22 Eylül 2026 Salı
Şehirleşme Süreçleri ve Çevresel Etkileri
Bir Yudum Süt, Bir Parça Et; Medeniyetin Sessiz Mimarları - Doç.Dr. Alper Koçyiğit - Akademik Akıl
Sert Karşıtlıklara Rağmen Etik Demokrasi - Prof.Dr. Ayşegül Akbay - Akademik Akıl
MEB’in Zazaca kararında bilimsel gerekçe bekleniyor - Aziz Yağan
Sosyete
Suudi Arabistan-Türkiye ekonomik ilişkileri, ticaret hacmi ve geleneksel yatırım alışverişindeki büyümenin ötesine geçerek yenilenebilir enerji ve savunma sanayisinden turizm ve lojistik hizmetlerine kadar uzanan sektörlerde sermaye, uzmanlık ve teknolojinin bir araya geldiği uzun vadeli sanayi ve yatırım ortaklıklarının kurulacağı yeni bir aşamaya giriyor.
Bu dönüşüm, Suudi yatırımcıların fonlar ile birleşme ve satın alma işlemleri aracılığıyla Türkiye’deki varlık ve şirketlere yönelik artan ilgisiyle öne çıkarken, Türk şirketleri de Suudi Arabistan’daki varlıklarını genişletmeye ve ülkenin Vizyon 2030 hedefleri ile büyük projelerinin sunduğu fırsatlardan yararlanmaya çalışıyor. Enerji ve savunma, iş birliğinin genişletilmesi açısından öne çıkan alanlar olurken, iki ülke ortak yatırım, teknoloji transferi ve sanayinin yerlileştirilmesine dayalı bir ekonomik ilişkiler modeli oluşturma yolunda ilerliyor. Bu durum, Suudi Arabistan-Türkiye ortaklığına ticaretteki dalgalanmalara daha az bağlı, daha sürdürülebilir bir boyut kazandırıyor.
Bu çerçevede, Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi Başkanı Ahmet Burak Dağlıoğlu, son yıllarda Türkiye’deki Suudi yatırımlarında dikkat çekici bir dönüşüm yaşandığını belirtti. Dağlıoğlu, yatırımcıların birleşme ve satın alma işlemleri ile Türk şirketlerinde hisse alımına ve fonlar üzerinden yatırım yapmaya ilgisinin arttığını, bunun yanı sıra Suudi sermayesinin bankacılık ve finansal hizmetler, imalat sanayisi, gayrimenkul ve aile şirketleri gibi sektörlerdeki varlığını sürdürdüğünü söyledi.
Dağlıoğlu, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi tarafından İstanbul’da düzenlenen İstanbul İklim Finansmanı Zirvesi kapsamında gazetecilerle bir araya geldiği toplantıda Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Türk şirketlerinin de Suudi Arabistan pazarındaki varlıklarını genişlettiğini ifade etti. Türk şirketlerinin, Vizyon 2030 ile Krallık’ta yürütülen büyük projelerin sunduğu fırsatlardan özellikle imalat, hizmetler, sağlık, hastaneler ve lojistik sektörlerinde yararlandığını kaydetti.
Son yıllarda Riyad ile Ankara arasındaki ilişkilerde yaşanan olumlu gelişmelerin iki ülkeden yatırımcılara daha fazla güven verdiğini ve ticaret ile yatırımların yükseliş eğilimine girmesine katkı sağladığını belirten Dağlıoğlu, iki ülke arasındaki ilişkilerin şirketlerin pazarlara giriş ve uzun vadeli yatırım kararlarında önemli bir gösterge oluşturduğunu ifade etti.
Dağlıoğlu, Türkiye’deki Suudi yatırımlarının gerçek hacminin resmi verilerde görülenden daha yüksek olabileceğine dikkat çekti. Bazı yatırımların uluslararası finans merkezlerinde kayıtlı fonlar ve şirketler üzerinden gerçekleştirilmesi nedeniyle bunların her zaman doğrudan Suudi sermaye akışı olarak kaydedilmediğini belirtti.

Dağlıoğlu, bu durumun Suudi yatırımcıların kullandığı araçların geliştiğini gösterdiğini belirterek, yatırımcıların şirketlerden hisse satın almak veya birleşme ve satın alma işlemlerini finanse etmek için fonlara ve uluslararası yatırım yapılarına daha fazla başvurmaya başladığını söyledi.
Dağlıoğlu, Suudi Arabistan merkezli Acwa Power şirketinin Türkiye’deki yenilenebilir enerji projelerine dahil olmasını, iki ülke arasındaki yatırım ilişkilerinin yönünü gösteren önemli bir örnek olarak değerlendirdi. Bu alandaki iş birliğinin geniş fırsatlar barındırdığını belirten Dağlıoğlu, Türkiye’nin temiz enerji kapasitesini artırmaya ihtiyaç duyduğunu, Suudi şirketlerin ise büyük ölçekli projelerin geliştirilmesi, finansmanı ve işletilmesi konusunda ileri düzeyde deneyime sahip olduğunu ifade etti.
Dağlıoğlu, büyük kapasiteli yenilenebilir enerji üretim projelerini kapsayan yatırım taahhütlerinin bulunduğuna işaret ederek, Türkiye’nin Antalya’da Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP31’e ev sahipliği yapacağı dönemde, önümüzdeki süreçte bu alanda ilave adımların açıklanmasını beklediğini söyledi.
Enerji sektörünün iki ülke arasındaki ortaklığın başlıca eksenlerinden birine dönüşebileceğini belirten Dağlıoğlu, Suudi Arabistan’ın yenilenebilir enerji alanındaki uluslararası yatırımlarını genişletme yönündeki yaklaşımına ve Türkiye’nin enerji karmasında temiz kaynakların payını artırma hedeflerine dikkat çekti.
Öte yandan SAHA İstanbul Genel Sekreteri Muttalip Tütüncü, Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki savunma iş birliğinin artık yalnızca ürün satışı veya ihracat anlaşmalarıyla sınırlı kalmadığını, teknoloji transferi, sanayinin yerlileştirilmesi ve ortak üretim kapasitelerinin geliştirilmesini kapsayan stratejik bir ortaklığa doğru ilerlediğini söyledi.
Tütüncü, Suudi Arabistan’ın savunma sanayisini yerlileştirme hedeflerinin, Türkiye’nin son yıllarda oluşturduğu sanayi ve teknoloji kapasitesiyle örtüştüğünü, bunun da iki tarafın şirket ve kurumları arasında daha geniş kapsamlı bir iş birliğinin önünü açtığını belirtti.
Suudi Arabistan’ın yalnızca savunma ekipmanları ve sistemleri satın almayı hedeflemediğini ifade eden Tütüncü, ülkenin askeri sanayide yerli içeriğin payını artırma hedefleri doğrultusunda teknik bilgiye, üretim, geliştirme ve bakım kapasitesine sahip olmayı amaçladığını kaydetti.
Tütüncü, “Türk şirketleri Suudi Arabistan pazarını yalnızca ürün ihraç edilecek bir pazar olarak değil, uzun vadeli stratejik bir ortak olarak görüyor” diyerek, gelecekteki iş birliğinin ortak üretim, teknoloji transferi, nitelikli insan kaynağının yetiştirilmesi ve yerel tedarik zincirlerinin oluşturulmasını kapsayabileceğini vurguladı.
İki ülke arasındaki savunma ilişkisini, Suudi Arabistan’ın finansman ve yatırım imkanları ile Türkiye’nin teknik ve sanayi tecrübesinden yararlanan bir ‘sanayi entegrasyonu’ olarak nitelendiren Tütüncü, bu modelin havacılık, insansız sistemler, elektronik ve ileri teknolojiler gibi alanlara da yayılabileceğini ifade etti.
İki ülke arasındaki insansız hava aracı (İHA) anlaşmalarının savunma iş birliği açısından önemli bir dönüm noktası olduğunu belirten Tütüncü, bunun iş birliğinin sonu değil, Suudi Arabistan’da sanayi ve üretim kapasitelerinin geliştirilmesini de kapsayabilecek daha geniş bir dönemin başlangıcı olduğunu söyledi.
Turizm sektöründe ise Dağlıoğlu, iki ülkenin mevsimsel entegrasyona dayalı bir model oluşturma fırsatına sahip olduğunu belirtti. Türkiye’nin yaz aylarında çok sayıda Suudi turisti ağırladığını ifade eden Dağlıoğlu, Türk şirket ve turizm işletmecilerinin ise Suudi Arabistan’daki kış turizm sezonundan ve Krallık’ta hayata geçirilen yeni turizm ve eğlence projelerinden yararlanabileceğini söyledi.

Türk konaklama, işletmecilik ve turizm hizmetleri şirketlerinin Türkiye’de talebin düştüğü dönemlerde deneyim ve personellerini Suudi Arabistan pazarına taşıyabileceğini belirten Dağlıoğlu, bunun Suudi Arabistan’daki projelerin ihtiyaçlarının karşılanmasına katkı sağlayacağını ve Türk şirketleri için yeni fırsatlar oluşturacağını kaydetti.
Dağlıoğlu, Riyad ile Ankara arasındaki iş birliğinin yalnızca hükümetler ve büyük şirketlerle sınırlı olmadığını, yatırımcıların, girişimcilerin ve küçük ve orta ölçekli şirketlerin de birbirleriyle bağlantı kurmasını ve iki ülke pazarlarına girişlerinin kolaylaştırılmasını kapsadığını vurguladı.
İki Türk yetkili, önümüzdeki dönemde karşılıklı yatırımlarda daha yüksek bir büyüme yaşanmasının beklendiğini belirtti. Bu büyümenin, ilişkilerdeki iyileşme, Suudi Arabistan’daki projelerin kapsamının genişlemesi, Suudi yatırımcıların Türkiye’deki varlık ve şirketlere yönelik artan ilgisi ve Ankara’nın sanayi, enerji ve teknoloji sektörlerini destekleyecek nitelikli yatırımları çekme hedefiyle desteklenmesi bekleniyor.
Bu süreç, Suudi Arabistan-Türkiye ilişkilerinin ticari ivmenin yeniden kazanıldığı bir aşamadan, ortak yatırım, teknoloji transferi ve kapasite entegrasyonuna dayanan daha derin ekonomik ve sanayi çıkarların oluşturulduğu bir döneme geçtiğini gösteriyor. Böylece iki ülke arasındaki ilişkiler, geleneksel ticaretteki dalgalanmaların ötesine geçen, uzun vadeli bir nitelik kazanıyor.
if (isMobileDevice()) {
document.write("
“);
googletag.cmd.push(function() { onDvtagReady(function () { googletag.display(‘div-gpt-ad-3341368-4’); }); });
}
Çin’in himayesinde Suudi Arabistan ile İran arasında anlaşmanın imzalanmasının üzerinden üç yılı aşkın süre geçerken Riyad ile Tahran arasındaki uzlaşma en zorlu sınavlarından biriyle karşı karşıya. İran’ın Yemen ve Irak’ta Suudi Arabistan’ı hedef alan silahlı grupları desteklediğine yönelik suçlamaların artması ve Husilerin Babül Mendeb Boğazı’na doğru hareketlenmesi, Krallığın güvenliği ile Kızıldeniz’deki deniz ulaşımı açısından yeni tehditler doğuruyor.
Şarku’l Avsat’ın Fransız Haber Ajansı AFP’den aktardığı analize göre Husilere bağlı askeri kaynaklar İran Devrim Muhafızları’ndan uzmanlar Babül Mendeb bölgesinin yanı sıra Hudeyde’nin güneyindeki El-Muha limanı ve havaalanı ile kentin doğusundaki Cebel el-Nar kampını ziyaret etti. Uzmanların El-Muha ve Babül Mendeb Boğazı’na hakim dağlık tepelerde tünel kazma çalışmalarını denetlediği, ayrıca El-Muha yakınları ile Kızıldeniz’in güneyindeki Zukar Adası’na radar kurulmasını görüştüğü belirtildi.
Şarku’l Avsat’a konuşan analistler, son gelişmelerin yalnızca Tahran’ın taahhütlerine bağlılığını değil, aynı zamanda Çin’in arabulucu rolünün güvenilirliğini de sınadığını belirtiyor. Mesele artık Suudi Arabistan ile İran arasındaki diplomatik ilişkilerin sürüp sürmeyeceğiyle sınırlı değil. Asıl soru, anlaşmanın dolaylı tehdit kaynaklarını kontrol altına alıp alamayacağı ve silahlı grupların bölge ülkelerine baskı yapmak amacıyla kullanılmasının önüne geçip geçemeyeceği.

Riyad ve Tahran, yaklaşık yedi yıllık diplomatik kopukluğun ardından ilişkileri yeniden başlatmak amacıyla Mart 2023’te Pekin’de Çin’in himayesinde bir anlaşma imzalamıştı.
Körfez Araştırmaları Merkezi Başkanı Dr. Abdülaziz bin Sakr, Mart 2023’te imzalanan Pekin Anlaşması’nın üç temel unsura dayandığını belirtiyor. Bunların ilki, yedi yıllık kopukluğun ardından diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi. İkincisi, ikili iş birliği anlaşmalarının yeniden hayata geçirilmesi. Üçüncüsü ise devletlerin egemenliğine saygı gösterilmesi ve iç işlerine müdahale edilmemesi. Bin Sakr’a göre son unsur “en önemli ve en hassas” başlığı oluşturuyor.
Bin Sakr, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada İran’ın Husiler üzerinden Babül Mendeb Boğazı yakınlarında yürüttüğü faaliyetlerin “Suudi Arabistan-İran anlaşması için ciddi bir sınav” olduğunu söyledi. Bunun anlaşmanın güven inşa etmeye dayanan ruhuna ve hükümlerine aykırı olduğunu belirten Bin Sakr, İran’ın taahhütlerinin yalnızca doğrudan yürüttüğü faaliyetleri değil, Devrim Muhafızları ile bağlantılı grupların davranışlarını da kapsaması gerektiğini ifade etti.

Bin Sakr, “İran’la bölgesel ve uluslararası güvenliği tehdit eden vekil güçlerinin faaliyetlerini kapsamayan herhangi bir anlaşmanın anlamı yok” dedi. Husilere verilen desteğin veya Husilerin Suudi Arabistan’ın güvenliğini tehdit etmeye teşvik edilmesinin egemenliğe saygı gösterme ve içişlerine müdahale etmeme taahhüdünün “açık bir ihlali” olduğunu savundu.
Çin ve Asya meseleleri araştırmacısı ve danışmanı Abdülaziz eş-Şabani ise İran’ın Babül Mendeb Boğazı yakınlarındaki faaliyetlerinin Pekin Anlaşması’nı sınadığını ancak bunun anlaşmanın çöktüğü anlamına gelmediğini belirtti. Eş-Şabani, anlaşmanın temel olarak Riyad ile Tahran arasındaki ilişkileri yeniden tesis etmek ve diyalog kanallarını açmak amacıyla tasarlandığını, iki ülke arasındaki rekabeti sona erdirmek veya stratejik ortaklık kurmak için yapılmadığını kaydetti.
Suudi siyasi analist Dr. Halid el-Habbas ise milis politikasının Tahran’ın bölgesel nüfuzunu genişletmek için kullandığı en önemli araçlardan biri olduğunu belirtti. Habbas, Devrim Muhafızları’nın bu grupları desteklediğini, eğittiğini ve organize ettiğini, böylece gerektiğinde İran’ın hedeflerine hizmet eden roller üstlenmelerini sağladığını söyledi.
Habbas, son dönemdeki Husi hareketliliğini ve daha önce Irak’taki İran yanlısı grupların faaliyetlerini Tahran üzerindeki artan askeri ve ekonomik baskının yanı sıra İran’ın alternatif baskı alanları oluşturma girişiminin bir parçası olarak değerlendiriyor. Babül Mendeb’e doğru gerçekleştirilen hareketliliğin deniz ulaşımını tehdit etme, enerji fiyatlarını yükseltme ve tedarik zincirlerini aksatma imkânı sağlayabileceğini belirtiyor.
Dr. Habbas, Husilerin gemileri hedef almayacaklarına ilişkin taahhütlerine güvenilmemesi gerektiği uyarısında bulundu. Kızıldeniz’de 2023’ün sonlarından bu yana yaşanan gelişmelerin bunun aksini gösterdiğini belirten Habbas, deniz ulaşımının korunmasının “yalnızca Krallığın değil, uluslararası toplumun sorumluluğu” olduğunu vurguladı.

Habbas’a göre Suudi Arabistan, anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesinde ve diplomasi kapısının açık tutulmasında ısrar etse de Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi uyarınca kendisini savunma hakkına sahip. Riyad ayrıca İran’dan anlaşmanın maddelerine uymasını talep edebilir ve taahhütlerine ne ölçüde bağlı kaldığı ışığında anlaşmayı gözden geçirebilir.
Profesör Dr. Samir Salha ise daha sert bir değerlendirmede bulunuyor. Salha, “Artık mutabakatların sınanması aşamasını geride bıraktık. İran tarafının anlaşmanın ruhundan uzaklaştığı ve verdiği taahhütlerden farklı bir bölgesel politika izlemeye başladığı açık” dedi.
Salha, temel sorunun artık yalnızca Tahran’ın anlaşmaya uyup uymadığı olmadığını, Husileri kimin silahlandırdığı, eğittiği ve operasyonlarını yönlendirdiğinin de sorgulanması gerektiğini belirtti.
“Tehditler kamuoyu önünde Husilerden geliyor gibi görünse de meselenin özünde İran var” diyen Salha, Yemen, Irak ve Lübnan’daki vekil güçlerin harekete geçirilmesinin Riyad ile ilişkilerin yeniden kurulmasına rağmen İran’ın değişmeyen önceliklerine işaret ettiğini savundu.
Salha’nın değerlendirmesine göre Suudi Arabistan seçeneklerini yalnızca Çin’in harekete geçmesini bekleyerek şekillendirmeyecek. Riyad, diplomatik kanalı açık tutarken güvenliğini garanti altına alacak stratejik alternatifler aramayı sürdürecek. Salha, bunun son aylarda zaten atılmaya başlanan adımlardan biri olduğunu belirtti.
Analistler, Çin’in İran üzerindeki ekonomik, siyasi ve askeri ilişkilerinden kaynaklanan geniş etki araçlarına sahip olduğu konusunda hemfikir. Ancak Pekin’in anlaşmanın sembolik hamisi konumundan çıkarak uygulanmasını daha etkin biçimde denetleyen bir role geçmesi gerektiğini belirtiyorlar.
Bin Sakr, Pekin’in “anlaşmaya aykırı İran davranışlarını tespit edebilecek kapasiteye sahip olduğunu” söyledi. Ancak Çin’in, krizlerin kendi ulusal güvenliğini doğrudan etkilemediği durumlarda belirsiz ve kararsız bir tutum sergilemeye eğilimli olduğunu belirten Bin Sakr, bugün ihtiyaç duyulanın Tahran’ın taahhütlerine uyup uymadığını doğrulayacak ve vekil güçlerini sınırlandıracak açık bir mekanizma olduğunu ifade etti.
Salha ise Çin’in İran’la ilişkilerini korumakla Körfez ülkeleriyle daha geniş çıkarlarını ve Kızıldeniz üzerinden geçen ticaret yollarını savunmak arasında hassas bir tercih yapmak durumunda olduğunu belirtti.
“Bu öncelikle İran için bir sınav, ikinci derecede ise Pekin için bir sınav” diyen Salha, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Pekin zor, hassas ve kritik bir durumla karşı karşıya. Son dönemde Çin’in tutumlarında ve İran’a yönelik siyasi mesajlarında olumlu göstergeler var. Ancak Tahran’ın Pekin’in söylediklerini kabul edeceğine ve bunlara kulak vereceğine güvenmek zor.”
Dr. Salha, “Pekin, Suudi Arabistan ile İran ilişkilerinde yeni bir sınamanın önünü açmayı başardı. Ancak Çin çıkarlarını ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini korumak istiyorsa bugün bunun ötesine geçmek zorunda” dedi.
Eş-Şabani ise Pekin’in diplomasiye ve doğrudan müdahaleden kaçınmaya daha fazla ağırlık verdiğini ve herhangi bir tarafa kesin biçimde destek vermesinin beklenmediğini belirtti.
Eş-Şabani, anlaşmanın geleceğinin Çin’in diyaloğu açık tutma ve krizleri kontrol altına alma kapasitesine bağlı olduğunu, Suudi Arabistan’ın ise kendi güvenliğini ve çıkarlarını korumak için sahip olduğu imkânları ve bölgesel ortaklıklarını kullanma hakkını elinde tuttuğunu ifade etti.
Suudi Arabistan-Türkiye ekonomik ilişkileri, ticaret hacmi ve geleneksel yatırım alışverişindeki büyümenin ötesine geçerek yenilenebilir enerji ve savunma sanayisinden turizm ve lojistik hizmetlerine kadar uzanan sektörlerde sermaye, uzmanlık ve teknolojinin bir araya geldiği uzun vadeli sanayi ve yatırım ortaklıklarının kurulacağı yeni bir aşamaya giriyor.
Bu dönüşüm, Suudi yatırımcıların fonlar ile birleşme ve satın alma işlemleri aracılığıyla Türkiye’deki varlık ve şirketlere yönelik artan ilgisiyle öne çıkarken, Türk şirketleri de Suudi Arabistan’daki varlıklarını genişletmeye ve ülkenin Vizyon 2030 hedefleri ile büyük projelerinin sunduğu fırsatlardan yararlanmaya çalışıyor. Enerji ve savunma, iş birliğinin genişletilmesi açısından öne çıkan alanlar olurken, iki ülke ortak yatırım, teknoloji transferi ve sanayinin yerlileştirilmesine dayalı bir ekonomik ilişkiler modeli oluşturma yolunda ilerliyor. Bu durum, Suudi Arabistan-Türkiye ortaklığına ticaretteki dalgalanmalara daha az bağlı, daha sürdürülebilir bir boyut kazandırıyor.
Bu çerçevede, Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi Başkanı Ahmet Burak Dağlıoğlu, son yıllarda Türkiye’deki Suudi yatırımlarında dikkat çekici bir dönüşüm yaşandığını belirtti. Dağlıoğlu, yatırımcıların birleşme ve satın alma işlemleri ile Türk şirketlerinde hisse alımına ve fonlar üzerinden yatırım yapmaya ilgisinin arttığını, bunun yanı sıra Suudi sermayesinin bankacılık ve finansal hizmetler, imalat sanayisi, gayrimenkul ve aile şirketleri gibi sektörlerdeki varlığını sürdürdüğünü söyledi.
Dağlıoğlu, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi tarafından İstanbul’da düzenlenen İstanbul İklim Finansmanı Zirvesi kapsamında gazetecilerle bir araya geldiği toplantıda Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Türk şirketlerinin de Suudi Arabistan pazarındaki varlıklarını genişlettiğini ifade etti. Türk şirketlerinin, Vizyon 2030 ile Krallık’ta yürütülen büyük projelerin sunduğu fırsatlardan özellikle imalat, hizmetler, sağlık, hastaneler ve lojistik sektörlerinde yararlandığını kaydetti.
Son yıllarda Riyad ile Ankara arasındaki ilişkilerde yaşanan olumlu gelişmelerin iki ülkeden yatırımcılara daha fazla güven verdiğini ve ticaret ile yatırımların yükseliş eğilimine girmesine katkı sağladığını belirten Dağlıoğlu, iki ülke arasındaki ilişkilerin şirketlerin pazarlara giriş ve uzun vadeli yatırım kararlarında önemli bir gösterge oluşturduğunu ifade etti.
Dağlıoğlu, Türkiye’deki Suudi yatırımlarının gerçek hacminin resmi verilerde görülenden daha yüksek olabileceğine dikkat çekti. Bazı yatırımların uluslararası finans merkezlerinde kayıtlı fonlar ve şirketler üzerinden gerçekleştirilmesi nedeniyle bunların her zaman doğrudan Suudi sermaye akışı olarak kaydedilmediğini belirtti.

Dağlıoğlu, bu durumun Suudi yatırımcıların kullandığı araçların geliştiğini gösterdiğini belirterek, yatırımcıların şirketlerden hisse satın almak veya birleşme ve satın alma işlemlerini finanse etmek için fonlara ve uluslararası yatırım yapılarına daha fazla başvurmaya başladığını söyledi.
Dağlıoğlu, Suudi Arabistan merkezli Acwa Power şirketinin Türkiye’deki yenilenebilir enerji projelerine dahil olmasını, iki ülke arasındaki yatırım ilişkilerinin yönünü gösteren önemli bir örnek olarak değerlendirdi. Bu alandaki iş birliğinin geniş fırsatlar barındırdığını belirten Dağlıoğlu, Türkiye’nin temiz enerji kapasitesini artırmaya ihtiyaç duyduğunu, Suudi şirketlerin ise büyük ölçekli projelerin geliştirilmesi, finansmanı ve işletilmesi konusunda ileri düzeyde deneyime sahip olduğunu ifade etti.
Dağlıoğlu, büyük kapasiteli yenilenebilir enerji üretim projelerini kapsayan yatırım taahhütlerinin bulunduğuna işaret ederek, Türkiye’nin Antalya’da Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP31’e ev sahipliği yapacağı dönemde, önümüzdeki süreçte bu alanda ilave adımların açıklanmasını beklediğini söyledi.
Enerji sektörünün iki ülke arasındaki ortaklığın başlıca eksenlerinden birine dönüşebileceğini belirten Dağlıoğlu, Suudi Arabistan’ın yenilenebilir enerji alanındaki uluslararası yatırımlarını genişletme yönündeki yaklaşımına ve Türkiye’nin enerji karmasında temiz kaynakların payını artırma hedeflerine dikkat çekti.
Öte yandan SAHA İstanbul Genel Sekreteri Muttalip Tütüncü, Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki savunma iş birliğinin artık yalnızca ürün satışı veya ihracat anlaşmalarıyla sınırlı kalmadığını, teknoloji transferi, sanayinin yerlileştirilmesi ve ortak üretim kapasitelerinin geliştirilmesini kapsayan stratejik bir ortaklığa doğru ilerlediğini söyledi.
Tütüncü, Suudi Arabistan’ın savunma sanayisini yerlileştirme hedeflerinin, Türkiye’nin son yıllarda oluşturduğu sanayi ve teknoloji kapasitesiyle örtüştüğünü, bunun da iki tarafın şirket ve kurumları arasında daha geniş kapsamlı bir iş birliğinin önünü açtığını belirtti.
Suudi Arabistan’ın yalnızca savunma ekipmanları ve sistemleri satın almayı hedeflemediğini ifade eden Tütüncü, ülkenin askeri sanayide yerli içeriğin payını artırma hedefleri doğrultusunda teknik bilgiye, üretim, geliştirme ve bakım kapasitesine sahip olmayı amaçladığını kaydetti.
Tütüncü, “Türk şirketleri Suudi Arabistan pazarını yalnızca ürün ihraç edilecek bir pazar olarak değil, uzun vadeli stratejik bir ortak olarak görüyor” diyerek, gelecekteki iş birliğinin ortak üretim, teknoloji transferi, nitelikli insan kaynağının yetiştirilmesi ve yerel tedarik zincirlerinin oluşturulmasını kapsayabileceğini vurguladı.
İki ülke arasındaki savunma ilişkisini, Suudi Arabistan’ın finansman ve yatırım imkanları ile Türkiye’nin teknik ve sanayi tecrübesinden yararlanan bir ‘sanayi entegrasyonu’ olarak nitelendiren Tütüncü, bu modelin havacılık, insansız sistemler, elektronik ve ileri teknolojiler gibi alanlara da yayılabileceğini ifade etti.
İki ülke arasındaki insansız hava aracı (İHA) anlaşmalarının savunma iş birliği açısından önemli bir dönüm noktası olduğunu belirten Tütüncü, bunun iş birliğinin sonu değil, Suudi Arabistan’da sanayi ve üretim kapasitelerinin geliştirilmesini de kapsayabilecek daha geniş bir dönemin başlangıcı olduğunu söyledi.
Turizm sektöründe ise Dağlıoğlu, iki ülkenin mevsimsel entegrasyona dayalı bir model oluşturma fırsatına sahip olduğunu belirtti. Türkiye’nin yaz aylarında çok sayıda Suudi turisti ağırladığını ifade eden Dağlıoğlu, Türk şirket ve turizm işletmecilerinin ise Suudi Arabistan’daki kış turizm sezonundan ve Krallık’ta hayata geçirilen yeni turizm ve eğlence projelerinden yararlanabileceğini söyledi.

Türk konaklama, işletmecilik ve turizm hizmetleri şirketlerinin Türkiye’de talebin düştüğü dönemlerde deneyim ve personellerini Suudi Arabistan pazarına taşıyabileceğini belirten Dağlıoğlu, bunun Suudi Arabistan’daki projelerin ihtiyaçlarının karşılanmasına katkı sağlayacağını ve Türk şirketleri için yeni fırsatlar oluşturacağını kaydetti.
Dağlıoğlu, Riyad ile Ankara arasındaki iş birliğinin yalnızca hükümetler ve büyük şirketlerle sınırlı olmadığını, yatırımcıların, girişimcilerin ve küçük ve orta ölçekli şirketlerin de birbirleriyle bağlantı kurmasını ve iki ülke pazarlarına girişlerinin kolaylaştırılmasını kapsadığını vurguladı.
İki Türk yetkili, önümüzdeki dönemde karşılıklı yatırımlarda daha yüksek bir büyüme yaşanmasının beklendiğini belirtti. Bu büyümenin, ilişkilerdeki iyileşme, Suudi Arabistan’daki projelerin kapsamının genişlemesi, Suudi yatırımcıların Türkiye’deki varlık ve şirketlere yönelik artan ilgisi ve Ankara’nın sanayi, enerji ve teknoloji sektörlerini destekleyecek nitelikli yatırımları çekme hedefiyle desteklenmesi bekleniyor.
Bu süreç, Suudi Arabistan-Türkiye ilişkilerinin ticari ivmenin yeniden kazanıldığı bir aşamadan, ortak yatırım, teknoloji transferi ve kapasite entegrasyonuna dayanan daha derin ekonomik ve sanayi çıkarların oluşturulduğu bir döneme geçtiğini gösteriyor. Böylece iki ülke arasındaki ilişkiler, geleneksel ticaretteki dalgalanmaların ötesine geçen, uzun vadeli bir nitelik kazanıyor.
Jeopotilik endişelerin de etkisiyle 5 bindoların üzerine yükselen altın, çoğu yastık altı olmak üzere Türkiye’deki toplam altın varlığını da, 1.5 trilyon dolarlık toplam GYSH’nin yarısına ulaştırdı. Bu sürecin yarattığı servet artışı ve harcama etkisi ise dezenflasyonu yavaşlatan bir etken oldu.
Altın fiyatlarının, nadiren görülen yüzde 80’e yakın rekor artış gösterdiği son 1 yılda altın kaynaklı servet etkisi ise 300 milyar doların üzerine çıktı.
Servet etkisi başta otomotiv ve konut olmak üzere harcama kanalı ile iç talebin istenen ölçüde yavaşlamamasına neden oldu. Para politikasının kontrol alanı dışında kalan bu etki zaten kırılgan olan dezenflasyonu yavaşlatan önemli bir etken oldu.
Merkez Bankası, Türkiye’deki altının 600 milyar dolar ile büyük bölümünün yastık altı – yani hanehalkı ve şirketler tarafından bankacılık sistemi dışında tutulan – altından oluştuğunu hesaplıyor. Ekonomistlerin hesaplamaları da benzer yönde.
Bu durum, Türklerin altını güvenli, taşınabilir ve somut bir servet koruma aracı olarak görme geleneğinin de bir yansıması. Düğünlerde takılan ve nesilden nesile aktarılan altın hem dini nedenlerle hem de enflasyondan korunmak için yıllardır ülkedeki bir numaralı yatırım tercihi.
Altında yıllardır görülmeyen bu sert yükseliş ise servet etkisiyle harcamaları artıran bir etken oldu. Ekonomistler ve Merkez Bankası, bunun dezenflasyon sürecini karmaşık hale getirdiğini söylüyor.
Sadece Ocak ayında, altın fiyatları dolar bazında yaklaşık %25 yükseldi ve sadece bir ayda Türkiye’deki altın kaynaklı servet etkisi 80 milyar dolar oldu.
QNB ekonomik araştırmalar tarafından yayımlanan günlük notta, “Ocak ayı itibarıyla son 1 yıllık dönemde altın stokundan elde edilen toplam kâr 311 milyar dolara ulaşmıştır. Bu tutar, GSYH’ye oranla %19.3 ile tarihsel olarak rekor yüksek bir seviyeye işaret etmektedir… Bulgular, altın fiyatları kaynaklı gelir etkisinin iç talep üzerinde belirgin biçimde artırıcı rol oynadığını göstermektedir” denildi.
Harcama artışı
Türkiye, Hindistan, Almanya ve Vietnam’la birlikte hanehalkı altın sahipliğinin en yüksek olduğu ülkeler arasında yer alırken altın jeopolitik endişelerle geçen ay ons başına 5,000 dolara ulaştı.
İstanbul’da bir kuyumcudan gram altın satın alan 21 yaşındaki klima teknisyeni Furkan araba almak amacıyla altın biriktirdiğini belirterek, “Bir yıldır fiziksel altına yatırım yapıyorum, ne zaman para biriktirsem parça parça alıyorum” dedi.
Yasık altında tutulanların dışında, bankacılık sisteminde 80 milyar doların üzerinde altın cinsi mevduat ve fon bulunuyor. Ayrıca Merkez Bankası’nın kendi sahip olduğu altın rezervlerinin değeri de 80 milyar doların üzerinde. Bu hesaba göre Türkiye’nin toplam altın stoku 760 milyar dolar civarında. Bu da ülkenin GSYH’sinin yüzde 49’u anlamına geliyor. Hem altın varlığındaki yastıkaltı pay hem de bunun ekoomiye oranı olarak Türkiye diğer ülkelerden oldukça farklı bir konumda.
TCMB’nin faiz indirim hızı oldukça düştü
Merkez Bankası geçtiğimiz yıl yayımladığı bir blog yazısında, küresel altın rallisinin başladığı 2023’ün son çeyreğinden itibaren altın mevduatlarının payının yüksek olduğu illerde konut fiyatlarının diğer bölgelere kıyasla çok daha hızlı arttığını tespit etti.
TCMB çalışanlarının görüşlerini paylaştığı Merkezin Güncesi adlı blog’da yer alan analizde süreç altın kaynaklı “belirgin bir servet etkisinin göstergesi” olarak nitelendirdirildi.
Pahalı krediler nedeniyle tüketim eğiliminin zayıfladığı bir dönemde yastıkaltı altın birikimi lokallerin tüketim için yeni bir alan açmış oldu. TCMB analizine göre bu alan, “Eylül 2023 sonrası dönemde altın fiyatlarındaki keskin artış konut ve otomobil piyasalarında talep artışına neden oldu.”
İstanbul’da kuyumcu olan Asım Gürsel, son bir yılda müşterilerin giderek daha fazla otomobil veya ilk ev almak için altın sattığını, geçmişteki “ev satıp altın alma” eğiliminin tersine döndüğünü söyledi. Gürsel fiyatlardaki sert artış sonrası satışların daha çok arttığını da söyledi.
Altın kaynaklı servet etkisi ve bu etkinin tüketim eğiliminde yarattığı artış para politikasının etkisinin de oldukça sınırlı kaldığı bir alan.
Sadece Ocak ayına bakıldığında, küresel altın fiyatlarının artışı yüzde 25 ile tarihi bir rekor kırdı.. Bu sadece Ocak’ta 80 milyar dolarlık servet etkisi anlamına geliyor. Son bir yılda dolar cinsi altın fiyatının artışı yüzde 80’e yakın. Son 2 yıla baktığımızda ise artış %150 seviyesinde.
Reuters,Independent Türkçe
if (isMobileDevice()) {
document.write("
“);
googletag.cmd.push(function() { onDvtagReady(function () { googletag.display(‘div-gpt-ad-3341368-4’); }); });
}
Emel Şehade
Güney Lübnan’daki “Ali et-Tahir” dağ silsilesindeki savaşta Lübnan’a yönelik güvenlik gerilimlerinin artması ve İsrail ordusunun durumu yatıştırma çabalarına rağmen uzun süreli çatışma olasılığına hazır olduğunu açıklamasıyla birlikte, Tel Aviv İran’a karşı hazırlığını en yüksek seviyede tutmaya devam ediyor, güvenlik ve askeri yetkililerinden gelen sürekli uyarılara rağmen ABD ordusuyla birlikte saldırılara katılmayı bekliyor.
Bu iki dosya, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD’nin Temsilcisi Jared Kushner, BM Ortadoğu Barış Süreci Özel Koordinatörü Nikolay Mladenov ve eski İngiltere Başbakanı Tony Blair’i bir araya getiren ve Trump’ın Gazze Şeridi planının ikinci aşamasına geçişi hızlandırma çabalarının devamı olan toplantıda da ele alındı.
Jerusalem Post, diplomatik bir yetkilinin şu sözlerini aktardı: “Bütün taraflar, ateşkesi pekiştirmenin ve yeniden inşa için koşullar yaratmanın yanı sıra, bölgenin yönetimini Filistinli teknokrat bir komisyona devretmekle ilgileniyor.”
Konuyla ilgili İsrail iç araştırmalarına aşina olan İsrailli siyasi kaynaklar, İsrail’in Gazze’deki tampon bölgeleri kontrol etmeye devam etme konusundaki tutumunu büyük olasılıkla koruyacağını değerlendiriyor. Savunma Bakanı Yisrael Katz da bazılarınca “güvenlik kuşakları” olarak adlandırılan Gazze, Lübnan ve Suriye’deki tampon bölgelerin korunmasıyla ilgili İsrail kararından bahsederken, söz konusu tutumun altını çizmişti.
Ulusal Güvenlik Konseyi Eski Başkanı Tzachi Hanegbi ise, Kushner’in Tel Aviv’e gelmeden önce, Ortadoğu’daki mevcut fırsatı değerlendirmenin ve diplomatik anlaşmaları ilerletmenin gerekliliği hakkında verdiği mesajını karşılıksız bırakmayarak ve toplantıyı ciddiye alarak, kendisinden faydalanılması çağrısında bulundu.
Hanegbi, “Kushner’in hangi alanda bir atılım beklediğini bilmiyorum. Gazze’de Barış Konseyi tarafından olumlu adımlar atılıyor, ancak Gazze Şeridi’nin silahsızlandırılmasına yönelik ilerleme eğer gerçekleşirse, yavaş ve hayal kırıklığı yaratıcı olması bekleniyor” dedi. Şöyle devam etti: “Suriye’ye gelince, yeni Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ılımlı ve ciddi görünüyor, ancak İsrail’in Golan Tepeleri’nden asla vazgeçmeyeceğini anladığına dair hiçbir işaret görülmüyor. Geriye sadece Lübnan kalıyor, eğer Kushner mesajında onu kastediyorsa kesinlikle haklı.”
Hanegbi, mevcut durumun Lübnan hükümetiyle diplomatik sürecin tamamlanmasının mümkün olduğunu doğruladığını vurguladı ve şunları söyledi: “Değerli aylar, seçimleri ve sonuçlarının ışığında ortaya çıkacak siyasi süreci bekleyerek boşa harcanmamalıdır. Başkan Trump’ın Kasım ayındaki kongre seçimlerinden sonraki politikalarının öngörülemez olması nedeniyle, bu konuya gösterilen mevcut Amerikan ilgisinden yararlanmak her iki ülkenin de açıkça çıkarınadır. Daha da önemlisi, iki ülke arasındaki tüm anlaşmazlıklar çözülebilir. Mülteci sorunu yok, kutsal yerler yok, ataların topraklarında inşa edilmiş Yahudi yerleşim yerleri yok ve kanlı tarihi izler yok. Elbette asıl sorun Hizbullah’ın direnişinde yatıyor ve taraflar iyi niyet ve siyasi bilgelik göstererek ve risklerin bilinçli bir şekilde yönetilmesine olanak tanıyan kırmızı çizgiler belirleyerek bu konuya odaklanmalıdır.”
Hanegbi, İsrail’de ılımlı olarak nitelendirilebilecek ve güvenlik, askeri ve siyasi çevrelerden gelen ve herhangi bir cephede gerilimin artmasından kaçınmayı ve diplomatik çözüm arayışını savunan sesleri kapsayan bir akımı temsil ediyor.
Lübnan, Ali Tahir tepeleri çevresindeki son gerilimlerin ardından bu tartışmanın merkezinde yer alıyor. İsrailliler, stratejik açıdan önemli bu bölgenin kontrolünü ellerinde tutmakta ısrar ederken, aynı zamanda Hizbullah savaşçılarına da boyun eğdirmek istiyorlar. Hiçbirinin teslim olmayacağını tahmin etseler de bu senaryoya dayanarak operasyonlarına, bombardımanlarına ve kontrollerini sıkılaştırmaya devam ediyorlar. Aynı zamanda, Hizbullah’ın nihayetinde savaşçılarına hayati önem taşıyan malzemeleri ulaştırmaya veya onları kaçırmaya olanak tanıyacak aldatıcı bir manevra da dahil olmak üzere, bölgeyi çevreleyen İsrail askerlerine karşı sofistike eylemler düzenlemesinden duydukları korkuyu da gizlemiyorlar. Ancak bu senaryo ışığında İsrail, hepsini ortadan kaldırmak amacıyla tünellerde konuşlanmış olan unsurlarına karşı istisnai bir saldırı düzenlemesi olasılığını Hizbullah’ın göz ardı etmediğine inanıyor.
Çeşitli senaryolar arasında, Netanyahu ve Katz’ın, yaklaşık iki buçuk ay sonra yapılması beklenen parlamento seçimlerinden önce partileri Likud’un sürekli gerilemesini durdurmayı umarak, Lübnan’daki çatışmanın kapsamını genişletecek istenmeyen bir karar alma olasılığını göz ardı etmeyen İsrailli kaynaklar da var.
Maariv gazetesi, böyle bir senaryodan korkan ve Netanyahu’nun içerideki durumunun tamamen farkında olan, ayrıca, mevcut güvenlik durumunun Netanyahu ve partisinin popülaritesini artırmak için kullanılması olasılığını dışlamayan Amerikalı yetkililerin görüşlerine dayanan bir haber yayınladı.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre şu ifadelere yer verildi: “İsrail iç politikası siyasi denklemin bir parçasıdır. Netanyahu, sadece Lübnan’ın vaatlerine dayanarak toprak teslim eden biri gibi görünmeyi göze alamaz. Öte yandan, Hizbullah’ın gerçek anlamda silahsızlandırılması taahhüdü mümkün olmadan önce İsrail tanklarının Güney Lübnan’dan çekilme görüntüsü, siyasi açıdan patlayıcı madde gibidir.” Maariv’in haberinde ayrıca, “Buna karşılık Trump uzlaşıları sonuçlandırmayı hedefliyor ve onun için Lübnan, çok daha büyük bölgesel girişimin bir halkası” denildi.
Maariv şöyle devam etti: “Trump’ın hedefleri arasında Gazze barış planının ilerletilmesi, İsrail ile Suriye arasında bir güvenlik anlaşması ve İran ile yaşanan krizdeki mevcut çıkmazın aşılması da yer alıyor. Beyaz Saray, İsrail’deki seçimlerin bütün bu süreçleri dondurabileceğini anlıyor. Trump’ın ilk döneminde, barış planı İsrail’deki siyasi karmaşa nedeniyle defalarca ertelenmişti. Bu kez Washington’da, İsrail siyasetinin başkanın gündemini tekrar rayından çıkarmasına izin verme niyeti yok.”
İsrailli gazete, ABD’nin Netanyahu’ya karşı tutumunun son zamanlarda seçim kampanyasının ihtiyaçları ile aldığı kararları birbirinden ayırmaya dayandığını işaret ediyor. Nitekim Netanyahu, Ortadoğu Barış Konseyi’nin Hamas’ı silahsızlandırma planını açıkça reddettikten sonra, Amerikalılar bunu seçim dönemi politikalarıyla ilgili bir tutum olarak yorumladılar. Netanyahu’ya iletilen mesaj ise çok daha pragmatikti: Washington, İsrail sık sık saldırıları kısıtladığı ve barış sürecinin ilerlemesine izin verdiği için söylemlerinin bir kısmına uyum sağlamaya hazırdır. Nitekim Netanyahu, Kushner’e plana bir şans vereceğine ve Gazze’deki operasyonları azaltacağına söz verdi.
Netanyahu’nun siyasi durumu Amerikan hesaplarını daha da karmaşıklaştırıyor. Mevcut koalisyonu, hükümet kurmak için gereken Knesset’teki 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşmaktan çok uzak. Ne var ki Netanyahu, muhalif kampa çoğunluğu vermemenin yeterli olduğuna inanıyor. Zira eğer kimse hükümet kurmayı başaramazsa, bir sonraki seçime kadar geçici hükümetin başında kalacak. Bu olasılık özellikle Washington’u endişelendiriyor. Çünkü bu, Trump’ın bölgesel ajandasının birkaç ay daha İsrail politikasına bağlı kalacağı anlamına geliyor.
Bu arada, Netanyahu’nun seçimlerdeki rakipleri, durumu kendi lehine kullanmasını engellemeye çalışıyorlar. Netanyahu’nun en güçlü rakipleri Gadi Eisenkot, Naftali Bennett ve Yair Lapid’e yakın isimler Trump’ın yakın çevresine mesajlar ileterek, seçimlerde tarafsız kalmasını istediler. Bu, ABD başkanının tutumunun, müdahale edip etmeyeceğine karar vermeden önce bile, İsrail seçim kampanyasında bir faktör olarak etkisini gösteriyor.
Bütün bu senaryolar ve artan gerilim arasında bir ön rapor, savaşın kayıplarının yaklaşık 140 milyar dolara ulaştığını, bunun İsrail tarihinin en yüksek maliyeti olduğunu ortaya koydu. The Market tarafından yayınlanan habere göre ise maliyetin yakında 339 milyar dolara (1 trilyon şekel) ulaşması bekleniyor.
Haberde, eski bir genelkurmay başkanının şu sözlerine yer verildi: “Bir günlük zayıflığın bedeli çok yüksek, bu yüzden tekrarlanmamalı.” Ayrıca şu uyarıda bulundu: “Mevcut güvenlik durumu, önümüzdeki yıllarda bütçeye yüz milyarlarca şekellik yükün yanı sıra, ulusal bir şok ve tehlikeli bir psikolojik durum da dayatacaktır.”
*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.”