08 Kasım 2026 Pazar
Şehirleşme Süreçleri ve Çevresel Etkileri
Bir Yudum Süt, Bir Parça Et; Medeniyetin Sessiz Mimarları - Doç.Dr. Alper Koçyiğit - Akademik Akıl
İç ve Dış Siyasette Tarafgâh Değil, Objektif Kalabilmek - Prof.Dr. Ayşegül Akbay - Akademik Akıl
MEB’in Zazaca kararında bilimsel gerekçe bekleniyor - Aziz Yağan
Untitled
Kimimiz sinemada izledi, kimimiz korsan sitelerde arayıp buldu. Ama kabul edelim ki Backrooms, tuhaf fragmanını gördüğümüz günden beri aklımızdaydı ve Saplantı’yla (Obsession) birlikte yazın korku fenomenine dönüştü.
A24’ün 10 milyon dolara çekilen filmi, dünya çapında 400 milyon dolar barajını aşıp bütçesinin katbekat fazlasını kazanınca bizim de aklımıza tek bir soru takıldı: Bu koridorlardan çıkmayı gerçekten istiyor muyuz?
Ne yalan söyleyelim, biz istemedik. Ama belli ki yalnız da değiliz: Boş ofislerin, terk edilmiş odaların ve hiçbir yere varmayan daracık geçitlerin yarattığı huzursuzluk milyonlarca izleyicide karşılık buldu.
Biz de Backrooms’un açtığı kapıdan girip gerçeklik duygumuzla benzer biçimde oynayan dizilerin peşine düştük.
Kimi kurumsal hayatı, kimi insan zihnini, kimi de doğrudan başka boyutları kurcalıyor ama hiçbiri izleyicinin kendisini güvende hissetmesine izin vermiyor. Bu dünyalarda duvarın, kapının veya asansörün ardında gerçekliğin başka bir sürümü bekliyor.
Koridor biraz uzun, ışıklar da pek güven vermiyor ama buyurun, liste bu tarafta. Dönüş yolunu sonra düşünürüz.
Bilindiği üzere Severance, Apple TV’nin en çok ses getiren dizileri arasında başı çekiyor. Başrollerinde Adam Scott, Zach Cherry, Britt Lower ve Tramell Tillman gibi isimleri buluşturan bilimkurgu, klostrofobik atmosferiyle Backrooms hayranlarını daha ilk bölümden içine çekebilecek netameli bir dünyaya sahip.
Severance, Lumon adlı şirkette çalışan ve anıları, iş hayatlarıyla dışarıdaki yaşamları arasında kesin biçimde ayrılan bir grup insanı merkezine alıyor. Lumon’un beyaz ve gri tonlardaki soğuk odaları, sonu gelmeyecekmiş gibi birbirine açılan steril koridorları ve insanın yön duygusunu bozan tasarımı, işyerini psikolojik olduğu kadar fiziksel bir hapishaneye dönüştürüyor.

Çalışanların yalnızca ofiste var olan benlikleri binanın dışına hiç çıkamadığı için Lumon, Backrooms’u andıran bir dekor olmanın ötesine geçerek kendi kuralları bulunan, sınırları ve çıkışı belirsiz gerçek bir ara mekan gibi işliyor.
İki yapım da sıradan görünen mekanları kabusa dönüştürürken Backrooms bilinmeyenin yarattığı korkuya, Severance ise kurumsal düzenin insan kimliğini nasıl parçaladığına odaklanıyor.
Gizemini ağır ağır açan ve ofis hayatının zaten tanıdık gelen sıkışmışlığını gerçeküstü bir kabusa dönüştüren Severance, Backrooms’u sevenlerin kaçırmaması gereken dizilerden.
IMDb: 8,6
Nereden izlenir: Apple TV
Son söylenecek şeyi ilk cümlede deyiverelim: Mr. Robot izlemek her zaman iyi bir fikir.
Ama özellikle Backrooms’un tekinsiz dünyasında kaybolma hissini sevdiyseniz, bu kült gerilim listenin en güçlü seçeneklerinden biri.
Mr. Robot’ta, henüz Freddie Mercury rolüyle Oscar’ı eve götürmemiş Rami Malek, insanlarla arası pek iyi olmayan Elliot Alderson’ı canlandırıyor. Elliot gündüzleri siber güvenlik uzmanı, geceleriyse dünyanın servetini ve gücünü elinde tutan seçkinlere karşı savaşan son derece yetenekli bir hacker.

Depresyon, paranoya ve dissosiyatif kimlik bozukluğuyla yaşayan Elliot’ın gerçeklik algısı çözüldükçe izleyicinin neyin gerçek olduğuna dair güveni sarsılıyor, haliyle biz de neye inanacağımızı şaşırıyoruz. Dizinin yaratıcısı Sam Esmail’in karakterleri kadrajın köşelerine sıkıştıran görsel dili ve her an kötü bir şey olacakmış duygusu yaratan boğucu atmosferi, en sıradan mekanları bile insanın kaçmak isteyeceği yerlere dönüştürüyor.
Bu akrabalık tesadüf değil: Kane Parsons, 2021’de keşfettiği üç Emmyli Mr. Robot’u Utopia ve Devs’le birlikte YouTube’daki Backrooms kısa filmlerinin başlıca esin kaynakları arasında gösteriyor.
Her iki yapım da gerçeklik algısı bozulan kahramanlarını klostrofobik dünyalara hapsediyor. Backrooms korkuyu boyutlar arasında uzanan sarı koridorlara bırakırken Mr. Robot aynı huzursuzluğu insan zihninde ve dijital çağın soğuk toplumsal düzeninde arıyor.
Ne demiştik? Her zaman iyi bir fikir.
IMDb: 8,5
Nereden izlenir: Prime Video
Övmeye ne hacet? Ama yine de insan birkaç kelam etmeden geçemiyor. Malum, David Lynch’in başyapıtı Twin Peaks, televizyon tarihinin en tuhaf ve tekinsiz dünyalarından birini kurarken sıradan görünen bir kasabayı gerçeklikle kabusun arasına hiç zorlanmadan asıveriyor.
Dizi, aynı adlı kasabada yaşayan lise öğrencisi Laura Palmer’ın gizemli cinayetinin peşine düşen kahve tutkunu FBI ajanı Dale Cooper’ı izliyor. Genç kızın ölümüyle kasabanın usul usul çatırdamasını da… İlk bölümlerde melodramla absürt mizahı yan yana getiren anlatı, kartpostal kadar sevimli görünen bu yerde bir şeylerin hiç de yolunda olmadığı hissini usulca büyütüyor.

Backrooms’un köklerini arayanlar için Twin Peaks, televizyonda sürrealizmin ve mekansal klostrofobinin ulaştığı zirve noktalardan biri.
Kasabanın altında kıpırdayan doğaüstü güçler bu huzursuzluğu derinleştirirken, kadife perdeleri, zikzaklı zemini ve sonu yokmuş gibi görünen yapısıyla insanın yön duygusunu bozan meşhur Kırmızı Oda, dizideki araf hissinin en yoğunlaştığı yere dönüşüyor.
Backrooms da Twin Peaks de bildiğimiz dünyanın kurallarını kapının dışında bırakıyor. Biri korkuyu boşluk ve yalnızlıktan çıkarırken diğeri onu kasabanın sakinleri, bastırılmış sırlar ve doğaüstü güçlerle besliyor.
Sarı koridorlar ya da kırmızı perdeler… Seçim sizin ama iki tarafta da çıkış pek mümkün görünmüyor.
IMDb: 8,7
Nereden izlenir: MUBI
Bir “korku evi” düşünün, simsiyah ve kocaman. Kapısında birazdan yaşayacakları dehşete meydan okumaya hazır heyecanlı gençler var, bir de gözyaşlarını ya da midelerini tutamayanlar… Channel Zero’dan bahsediyoruz, özellikle de Backrooms’a pek çok açıdan benzeyen ikinci sezonu No-End House’tan (Çıkışı Olmayan Ev).
Channel Zero’nun adını bile duymamış olabilirsiniz, şaşırmayız. Bu gözden kaçmış korku cevheri, internette kulaktan kulağa yayılan şehir efsanelerini ekrana taşıyarak Backrooms’la aynı dijital genetikten besleniyor. Hak ettiği ilgiyi görememiş bu antolojinin yukarıda da bahsettiğimiz ikinci sezonu, sonu gelmeyen ve içine girenleri bırakmaya hiç niyeti olmayan odalarıyla Backrooms’un karanlık kuzeni gibi.

No-End House, insana bir sonraki odayı görmek istemediği halde o kapıyı açtırıyor. Seyircinin payına da çaresizce çıkış aramak düşüyor.
2016’da başlayıp 4 sezon süren Channel Zero’ya, A24’ün YouTube’dan beyazperdeye taşıdığı dijital korku estetiğinin televizyondaki en somut öncülerinden biri demek mümkün. İki yapım da internetin karanlık köşelerinden çıkan efsaneleri insanı yutan mekanlara dönüştürüyor. Backrooms tek bir evrenin sarı koridorlarında ilerlerken Channel Zero her sezon başka bir kabusun kapısını açıyor.
Favorimiz ikinci sezon olsa da her hikayede bambaşka bir kabusun kapısını aralayan Channel Zero’ya hiç tereddütsüz bir şans vermenizi öneriyoruz. No-End House’a bir girin, çıkabilirseniz gerisine de bakarsınız.
IMDb: 7,1
Nereden izlenir: Türkiye’deki abonelik tabanlı yayın platformlarında yer almıyor
Backrooms’un sarı koridorlarında kaybolmamızdan yaklaşık 70 yıl önce Alacakaranlık Kuşağı (The Twilight Zone), bizi çıkışı olmayan gerçekliklere çoktan hapsetmişti. 1959’da başlayan dizi için bir kasabayı boşaltmak, bir duvarı başka boyuta açmak ya da sıradan bir odayı hakikatten koparmak yeterliydi. Büyük numaralara ihtiyacı yoktu; birkaç küçük dokunuşla insan kendi evindeki koridordan bile kuşku duyabiliyordu pekala.
Diziyi izlerken saatiniz hâlâ çalışır, hayat akmaya devam eder, eviniz yerli yerinde durur ama bunların hiçbirine güvenemezsiniz. Alacakaranlık Kuşağı işte izleyicisine bunu yapar.

Dizinin daha ilk bölümü Herkes Nerede? (Where Is Everybody?) bizi, ortalıkta tek bir insanın bulunmadığı kasabaya bırakıyor. Boş sokaklar, terk edilmiş evler, dükkanlar ve insanın ensesinden ayrılmayan “Burada bir şeyler çok yanlış” hissi… Backrooms hayranları için gayet tanıdık bir manzara.
Üstelik Alacakaranlık Kuşağı bütün bunları “liminal mekan” ifadesi internetin sözlüğüne girmeden onlarca yıl önce yaptı.
Dizinin insanın hafızasına kıymık gibi saplanan bölümlerinden Kayıp Küçük Kız’da (Little Girl Lost) ise başka türden bir çıkışsızlık var. Küçük kız başka bir boyutta kayboluyor, ailesi onun sesini duvarın ardından duyuyor ama kendisini göremiyor. Birini birkaç santimetre ötede hissedip ona ulaşamamak, boş bir koridorda kaybolmaktan bile beter olabilir.
İki yapım da tanıdık mekanların ardında hiç bilmediğimiz başka bir gerçeklik bulunduğunu söylüyor. Backrooms tek bir kabusun çıkışını ararken Alacakaranlık Kuşağı her bölümde kapıyı açıp bizi başka bir tanesinin içine itiyor. Sağ olsun.
IMDb: 9,0
Nereden izlenir: Türkiye’deki abonelik tabanlı yayın platformlarında yer almıyor
Independent Türkçe
Yaklaşık 20 dakika içinde, dünyanın en büyük kripto para borsası Binance ile bağlantılı cüzdanlardan 6,3 milyar doların üzerinde dijital varlık ortadan kayboldu. Bu olay, sıradan bir siber saldırıdan ibaret değildi. Dijital varlıklar tarihindeki en büyük hırsızlık vakalarından biri olan saldırı, küresel finans sistemindeki varlığını güçlendirmeye çalışan sektördeki ciddi güvenlik açıklarını gözler önüne serdi.
Blok zinciri işlemlerinin analizinde uzmanlaşmış şirketlerin değerlendirmelerine göre saldırının arkasında Kuzey Kore bağlantılı bilgisayar korsanları bulunuyor. Saldırganların platformun sistemlerine nasıl sızdığı, dijital cüzdanlara nasıl eriştiği ve paraları nasıl transfer ettiği ise yürütülen soruşturmayla aydınlatılmaya çalışılıyor.
Saldırının tüm ayrıntıları henüz netleşmiş değil. Ancak Binance’in yürüttüğü ilk soruşturma, şirket mühendislerinden birine ait dizüstü bilgisayarın ele geçirilmiş olabileceğine işaret etti. Daha sonraki incelemelerde ise başka sızma noktaları da tespit edildi.

Platformun eş başkanı Richard Teng, saldırının karmaşık olduğunu ve tek bir kişi tarafından gerçekleştirilmediğini belirterek saldırganların, sızmanın izlerini ve etkilerini belirlemeyi zorlaştıran kendini imha eden yazılım mekanizmaları da dahil olmak üzere gelişmiş yöntemler kullandığını söyledi.
Şarku’l Avsat’ın blok zinciri istihbaratı alanında faaliyet gösteren TRM Labs şirketinden aktardığı bilgilere göre Binance cüzdanlarından yaklaşık 6,36 milyar dolar değerinde varlık, 10 farklı blok zinciri ağı üzerinden transfer edildi. İşlemlerin büyük bölümü yaklaşık 20 dakika içinde gerçekleştirildi.
Bu hız, saldırganların yalnızca sistemlere erişmekle kalmadığını, saldırı kontrol altına alınmadan önce büyük çaplı transferleri de gerçekleştirebildiğini gösteriyor. Bu durum, dijital varlıkların hareketlerini denetleyen kontrol ve güvenlik onay sistemlerinin önemini bir kez daha ortaya koyuyor.
TRM Labs, Chainalysis ve Elliptic’in de aralarında bulunduğu kripto para analiz şirketleri, saldırının arkasında Kuzey Kore ile bağlantılı olan ve Lazarus Grubu olarak da bilinen TraderTraitor grubunun bulunduğunu öne sürdü.
TRM Labs, bu değerlendirmeye yüksek güven düzeyiyle ulaştığını belirterek Binance saldırısıyla aynı gruba atfedilen önceki operasyonlar arasında benzerlikler bulunduğunu bildirdi.
Kuzey Kore, ülkeye uygulanan uluslararası yaptırımların etkisi altında döviz kaynağı elde etmek amacıyla siber saldırılara ve kripto para hırsızlıklarına başvurmakla suçlanıyor.
TraderTraitor grubu, Şubat 2025’te Bybit platformuna düzenlenen ve yaklaşık 1,5 milyar dolar değerinde kripto paranın çalınmasıyla sonuçlanan saldırının arkasında olmakla da suçlanmıştı. Bu olay, kripto para sektöründeki önceki büyük çaplı soygunlardan biri olarak kayıtlara geçmişti.

Blok zinciri analiz şirketleri, Binance’den çalınan paranın bir bölümünün, yakın zamanda Bybit platformuna yönelik gerçekleştirilen ve Pyongyang’a atfedilen saldırıyla bağlantılı varlıklarla örtüştüğünü belirtiyor.
ABD Başkanı Donald Trump’a, Kuzey Koreli bilgisayar korsanlarının saldırıya karışmış olma ihtimali sorulduğunda Trump, Beyaz Saray’da gazetecilere yaptığı açıklamada, ABD makamlarının konuyu araştırdığını söyledi ancak saldırının sorumluluğunu doğrulamadı.
Buradaki çelişki, kripto paraların temelini oluşturan blok zinciri teknolojisinin, işlemleri kaydeden ve geçmişteki işlemlerin değiştirilmesini son derece zorlaştıran dağıtık bir dijital kayıt sistemi olması. Ancak bu özellik, paraların kendilerinin hırsızlığa karşı korunduğu anlamına gelmiyor.
Kripto paralar gerçekte dijital cüzdanların içinde saklanmıyor. Bunların mülkiyeti ve hareketleri blok zinciri ağı üzerinde kayıt altına alınıyor. Cüzdanlar ise sahibine varlıklar üzerinde işlem yapma ve bunları başka adreslere aktarma imkânı sağlayan uzun dijital kodlar olan özel anahtarları muhafaza ediyor.
Bu anahtarları ele geçiren kişiler, işlem kayıtlarına sızmaya veya bunları değiştirmeye ihtiyaç duymadan paraları transfer edebiliyor. Bu nedenle bilgisayar korsanları, özel anahtarlara ya da para transferlerini gerçekleştirme yetkisi veren sistemlere erişmeye odaklanıyor.
Saldırı yöntemleri arasında yazılım açıklarından yararlanılması, kötü amaçlı yazılımların kullanılması, çalışanların kimlik avı e-postalarıyla kandırılması ve giriş bilgilerini veya erişim yetkilerini ele geçirmek amacıyla insanları manipüle etmeye dayanan sosyal mühendislik yöntemleri bulunuyor.
İnternete bağlı olmayan fiziksel cüzdanlar bile risklerden tamamen korunmuş değil. Fransız Ledger şirketinin bazı kullanıcılarının varlıkları, daha önce bir distribütör aracılığıyla satılan cihazlara yerleştirilen kötü amaçlı yazılımlar nedeniyle çalınmıştı.
Binance olayında ise Richard Teng, platforma ait ve para çekme ve transfer işlemlerini kolaylaştırmak amacıyla internete bağlı tutulan sıcak cüzdanın saldırıdan etkilendiğini doğruladı.
Teng, kullanıcıların varlıklarının büyük bölümünün internete bağlı olmayan soğuk cüzdanlarda saklandığını, bu varlıkların yalnızca para çekme işlemlerinin gerçekleştirilmesi gerektiğinde sıcak cüzdanlara aktarıldığını açıkladı.
Binance, çalınan varlıkları karşılamak amacıyla şirket kaynaklarından 6,34 milyar doların üzerinde bir tutar ayırdığını ve kullanıcıların zararlarını telafi etmek için varlıkların geri kazanılması çalışmalarına başladığını açıkladı.
Şirket, altyapı hizmeti sağlayan iş ortakları ve dijital para ihraççılarıyla iş birliği yaparak saldırıdan etkilenen yaklaşık 3 milyar dolar değerindeki varlığı dondurmayı başardığını bildirdi. Bu miktar, çalınan toplam varlığın yaklaşık yarısına karşılık geliyor.
USDT isimli sabit kripto paranın ihraççısı Tether, saldırıyla bağlantılı yaklaşık 1,57 milyar doları dondurduğunu açıklarken Circle şirketi de 800 milyon dolarlık varlığı dondurduğunu bildirdi.
Ancak paraların dondurulması, bunların fiilen geri alındığı anlamına gelmiyor. Analistlere göre dondurulamayan varlıkların bir bölümü, dijital işlemler ve transferler aracılığıyla hareket etmeye başladı.
Buradaki güçlüklerden biri, bilgisayar korsanlarının kripto para karıştırıcıları olarak bilinen araçlara başvurabilmesi. Bu araçlar, farklı kaynaklardan gelen dijital varlıkları bir araya getirerek yeniden dağıtıyor ve böylece transferlerin izini gizlemeyi, paranın kaynağını belirlemeyi zorlaştırıyor.

Saldırganlar ayrıca çalınan varlıkları başka dijital varlıklara dönüştürebiliyor veya üçüncü taraflarla gerçekleştirdikleri işlemlerde kullanabiliyor. Bu da paraların izlenmesini ve geri alınmasını daha karmaşık hale getiriyor.
Bu konuda değerlendirmede bulunan Coinhouse şirketi analisti Stéphane Efray, bilgisayar korsanlarının çalınan kripto paraları Rusya veya Çin’deki iş ortaklarına aktarmayı tercih edebileceğini, bu ortakların da paraların yasa dışı kaynağını gizlemek için çeşitli yöntemlere başvurabileceğini belirtiyor.
Siber saldırının etkileri Binance ile sınırlı kalmadı. Rakip platformlar da güvenlik sistemlerini gözden geçirmek ve önleyici tedbirler almak için harekete geçti.
Kripto para sektörünün, geleneksel finans sistemiyle bütünleşmesi genişlerken kullanıcı varlıklarını koruma kapasitesini kanıtlama yönündeki baskılar da artıyor.
Coinbase platformu, internete bağlı olmayan kripto para anahtarlarının saklanmasında kullanılan sistemlerde değişiklikler yaptığını ve bu adımın ihtiyati amaçla atıldığını açıkladı.
Kraken platformu ise sektördeki güvenlik olaylarını yakından takip ettiğini, bunlardan çıkarılan dersleri kendi savunma sistemlerine uyguladığını bildirdi.
Sektör yetkilileri, platformlar arasındaki bilgi paylaşımının güçlendirilmesi, saldırıların erken tespit edilmesi ve bunlara hızlı müdahale edilmesi için ortak mekanizmaların geliştirilmesi çağrısında bulundu.
OKX platformunun Üst Yöneticisi Star Xu, sektörün saldırı gerçekleştiği anda şirketlerin bilgi paylaşmasına, müdahalelerini koordine etmesine ve şüpheli varlıkların dondurulması için iş birliği yapmasına imkân sağlayacak anlık bir uyarı sistemine ihtiyaç duyduğunu söyledi.
Franklin Templeton şirketinin kripto para birimi bölümünün başkanı Chris Perkins ise sektörün tüm potansiyelini gerçekleştirebilmesi için güvenliğin güçlendirilmesinin artık acil bir gereklilik haline geldiğini belirtti.
Bu gelişmeler, Trump yönetiminin dijital varlıkların ABD finans sistemi içindeki varlığını genişletmek için çalışmalar yürüttüğü bir dönemde yaşanıyor.
Kripto paraların geleneksel finans kuruluşlarıyla bağlantılarının artması, platformların ve bunlarla işlem yapan altyapıların korunmasını daha önemli hale getiriyor. Çünkü bu bağlantılar genişledikçe karşılaşılabilecek risklerin kapsamı da büyüyor.
Siber saldırı haberleri kripto para piyasalarına hızla yansıdı. Bitcoin’in fiyatı yüzde 4’ten fazla gerilerken, piyasanın en büyük ikinci dijital para birimi Ethereum yüzde 5’in üzerinde değer kaybetti. Ancak her iki kripto para da cuma günkü işlemlerde kayıplarının bir bölümünü telafi etti.
Sektör yetkilileri, saldırının büyüklüğüne rağmen olayın diğer platformlarda geniş çaplı kayıplara yol açmasını beklemediklerini belirtti. Yetkililer ayrıca Binance’in etkilenen varlıkları karşılayabilecek kapasiteye sahip olduğuna güvendiklerini ifade etti.
Bununla birlikte olay, özellikle siber saldırı yöntemlerinin geliştiği ve saldırılarda yapay zekâ kullanımının yaygınlaştığı bir dönemde, kripto para sektörünün giderek büyüyen güvenlik risklerine ne ölçüde ayak uydurabileceği sorusunu yeniden gündeme taşıdı.
Absolute Security şirketinin kıdemli başkan yardımcısı Andy Ward, bu düzeydeki siber saldırıların artık uzak bir ihtimalden çok, ne zaman gerçekleşeceği meselesi haline geldiğini söyledi.
Ward, tehditlerin gelişmesi ve kapsamlarının genişlemesinin daha büyük çaplı siber saldırılara ve daha ağır mali kayıplara yol açabileceği uyarısında bulundu.
Kullanıcı sayısının 335 milyona ulaştığını belirten Binance açısından ise zorluk yalnızca mali kayıpları karşılamakla sınırlı değil. Şirketin aynı zamanda kullanıcıların güvenini yeniden kazanması ve dünyanın en büyük kripto para alım satım platformunun bu ölçekteki saldırılar karşısında varlıklarını koruyabildiğini kanıtlaması gerekiyor.
if (isMobileDevice()) {
document.write("
“);
googletag.cmd.push(function() { onDvtagReady(function () { googletag.display(‘div-gpt-ad-3341368-4’); }); });
}
Uzun bir süre Sovyetler Birliği’nde ve sonrasında Rusya’da yaşamış gazeteci Selam Musafir’in, Sovyet döneminin sona ermesinin nedenlerini açıklayan “İmparatorluğun Sınırlarında: Brejnev’den Putin’e” adlı kitabını okuduktan sonra, Sovyetler Birliği ile İran İslam Cumhuriyeti arasında karşılaştırma yapmaya başladım, çünkü birçok unsurda benzerlikler açıkça görülüyor. Her ikisi de totaliter rejim olarak sınıflandırılabilir; ilki laik, ikincisi dini ve her ikisi de gücün nasıl entelektüel bir izolasyon duvarı örebileceğini, insanları sadece iki seçenekle baş başa bırakabileceğini gösteriyor; itaat veya hayatta kalma. Tarihin tekerrür ettiğine inanmıyorum, ancak rejimlerin ideolojilerinde farklılık gösterebileceğine ama zayıflıklarının nedenlerini paylaştığına inanıyorum. Dışarıda güçlü bir devletin içerideki sorunlarını çözememesine neden olan faktörler tekrar ediyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşüne tanık olan gazetecilerden miras kalan tanıklıklar, liderliğinin söylemlerinden giderek uzaklaşan bir toplumu ortaya koyuyor. Parti sosyalizmin zaferlerini överken, ortalama vatandaş temel ihtiyaçlarını karşılamak için kuyrukta bekliyordu. Ve yetkililerin ve ailelerinin sahip olduğu ayrıcalıklar, kürsülerden duyurulanlardan farklı bir hikâye anlatıyordu. İşte çatırdama burada, söylem ile gerçeklik arasında açılan uçurumla başladı. Devlet bir insanı uzaya gönderirken, çiftçiler hâlâ ürünlerini oraklarla hasat ediyorlardı. Devlet füzeler üretirken, liderleri törensel toplantılar düzenliyordu!
İran deneyiminde Sovyetler Birliği’ne benzer bir şey görüyorum. Devrim ezilenleri ve mazlumları destekleme söylemini benimsedi, ancak daha sonra iktidarın etrafında kendisinden hesap sorulması zor kurumlar ve çıkar grupları oluştu. Kendisine adaletten bahsedilen vatandaş, bunun gelirinde, iş fırsatlarında ve çocuklarının geleceğinde yansımasını görmek ister. Sürekli sabretmesinin talep edilmesi ona yetmez, özellikle de fedakarlıkların insanlar arasında farklı ölçülerde dağıtıldığı ve karar alma merkezlerine yakın olanların bunun maliyetine daha az katlandığı durumlarda.
İkinci faktör ekonomiktir. Sovyet ekonomisi aniden çökmedi; durgunluk birikti, teşvikler zayıfladı ve reformlar gecikti. İran’da da baskı, kötü yönetim, enflasyon ve yatırım yönetimindeki başarısızlıkla iç içe geçmiş bulunuyor.
Bir de dış projelerin maliyeti var. Sovyetler Birliği, içeride ihtiyaçlar genişlerken silahlanma yarışının, ittifakların ve savaşların yükünü taşıdı. İran örneğinde, silahlı örgütler aracılığıyla genişlemenin, mevcut fonları aşan maliyetlere neden olduğuna veya iç kalkınma fırsatlarını daralttığına inanıyorum. Kendi ülkelerinde vatandaşlar elektrik kesintilerinden ve değer kaybeden bir para biriminden muzdaripken, bir Arap başkentindeki nüfuzun ne değeri var?
Her iki deneyim de ideolojinin iktidardakilere başkalarının erişemeyeceği bilgi sağladığı inancını paylaşıyor. Parti, tarihsel hareketlerin yorumlanmasını tekeline aldı ve İran liderliği meşruiyetinin bir kısmını siyasetin dini yorumuna dayandırıyor. Buradaki sorun, siyasi yorumu sorgulanamaz bir gerçek haline dönüştürmekte yatıyor. O zaman yönetici bir dogma haline geliyor!
Sovyet liderliği, sistemin değişime ihtiyacı olduğunu çok geç fark etti, ancak yavaş hareket etmesi kontrol edemediği çekişmelerin önünü açtı. Tahran’da, benzer bir kader korkusu, açılıma karşı direnişi tetikliyor gibi görünüyor. Ancak, reform yolunu kapatmak, reform ihtiyacını ortadan kaldırmaz; sadece işlevsizliğin ele alınmasını erteler ve giderek güvenlik önlemlerine bağımlı hale gelen kurumlarda daha da kötüleşmesine izin verir.
Topluma gelince, devrim sırasındaki gibi kalmıyor. Sovyetler Birliği’nde artık eski vaatlere karşılık vermeyen nesiller ortaya çıktı ve İran’da nesiller normal bir yaşam, kişisel özgürlük ve dünyayla bağlantı kurma fırsatı istiyor. Mahsa Amini’nin (2022) temsil ettiği ve haklarını talep eden ve öldürülen, bunun üzerine geniş çaplı protestolara yol açan kadınlar, ücretini talep eden işçiler, vesayete karşı çıkan öğrenciler, bunların hiçbirinin talepleri dış güçlerin araçları olarak yorumlanamaz. Bu yorum, yetkilileri rahatlatır ve anlamalarını engeller. İran muhalefetinin yazıları da bu tabloya katkıda bulunarak, zenginliğin tekelleştirilmesini, hizmetlerdeki gerilemeyi ve toplumun ihtiyaçlarından ziyade dış yükümlülüklerin önceliklendirilmesini eleştiriyor. Muhalefetin söylediklerinin hepsini mutlak gerçek olarak görmüyorum; kendisi çok yönlüdür ve kendi hesapları vardır. Ancak yaşam koşulları ve siyaset hakkındaki tekrarlanan ve açık şikayetler, özellikle ekonomik göstergelerle desteklendiğinde, incelenmeyi hak ediyor. Bunları dile getirenler hakkındaki şüpheler nedeniyle göz ardı edilmemeliler. Ayrıca merkez ve çevre sorunu da var. Sovyetler Birliği’nin federal yapısı, yerel elitlerin muhalefeti bağımsızlığa dönüştürmesine yardımcı oldu. İran’ın farklı ve etnik ve dini çeşitliliğinin kaçınılmaz olarak parçalanmaya yol açacağını varsaymaksa yanlış. Karşılaştırılabilecek husus, ayrımcılığın ve katılım eksikliğinin etkisidir. Eşit vatandaşlık devleti güçlendirirken, yerel taleplere güvenlik odaklı bir yaklaşım, Kürtler, Türkmenler, Beluçlar ve Araplar arasında görüldüğü gibi, ulusal birliği daha savunmasız hale getirir.
Son olarak, Sovyetler Birliği’nin kaderini yalnızca halkın hoşnutsuzluğu belirlemedi. Liderlik içindeki bölünmeler ve uzlaşamama da belirleyici faktörlerdi. Bu, İran’a bakarken dikkate alınması gereken bir nokta. Halk memnun olmasa bile, rejim temel kurumları sağlam kaldığı sürece varlığını sürdürebilir. Bu nedenle, İran içinde gözlemlenen güç mücadelesi, dış dünyayla bir anlaşmaya varmasını engelleyen en önemli faktör. Bana göre, dış baskı, kusurları yoktan var etmekten ziyade, ortaya çıkmalarını hızlandırır. Rejime, düşmanla mücadele adı altında hesap verebilirliği erteleme fırsatı sunabilir, ancak başarısız bir yönetimi düzeltmez veya sloganları halk için somut faydalara dönüştürmez. İkisi arasında ana faktörlerin ortak olduğuna inanıyorum; eleştirel incelemeye direnen bir ideoloji, kusurlu siyasi tercihlerden kaynaklanan yükün altındaki bir ekonomi, ayrıcalıklarını koruyan bir elit ve yöneticilerinden daha hızlı değişen bir toplum. Fark, sonun biçimi ve zamanlamasıdır; bu, ani bir çöküşten ziyade uzun süreli dönüşümleri içerebilir. Amaç, çöküşün ne zaman gerçekleşeceğini tahmin etmek değil, aşınmanın nedenlerini anlamaktır.
Sonuç olarak: Bir doktrini terk etmek, onun çelişkisine katlanmaktan daha az acı verici olabilir.
DEM Parti Şanlıurfa Milletvekili ve İmralı Heyeti üyesi Mithat Sancar, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın İmralı’da kendisi için hazırlanan yeni bir yere geçtiğini açıkladı. Sancar, bu gelişmenin yürütülen sürecin hızlandırılmasını gerektirdiğini savundu. Marmara Denizi’nin güneyinde, İstanbul kıyılarına yaklaşık 50 kilometre uzaklıkta bulunan adadaki yeni yerleşke, Öcalan’ın yaşam ve çalışma koşullarında değişikliğe gidildiğini ortaya koydu.
Bu adım, hükümetin “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırdığı, Öcalan ve Kürt tarafının ise “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak tanımladığı süreci ilerletme konusundaki kararlılığının bir göstergesi olarak değerlendirildi. Ancak TBMM’nin 10 Ağustos’ta sürece ilişkin “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi Kanunu”nu, diğer adıyla çerçeve yasayı kabul etmesinden bu yana yeni adımlar atılmaması ve sürecin durgunluğa girmesi eleştirilere neden oluyor.
DEM Parti Milletvekili ve Öcalan ile devlet kurumları ve siyasi partiler arasındaki temasları yürütmek üzere partisi tarafından oluşturulan İmralı Heyeti üyesi Mithat Sancar, Öcalan’ın İmralı Cezaevi yerleşkesinde kendisi için hazırlanan yeni bir konuta taşındığını söyledi.

Sancar, PKK’ya yakınlığıyla bilinen Medya Haber kanalına verdiği ve pazar günü Türk medyasında yayımlanan röportajında, Öcalan’ın heyetleri kabul edebilmesi, resmî görüşmelerini gerçekleştirebilmesi ve siyasi mesajlarını iletebilmesi amacıyla tasarlanan yeni binaya geçmeyi kabul ettiğini belirtti. Sancar, ihtiyaç duyulması halinde Öcalan’ın gazetecilerle de görüşebileceğini ifade etti.
Sürecin iki aydan uzun süredir durgun olduğunu belirten Sancar, şu değerlendirmede bulundu:
“Daha önce belirli tarihler vermiştim ancak bunlar hayata geçirilmedi. Kürt hareketinin (PKK) attığı adımların ardından Öcalan ile birlikte çalışacak Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Komisyonu’nun İmralı’ya gitmesi ve sürecin koordinasyonunu kendisiyle birlikte ele alması gerekiyor.”

Türkiye’de barış sürecinin, Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te PKK’ya yaptığı örgütü feshetme, silah bırakma ve demokratik, hukuki çerçevede siyasi faaliyetlere yönelme çağrısıyla başlamasının ardından Öcalan’ın serbest bırakılması yönündeki talepler de giderek arttı.
Ancak kendisine atfedilen açıklamalara göre Öcalan, İmralı Adası’ndan ayrılmak istemedi. Bunun yerine adadaki koşullarının iyileştirilmesini ve barış süreci ile demokratik dönüşüme ilişkin görüşlerini aktarabilmek amacıyla gazeteciler, akademisyenler ve sivil toplum temsilcileriyle görüşme imkânı sağlanmasını talep etti.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, gazeteci Nagehan Alçı’nın Abdullah Öcalan için İmralı Adası’nda yeni bir konut hazırlandığı yönündeki açıklamalarına ilişkin değerlendirmede bulunmuştu. Gazeteci Ceyhun Bozkurt’a konuşan Bahçeli, Alçı’nın aktardığı bilgiler üzerinden “villa” yorumları yapıldığını belirterek, söz konusu yapının villa olmadığını söyledi. Bahçeli, “Villa diye bir şey yok. 250 metrekarelik bir konut yapıldı. Zaten bu konut cezaevi yerleşkesi içerisindedir” dedi.

Öcalan’ın, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz başkanlığındaki İzleme, Gözetim ve Koordinasyon Kurulu bünyesinde oluşturulması planlanan “Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Komisyonu”nun kurulmasını beklediği belirtilmişti. Kurul, ilk toplantısını 24 Ağustos’ta gerçekleştirmişti.
Çerçeve yasanın uygulanmasını denetlemek amacıyla oluşturulan İzleme, Gözetim ve Koordinasyon Kurulu, dört komisyon kurulmasına karar vermişti. Bunlar “Adli ve Hukuki Koordinasyon”, “İzleme ve Gözetim”, “Toplumsal Uzlaşı ve Bütünleşme” ile “Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon” komisyonları olarak sıralanmıştı.

Ayrıca TBMM bünyesinde, başlıca siyasi partilerin temsil edileceği bir denetim komisyonunun kurulması da bekleniyor.
Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum ise yaptığı açıklamada Öcalan’ın “Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Komisyonu”nda yer alacağını bildirmişti.
Hükümet, PKK mensuplarının silah bırakmasının tamamen doğrulanmasını, binlerce örgüt mensubunun Türkiye’ye dönerek topluma yeniden entegre edilmesine imkân sağlayacak çerçeve yasanın uygulanması için ön koşul olarak görüyor.
PKK, ekim ayında yaptığı açıklamada Türkiye’deki tüm silahlı unsurlarını geri çektiğini, Türkiye sınırına yakın bölgelerdeki sığınaklarını silahlı unsurlardan ve silahlardan arındırdığını duyurmuştu. Örgüt, istenmeyen olayların yaşanması ihtimalini ortadan kaldırmak amacıyla bu adımları attığını belirtmişti.
Yükümlülüklerini yerine getirdiğini savunan PKK, hükümetin de barış sürecinde harekete geçmesi, Öcalan’ın statüsünün değiştirilmesi ve sürecin yönetiminde kendisine gerekli rolün verilmesi gerektiğini ifade etmişti.

Mithat Sancar ise sürecin yalnızca tek tarafın, yani Kürt tarafının beklenti ve talepleri üzerinden ilerleyemeyeceğini belirterek, temel sorunun çözümüne yönelik belirleyici adımın Öcalan tarafından atılacağını söyledi.
Öte yandan PKK’nın lider kadrosunda yer alan ve KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanlığı görevini yürüten Besê Hozat da Türkiye hükümetinin tutumunu eleştirdi.
Hozat, PKK’nın silah bırakmasına rağmen Türkiye’nin barış süreci kapsamında somut hiçbir adım atmadığını savundu.
Sürecin Türkiye devletinin tutumu nedeniyle çıkmaza girdiğini ileri süren Hozat, parlamentoda kabul edilen demokratikleşme adımları ve hukuki reformlar hayata geçirilmediği sürece sürecin ilerleme kaydedemeyeceğini vurguladı.
Blok zinciri (blockchain) verilerinin analizi konusunda uzmanlaşmış üç şirket, Binance platformunu hedef alan son siber saldırının Kuzey Kore devleti tarafından desteklenen hackerlar tarafından gerçekleştirildiği sonucuna vardı. Resmî soruşturmanın ise sürdüğü bildirildi. The Independent gazetesinin haberine göre saldırının arkasında Kuzey Kore bağlantılı hackerlar bulunuyor.
Perşembe günü Binance platformuna ait cüzdanlardan en az 2 milyar dolar çalındı. Söz konusu saldırının, dünya genelinde bir kripto para alım satım platformunu hedef alan en büyük siber saldırı olduğu değerlendiriliyor.
Binance ve ilgili devlet kurumlarının soruşturmaları henüz tamamlanmamış olsa da blok zinciri güvenliği alanında faaliyet gösteren üç kuruluş, Pyongyang bağlantılı hackerların saldırıya karıştığına işaret etti. Bu kuruluşlar TRM Labs, Chainalysis ve ZachXBT olarak sıralandı.
İlk incelemeler, hackerlardan birinin Binance mühendislerinden birine ait ve ele geçirilmiş bir dizüstü bilgisayara erişim sağlayarak yetkisiz işlemler gerçekleştirdiğini ortaya koydu.
Bu saldırı, 2025 yılında Bybit platformuna düzenlenen ve Kuzey Koreli hackerların rekor düzeyde 1,5 milyar dolar çaldığı siber saldırının ardından geldi.
Uzmanlar, Kuzey Kore’nin siber saldırılardaki başarısının başlıca nedenlerinden birinin, hacker kadrolarının önemli bir bölümünü ülke dışında faaliyet gösterecek şekilde konumlandırması olduğunu düşünüyor.
TRM Labs, cuma günü yayımladığı raporda, son Binance saldırısının Kuzey Kore’nin TraderTraitor adlı hacker birimi tarafından gerçekleştirildiği konusunda yüksek derecede güven bulunduğunu bildirdi. Söz konusu birim, siber saldırılarıyla tanınan Lazarus Group ile bağlantılı.
Şirket, bu değerlendirmesinin blok zincirine kaydedilen işlemlerden (on-chain) elde edilen verilerin yanı sıra blok zinciri dışındaki kaynaklardan (off-chain) sağlanan güçlü istihbarat bilgilerine dayandığını açıkladı.
Chainalysis yetkililerinden Johnny Levin de saldırının büyük olasılıkla Kuzey Kore bağlantılı TraderTraitor grubu tarafından gerçekleştirildiğini söyledi.
Siber güvenlik uzmanları, Kuzey Kore’nin siber saldırı yöntemlerinin son 10 yılda köklü bir değişim geçirdiğine dikkat çekiyor.
Pyongyang’ın operasyonları başlangıçta, 2014 yılında Sony Pictures’a düzenlenen saldırıda olduğu gibi sistemleri devre dışı bırakmaya ve kargaşa yaratmaya odaklanıyordu. Ancak zamanla kripto para cüzdanları ve merkez bankaları, büyük miktarda para çalmak amacıyla hedef alınmaya başlandı.
Kuzey Koreli hackerlar, ülke dışındaki finansal sistemlere sızma konusunda giderek artan bir kapasite sergiledi. Çalınan paraların, Pyongyang’ın nükleer silah programını finanse etmek amacıyla kullanıldığı belirtiliyor.
Japonya Dışişleri Bakanlığı, geçen yıl yayımladığı bir raporda, Kuzey Kore’nin siber saldırı kapasitesinin lider Kim Jong-un döneminde genişlediği uyarısında bulundu. Raporda, bu kapasitenin yüksek düzeyde gelişmiş, kapsamlı bir ulusal programa dönüştüğü ve Çin ile Rusya’nın siber programlarına yaklaştığı ifade edildi.
Kuzey Kore’de küresel internet ağına erişimin son derece kısıtlı olması nedeniyle, hackerların Çin ve Rusya gibi ülkelerden faaliyet göstermesi daha gelişmiş dijital altyapıdan yararlanmalarını sağlıyor.
Yabancı IP adreslerinin kullanılması da gerçek konumlarının gizlenmesine yardımcı oluyor ve siber saldırıların kaynağının tespit edilmesini zorlaştırıyor.

Japonya Dışişleri Bakanlığı, raporlarından birinde Kuzey Kore’nin dünya genelinde gerçekleştirdiği siber saldırıların çoğunlukla «yurt dışında yaşayan Kuzey Kore vatandaşları ile yabancı işbirlikçilerden oluşan ağlar» aracılığıyla kolaylaştırıldığını belirtti.
Hackerların ülke dışında bulunmasının önemi yalnızca saldırıların gerçekleştirilmesini ve kaynaklarının gizlenmesini kolaylaştırmakla sınırlı değil. Bu durum, çalınan kripto paraların geleneksel nakit paraya dönüştürülmesi için yabancı finans ağlarıyla işbirliği yapılmasına da imkân tanıyor.
Uzmanlar, Güneydoğu Asya’nın Kim Jong-un yönetiminin siber ağında temel bir konuma geldiği uyarısında bulunuyor. Bölge, hem siber saldırıların hedefi hem de Pyongyang’ın elektronik operasyonlarının yürütüldüğü bir üs işlevi görüyor.
Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS) tarafından yayımlanan bir rapora göre Kuzey Kore, Kamboçya, Tayland ve Endonezya’nın da aralarında bulunduğu ülkelerin dijital altyapısına yönelik kötü amaçlı yazılımlar ve yetkisiz erişim araçları yerleştirdi.
Bu yöntem, Pyongyang’ın dünya genelinde yürüttüğü siber operasyonların gizliliğini sürdürmesine imkân sağladı.
Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi (Centre for a New American Security-CNAS) tarafından 2020 yılında yayımlanan ve Kuzey Kore’nin yurt dışındaki siber ağını ele alan raporda, Hindistan’ın da Kuzey Koreli siber ajanların faaliyet gösterdiği ülkeler arasında bulunduğu belirtildi.
Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgelere göre dünya genelinde faaliyet gösteren bu ajanların toplam sayısı 6 bine ulaşabiliyor. Söz konusu kişilerin Çin, Hindistan, Rusya, Belarus ve Malezya gibi ülkelerde faaliyet yürüttüğü bildiriliyor.
Bu kişiler, yabancı şirketlerde iş bulabilmek amacıyla başka ülkelerin vatandaşları olduklarını iddia ederek sahte kimlikler kullanıyor.
Kuzey Koreli ajanlar, Pyongyang’ın gözetiminde erken yaşlardan itibaren başlayan hazırlık ve eğitim programlarından geçiriliyor. Bu programlarla, Kuzey Kore’nin benimsediği siber savaş stratejisinde görev almaları için yetiştiriliyorlar.
if (isMobileDevice()) {
document.write("
“);
googletag.cmd.push(function() { onDvtagReady(function () { googletag.display(‘div-gpt-ad-3341368-4’); }); });
}