyi refleks haline getirdi. İşte bütün bu deneyimler yeni nesil mehteran eserlerinin üretilmesi ve stüdyo aşamasının olmasında önemli bir ilham kaynağı oldu benim için. Anatolia Filarmoni Senfoni Orkestrası olarak yaşadığımız bu kadim Anadolu topraklarında dünyanın en eski ve köklü askeri bando müziği olan mehteranı, Holywood film müziklerinin yapımında yer almış, dünyanın en yetenekli ve deha müzisyenleriyle birlikte, yeni nesil mehteran formunda dünyaya duyurma çabası içerisindeyiz. Umuyoruz ki bu “Barış Savaşçılarının” sesini 21. yüzyıl müzik frekansına uygun bir formda tüm dünya duyacaktır. Hedefimiz Türkiye’nin zengin tarihi ve kültürel mirasını uluslararası alanda tanıtmaya destek sunmak.
Anatolia Filarmoni Senfoni Orkestrasi ne zaman ve nasıl kuruldu? Projede yer alan isimlerden kısaca bahseder misiniz?
Yaklaşık iki yıl önce başlayan bir proje. Daha önce dünyanın birçok yerinde film müzikleri çalıyorduk, fakat somut olarak bu projeye iki yıl önce başladık. Nikola Petrov projemizde süpervisor olarak yer aldı. Luciano Pavarotti, Sinead O’Connor, Phil Collins, Harry Gregson Williams ve daha fazlası önemli müziyenlerle 1000’in üzerinde projede yer alan ve Avrupa Film Puanlama Akademisi’nde öğretim üyesi olan Vladislav Boyadzhiev Ses mühendisi/Master/Mix olarak bizimleydi. İrlandalı besteci ve vokalist Ronan Scolard Opersyon Direktörü, Avrupa Güzel Sanatlar Akademisi, Avrupa Film Puanlama Akademisi ve Avrupa Kayıt Orkestrasi’nın (ERO) Şef, Besteci, Orkestratör ve Kurucu Ortağı Jeremy Leidhecker İdari Direktör olarak kayıtlarımıza eşlik etti.

Kayıt süreci hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?
Hollywood film müziklerinde icracı olan birçok müzisyenle ve kayıt ekibi ile çalıştık ve dünya standartlarında çok sesli müzik eserleri ürettik. Bu eserlerin opera sanatçıları tarafından kaydı Türkiye’de oldu. Enstrüman kayıtları ise dünyanın en büyük stüdyolarından birisi olan Bulgarian Recording Studio’da yapıldı.
Kayıtta Hollywood film müzikleri projelerinde yer alan isimler de yer aldı. Bu isimler arasında kimler var ve kendilerinden nasıl yorumlar aldınız?
Bu ekip içinde, Ennio Morricone, Luciano Pavarotti, Sinead O’Connor, Phil Collins, Harry Gregson Williams, Lorne Balfe, Lisa Gerrard, Patrick Doyle, Thomas Bergersen, Pink, Jose Carreras, Bruno Coulais ve daha fazla müzisyenle çalışmış dünyaca ünlü müzik adamları da bulunmakta. Ve bu müzisyenlerin röportajlarının içinde bulunduğu bir belgesel de yapıldı. Hollywood film müziği yıldızlarının tınısına aşina olmuş isimlerin mehteranı çalması ve eserlerin global çapta güçlü bir duygu durumu oluşturduğunu ve dünyanın neresine gidersiniz gidin aynı duyguları telkin ettiğini paylaşmaları bizim için çok değerliydi.
Müziğinizi “Barış Savaşçıları”nın müziği olarak tanımlıyorsunuz bunu biraz açabilir misiniz?
Selçuklu’dan başlayıp Osmanlı’dan günümüze kadar gelen mehteran müzik kültürü, “Savaş” temalıydı… Yeni nesil mehteran eserlerinde insan temasıyla “barış savaşçılarının müziği” imajıyla yer değiştirilmesini ve uluslararası arenada Türkiye’nin barışa katkısının mesajının verilmesini amaçladık.
Yakın ve uzun dönem hedefleriniz neler?
Öncelikle Türkiye’de bu yeni formu kulaklara, doğru platformlarda ulaştırmak ve doğru ifade etmek istiyoruz. Uzun dönem hedefimiz ise bunu dünyaya anlatmak ve ülkemizin bir barış ülkesi olduğunu sanat diliyle ifade etmek.
Zamanında Körler Memleketi olarak anılan ve nice zamandır Kadıköy olarak bilinen o kalabalık, yalnız ve bakımsız yerde mutlaka bir define vardır.
Definecilik, geçmişten bugüne insanların uğraşı olmuş, onlara hayaller kurdurmuş, zenginliklerine sessizlik katmıştır. Bitmeyen hikayeleri, uzayıp giden anıları, saklısında haritaları, sembolleri, işaretleriyle definecilik gelecek zamanda da elbet kendinden bahsettirecek ve kitaplara konu olacaktır.
Aradığımız define Kadıköy’e nerededir orası bir soru işareti maalesef, henüz bilmiyoruz ya da romanın sonunu kadar okumamız lazım. Zira Suat Derviş’in Kadıköy’de Muhakkak Bir Define Var romanı, soruların peşinde alıp sürüklüyor bizi. Kalkedon’un sınırları içindeki Haydarpaşa Caddesi, eski Rum mezarlığı ya da Aziziye Sokağı civarında mıdır define yoksa Mühürdar, Bahariye, Moda civarında mı? Büyük sorular tabi, defineyi bulmak nihayet banka soymak kadar kolay bir şey değildir.
Suat Derviş’İn tefrikalarda kalmış romanlarından biri olarak okuduğumuz Kadıköy’de Muhakkak Bir Define Var, 27 Temmuz ile 10 Ekim 1935 tarihleri arasında Hatice Hatip müstearı ile Son Posta gazetesinde, toplam 72 tefrika olarak yayımlanmıştır. İthaki Yayınları’ndan yakın zaman önce çıkan romanın sonunda Didem Ardalı Büyükarman’ın yazısından da okuyacağınız üzere, Son Posta gazetesi tefrikayı başlatmadan önce bir hafta boyunca ilk sayfasında “Kadıköy’de Muhakkak Bir Define Var” diye anons yayımlamış, bunun bir tefrika mı yazı dizisi mi olduğuna dair de hiçbir ipucu vermemiştir.
Suat Derviş yazmanın, yayımlatmanın, onay görmenin olanaklarını memleketin gerçekleri gereği iyi kullanamadığından mı, yetişmesi ve yazması gereken çok mesele ve mecra olduğu için farklı isimler kullanmayı tercih ettğinde mi Hatice Hatip adını kullanmıştır bu tefrikada, orası da edebiyat tarihçilerinin yanıtlayacağı bir ayrıntı olarak kalsın. Wikipedia’ya kalsa bu meselenin arkasından bir nüfus memuru bile çıkabilir…
Gene bir aile hikayesi. İstanbul’da geçiyor. Kadıköy’de. Dönemin gündelik hayatı, insan ilişkileri, aile yapısı, sosyo ekonomik ve kültürel arka plan ince ince işleniyor roman boyunca. Giyim kuşamdan, tüketim alışkanlaıklarına Suat Derviş’in gözlemleri bir ustalıkla aktarılıyor okura; ama buna sadece gözlem demek yazara haksızlık olur, müthiş bir tarihsel döküm veriyor Derviş. Kurguysa kurgu, ama bunda da o kadar ustalıklı, o kadar yerinde ki, ikircikli bir ayrıntıya yer bırakmıyor sayfalar arasında.
Hep birlikte bir definenin peşine düşüyoruz ama Kadıköy’de, özelikle deniz kıyısında insan manzaraları, kotralarda partiler, poker akşamları, incelikli soygunlar, kalabalığın içinde kaybolup haftalarca haber alınamayan insanlar, dehlizler, içki ve kahve dükkanları, sinemalar, hizmetçiler, hovardalar, aşkın peşinde koşanlar ya da gizli polisler geçidi Kadıköy’de Muhakkak Bir Define Var sayfaları arasında kendine yer buluyor.
Romandaki polisiye bizi M.S. 324 yılına davet eder. Hrisopolis Muharebesi’nde yenilen İmparator Licinius yeni bir ordu toplamak için hazinesini Bizans’tan kaçırıp Kadıköy ile Üsküdar arasında bir yere saklamıştır. Bu hazinenin peşinedeki Rus ve Amerikalı insanlar, bir yönlendirici akla, bir zekaya, bir bilge kişiye ihtiyaç duyacaklardır. Bu kişinin bir kadın olması, bu dehayı bir kadının temsil etmesi ve roman boyunca aklına hayranlık duyacağımız Handan’ın ortaya çıkması tesadüf değildir. Kadıköy’den Berlin’e arkeoloji eğitimi almaya gitmiştir Handan, definenin peşinde olanlar da onun çalışmalarından haberdar olduklarından, kaçırıp İstanbul’a getirirler kahramanımızı. Onun bilgi, beceri ve sezgileriye defineye ulaşmaya çalışırlar. Ruslar ve Rusya işin içine girince, bir yerde 1917 Ekim Devrimi’ni anıyor Derviş, muhafazarkar Çar yerine devrimci iktidara yakın olduğunu sezdirmekten çekinmiyor. Lami’nin, hani biraz da aşkı peşinden, gittiği Almanya’da Hitler için aynı şeyleri söylemek mümkün değil tabi ki.
İşin içinde define olur da şantaj olmaz mı? Handan’ın kız kardeşi Kamuran’ı kalabalık bir partinin içinden incelikli bir not’la kaçırmayı başaran defineciler, ellerinde bir rehine olduğu halde sürdürür çalışmalarını. Efendim dehlizler, tüneller, yollar, armalar, kilit taşlar girer işin içine.
Ama tabi, Suat Derviş romanı olur da aşk olmaz mı? Aşk olsun. Öyle naif, öyle içtenlik dolu ve hayata dairdir onun romanlarında aşk. Kadınların o ısrarı, tutsak edilse de boyun eğmeyen gururu bu romanda da karşımıza çıkar, zerafetle dik duran kadınlardır Kadıköy’de Muhakkak Bir Define Var romanında da onurla yaşamayı temsil eder.
Ailelerine kalsa “zengin bir adam” ya da “zengin bir kız” bulması gereken çocuklar elbet kendi meşrebince bir yol çizecek ve mutluluğa ulaşırken kalbinin sesini dinleyecektir. Geride kalan badireler hayattan aldıkları ders olarak geçer kayıtlara, gelecekte o derslerden öğrendikleriyle nasihat vereceklerdir çocuklarına belki, belki de her şey müstehzi bir gülüş olarak kalacaktır dudaklarının kıyısında.
Define ne oldu dersiniz? Orası biraz karmaşık, sonunda herkesi hedefine ulaştırıyor Suat Derviş. Yola çıkıp yolda kalanlar, menzile ulaşanlar, geriden gelip gecenin kahkasına silah çekenler arasında bir karmaşa yaratarak sonucu bağlıyor Derviş.
Sonrası aşk, sonrası mutluluk, mutlu son, mutlu çağrı kimileri için… Yalnız ve sessiz kalan Lami de sakladığı yerden o fotoğrafı çıkarır, o da kalbinin çarptığı bir aşka yelken açar belki…
Yazan: İlhan İpek
Dünyaca ünlü isimler, gösterileri ve yapımları sanatseverlerle buluşturan Piu Entertainment organizasyonu ile Yapı Kredi’nin 80. Yıl Etkinlikleri kapsamında, Gipsy Kings by Andre Reyes, Türkiye turnesinde dinleyicileriyle buluşmaya devam ediyor. Albümleri 60 milyondan fazla satan, 30 yıllık başarı dolu bir müzik kariyerine sahip Grammy ödüllü Gipsy Kings, Andre Reyes’in liderliğinde 19 Eylül’de İzmir Kültürpark’da, 20 Eylül’de Antalya Açıkhava’da, 21 Eylül’de İstanbul Harbiye Açıkhava’da sahne aldı. Turne, 23 Eylül’de Ankara Bilkent Odeon’da ve 24 Eylül’de Adana Çukurova Üniversitesi’nde devam edecek.
Gipsy Kings by Andre Reyes, Piu Entertainment organizasyonu ile Yapı Kredi’nin 80. Yıl etkinlikleri kapsamında Djobi Djoba, Bamboleo, La Dona, Bem Bem Maria, Un Amore adlı şarkılarından oluşan repertuvarıyla unutulmaz bir gece yaşattı.
Batı pop ve Latin ritimleri ile geleneksel flamenko stillerini harmanlayan ve dünyanın dört bir yanında unutulmaz konserlere imza atan Gipsy Kings, kurucu üyelerinden dünyaca ünlü Andre Reyes’ın yönetiminde ailenin diğer müzisyen üyelerinin de yer aldığı kadroyla hayranlarının karşısına çıktı. Latin ezgilerinin şarkılar kadar danslarla da hissedildiği gecede eğlenceli anlar yaşandı.
Albümleri 60 milyon satan, 30 yıllık müzik kariyerini geride bırakan Gipsy Kings, önce Avrupa’da çok sevilen ardından tüm dünyada hit olan ilk albüm şarkıları ‘’Bamboleo’’, ‘’Djobi Djoba’’ ve ‘’Baila Baila’’nın yanı sıra Latin ezgilerini derinden hissettiren “La Dona”, “No Volvere”, “Bem, Bem, Maria”, “Volare” ve “Un Amor” adlı eserlerin de yer aldığı şarkılardan oluşan bir repertuvar ile hayranlarının karşısına çıktı.
“Doggy Cin Blues” ile edebiyat dünyasında büyük ses getiren Burcu Eken dikkat çeken eserlerine bir yenisini ekliyor: “Göbek Bağı”. Eken, bu yeni romanında, genelev patroniçesi Matild Manukyan’ın en gözde kızlarından birinin hayatının dönüm noktasını ve bunun etrafında gelişen olayları mercek altına alıyor.
Konu:
“Göbek Bağı,” genç bir hayat kadınının evli bir polis memurundan hamile kalmasının ardından yaşananların hikayesini anlatıyor. Bu olay, hem anne hem de kızı için yeni bir hayatın başlangıcını simgeliyor. Ancak, hikaye anne üzerinden değil, küçük kızın gözünden şekilleniyor.
Küçük kız, annesinin esrarlı gecelerine, türlü haplarla dolu zihin yolculuklarına ve alkolizmin yarattığı öfke nöbetlerine tanıklık ederek, hayatın karanlık ve karmaşık yüzüyle yüzleşiyor. “Göbek Bağı,” sıradan bir hikaye değil; tümüyle gerçek yaşam deneyimlerine dayanan sert bir anlatı sunuyor.
Eserin Temaları:
Burcu Eken, bu romanında toplumsal normları, aile bağlarını ve bireylerin içsel mücadelelerini ustalıkla ele alıyor. “Göbek Bağı,” sevgi, kayıptan doğan yenilik ve hayatta kalma çabası gibi derin temalarla dolup taşıyor.
Okuyuculara Mesaj:
Eken, “Bu kitap, yalnızca bir anne-kız ilişkisini değil, aynı zamanda bireylerin hayatta verdikleri savaşları ve yaşamın karmaşık doğasını sorguluyor,” diyerek eserinin önemine dikkat çekiyor. “Göbek Bağı,” okuyuculara hayatın ne kadar çetrefilli olduğunu hatırlatıyor.