DOLAR 44,3141 0.22%
EURO 51,2032 0.77%
ALTIN 6.563,28-4,17
BITCOIN 3088346-2.2866900000000001%
İstanbul

HAFİF YAĞMUR

SABAHA KALAN SÜRE

Vahap Coşkun

Vahap Coşkun

18 Mart 2026 Çarşamba

Geri dönüşsüz yol – Serbestiyet

Geri dönüşsüz yol – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye, PKK ile ilk defa bir çözüm süreci yürütmüyor. 1993’te Özal dönemindeki ilk girişimden bu yana devlet, Kürt meselesinden kaynaklı şiddeti sona erdirmek için birçok teşebbüste bulundu. Kamuoyunun bunların çoğundan -yapıldığı anda- haberi olmadı. Ama 2009’dan beri Habur Süreci, Oslo Süreci ve 2013-2015 Çözüm Süreci gibi kısmen halkın gözü önünde cereyan eden teşebbüsler de oldu. Her bir tecrübeden yeni dersler çıkarıldı ama maalesef nihai neticeye varılamadı.

2013-2015 Çözüm Süreci başarısızlığa uğradıktan sonra Türkiye karanlık bir döneme girdi. Çatışmaların şehirlere sıçradığı, temel hak ve özgürlüklerin aşırı derecede baskılandığı, siyaset alanın hepten daraldığı günlerden geçti. Ülkenin üstüne örtülen güvenlik perdesi o kadar büyüktü ki, “siyasi çözüm” ya da “demokratik müzakere” gibi kavramları gündeme getirmek dahi başlı başına itham edilemeye neden oluyordu.

Ancak siyasetin terk edildiğinin düşünüldüğü bir anda, siyasete kapı beklenmedik bir yerden açıldı. Bugüne kadar, Kürt meselesinin siyaseten ele alınması karşı olmasıyla bilinen Bahçeli, meseleyi kuvvetli bir biçimde siyasetin merkezine çekti.

Arka planında bir hazırlığın olduğu muhakkaktı. Mutfakta pişen aş belli bir kıvama geldiğinde Bahçeli sahne aldı ve her geçen gün artan bir ısrar ve kararlılıkla sürecin arkasında durdu. Birçok kesimin kuşku ve küçümsemelerine karşın, süreç birçok kavşak noktasından başarıyla geçti.

Evvela koyu bir tecride alınmış olan Öcalan gün yüzüne çıkarıldı. Avukatları, ailesi ve DEM Parti Öcalan ile görüşmeye başladı. Öcalan, PKK’ye silah bırakma ve kendini feshetme çağrısı yaptı. PKK, Öcalan’ın talimatına uyarak silah bıraktığını ve kendini feshettiğini duyuran kongresini topladı. 26 yıl sonra Öcalan’dan videolu bir mesaj geldi. İlk başlarda bunların hepsi için “olmaz” deniyordu ama hepsi oldu.

“Hayırlı Cuma”

Ve son olarak da 11 Temmuz’da tarihi bir an yaşandı. Memlekette olur olmaz her hadiseyi “tarihi” olarak vasıflandırmak, bir alışkanlık; anacak bu kez yaşanan gerçekten de “tarihi” idi. PKK, 41 yıldır sürdürdüğü silahlı mücadelesini bitirdiğini ilan etmek içinKürdistan Bölgesi’nde Süleymaniye’de tarihi Cesena Mağarası’nda silahlarını imha etti.

Silahların yakıldığı bu merasimde her ayrıntının üzerinde özenle durulmuştu. Tören için Cuma gününün tercih edilmesi, Kuzey İrlanda’daki çatışma sürecini bitiren “Hayırlı Cuma”yı akla getiriyordu. “Hayırlı Cuma” İrlanda’nın kanlı günlerini geride bırakmıştı. Artık biz de silahın defterini kapatacak bir “Hayırlı Cuma” sahibiydik.

Mekân da birçok gönderme içeriyordu. Süleymaniye yakınlarındaki Cesena Mağarası Kürt tarihi için mühimdi; zira bu mağara, 1920’lerde Şeyh Mehmud Berzenci’nin İngilizlere karşı mücadeleyi yönettiği bir karargâh olarak kullanılmıştı.

Silahların yakılması boşuna değildi, derin bir mana taşıyordu. Çünkü ateş, Kürt mitolojisinde değişimi, dönüşümü, yeni bir başlangıcı ve yeni bir dönemi ifade ediyordu. Keza silahı ilk ateşe verenin KCK Eşbaşkanı Besê Hozat olması da, bu kararın bütün örgütü bağlayan ve bütün örgütün arkasında durduğu bir karar olduğunu simgeliyordu.

Tören sade ve etkileyiciydi. 1999 ve 2009’da yaşananlar hesap edilerek dikkatli bir düzenleme yapılmıştı. PKK mensupları geldiler, silahlarının hazirunun şahitliğiyle imha ettiklerini bildiren açıklamalarını Türkçe ve Kürtçe okudular, silahlarını ateşe verdiler ve geri gittiler. Ne bir alkış ne bir slogan ne bir zılgıt ne bir sarılma ne bir halay… Organizasyon, sürecin hassasiyetini yüksek seviyeden gözeten bir titizlikteydi. Taraflar, Cesane’den yayılacak söz ve görüntülerin Türkiye’de çözüm karşıtlarınca süreç aleyhine kullanılmaması için azami bir duyarlılıkla davranmışlardı. Gaye üzüm yemekti; bağcının dövdürülmesine fırsat verilmemeliydi.

Vakur olduğu kadar etkileyici bir törendi de. Silahların terkine tanık olanlardan bazıları, hatta çoğu, gözyaşlarına hâkim olmadılar. Akıp giden damlaların ardında hem yitip gidenlerin verdiği özlem ve acı hem de artık başka canların kurşunlara kurban edilmeyecek olmasından duyulan mutluluk ve uzun yıllardır hasret oldukları evlatlarına kavuşabilme umudu vardı.

Dağdan iniş, silahların yakılması, hüznün ve sevincin karıştığı gözyaşları… Hepsi çok ikonik ve çarpıcı bir tablo sunuyordu tanık olanlara. Silaha yüklenen mitik manadan, Kürt meselesinin başta insani olmak üzere bu coğrafyada yarattığı tahribattan ve bu insanların düçar oldukları elemlerden az ya da çok haberdar olanların, bu tablodan çarpılmamaları, bu tablonun tesirini iliklerine kadar hissetmemelerinin imkânı yoktu. Yakılan silahlar bir devri kapatıyor, yeni bir devrin ilk ışıklarını yansıtıyordu.

Yakınlaşan Menzil

Ortadoğu, tekin bir coğrafya değil; burada her an dengeler değişebilir, mevcut dünyalar yıkılabilir, yeni dünyalar kurmaya dönük hamleler yapılabilir. Dolayısıyla burası ve buradaki herhangi bir mesele hakkında konuşurken, temkini elden bırakmamak ve büyük laflardan sakınmak gerekir. Her an her şeyin olabildiği bir yer burası, o nedenle olan biteni anlamaya çalışmak ama kesinlik bildiren iddialardan kaçınmak insanı daha güvenli bir limanda tutar.

Mamafih, geçtiğimiz bu kadar konaktan sonra, artık PKK için silah sayfasının kapandığı kanısındayım. Öcalan silahı fikren mahkûm etti. PKK de silahla doğmuş bir örgüt olarak bunu kabul etti, fesih kararı verdi ve silahlarını yaktı. Böylesine radikal hamlelerin ardında PKK hiçbir şey olmamış gibi yeniden silahlara sarılamaz.

Bir başka ifadeyle, PKK güçlü bir elveda çektiği silahlara dönüş kararı alamaz. Velev ki aldı, o vakit de kitleyi buna ikna edemez, ciddi bir inandırıcılık ve meşruiyet sorunu ile karşı karşıya kalır. Süleymaniye’de olanı tarihi kılan da buydu; silahların salt fiziki olarak değil aynı zamanda zihni olarak da terk edilmesiydi.

Orada silahların tümüyle gömülmesinin ilk adımı atıldı. Geri dönülmez bir yola girildi. Evet, atılan ilk adımdı, daha gidilecek çok yolun olduğuna şüphe yok. Lakin artık menzil bize daha yakın ve oraya varacağımıza dair ümitlerimiz de daha kavi.

Geri Dönüşsüz Yol – VAHAP COŞKUN

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye’nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Devamını Oku

Çözüm Sürecinin hukuki mutfağı – Serbestiyet

Çözüm Sürecinin hukuki mutfağı – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İktidar çevreleri, 1 Ekim’de başlatılan yeni çözüm sürecinin beş aşamadan meydana geldiğini belirtiyorlar:

Temas

Çağrı

Fesih ve silah bırakma

Hukuki düzenleme

Toplumsal entegrasyon

Bahçeli’nin Meclis’te DEM Partililerle tokalaşmasının ve akabinde İmralı Heyeti’nin Öcalan ve devlet temsilcileriyle buluşmaları sıklaştırmasının ardından, “temas” safhası geçildi. 27 Şubat’ta Öcalan’ın PKK’den silahlı mücadeleye son vermesini ve kendini feshetmesini istediğini kamuoyuna duyurmasıyla birlikte “çağrı” kısmı da tamamlandı.

PKK’nin 5-7 Mayıs’ta topladığı 12. Kongresinde “fesih” kararı alması ve 11 Temmuz’da Süleymaniye’de silah bıraktığını gösteren bir tören düzenlemesiyle üçüncü aşamaya girilmiş oldu. Silah bırakmanın belli bir zaman alması normal; her iki taraf da bölgedeki tansiyonunun yüksekliğinden bahisle mümkün olan en kısa sürede bu işlemin bitmesi gerektiği konusunda hemfikirler. Bunun üç-beş ay alması öngörülüyor.

Elbette bu aşamaları kesin sınırlarla birbirinden ayırmak ve her birini diğeriyle irtibatı olmayan bağımsız kompartımanlar olarak düşünmek yanlış olur. Her aşamanın bir sonrakiyle bir bağlantısının olması kaçınılmaz. Dolayısıyla bu aşamalar eşzamanlı olarak da yürütülebilir. Aslında yeni çözüm sürecinde de böyle bir durum var; bir taraftan sahada üçüncü aşamanın nihayete ermesi için çalışmalar sürdürülürken, diğer taraftan da dördüncü aşamayı hayata geçmesi için hazırlıklara hız veriliyor.

Hukuki düzenlemeleri içeren bu aşamanın ilk adımı Meclis’te bir komisyonun kurulması. Meclis Başkanı, Komisyon’un teşekkülü için yoğun bir mesai sarf ediyor. Evvela partilerden Komisyon’a dair görüşlerini yazılı olarak istedi, akabinde partilerin yetkilileriyle bir araya geldi. Komisyon’un bu hafta içinde kurulması, üyelerinin belirlenmesi ve faaliyetlerine başlaması bekleniyor.

Muhalefet, özellikle CHP, bu komisyonun bir yasayla oluşturulması gerektiğini savunuyor. Ancak görünen o ki, yasayla değil, Meclis Başkanı’nın inisiyatifiyle kurulan ve 30-35 üyeden oluşan bir komisyon olacak. Komisyon’un yaz boyunca çalışması mümkün; Meclis’in yeni yasama dönemine 2,5 aylık bir süre olduğu düşünüldüğünde, Komisyon bu süre zarfında sürece ilişkin ciddi bir mesafenin alınmasını sağlayabilir.

Sürecin Tahkimi

Meclis Komisyonu’nun süreç bağlamında üç önemli fonksiyonundan söz edilebilir.

İlki, sürecin toplumdaki kabulünün artmasına katkı sunabilir. Çözüm süreçlerinde toplumsal taban, çeşitli mekanizmalar kullanılarak tahkim edilir. Misal, partiler tabanlarına ve halkın geneline, böyle bir yola neden girildiğini ve hedefe varılması halinde ülkenin neler kazanacağını anlatabilirler. Nitekim MHP ve DEM Parti, sürecin başından beri bu minvalde toplantılar tertipliyor.

Mamafih sürece asıl ivme kazandıracak olan, işleyen yapıların kurulması ve somut düzenlemelerin yapılmasıdır. Süreç hakkında çok laf edilip gözle görülen herhangi bir iş yapılmazsa, insanlarda havanda su dövüldüğü kanaati güçlenir ve sürece olan inanç zayıflar. 1 Ekim’den sonra süreç çerçevesinde mühim hamleler yapıldı: Öcalan’ın tecridi kaldırıldı, Öcalan açık ve net bir dille PKK’ye fesih çağrısında bulundu, PKK bu çağrıya uygun olarak kendini feshetti, 26 yıl sonra Öcalan’ın bir videosu yayınlandı ve PKK -devletle işbirliği içinde kotarılan- bir merasimle silahları terk ettiğini cümle âleme ilan etti.

Her biri kendi başına önem taşıyan bu kilometre taşları peş peşe geçildiğinde toplumun sürece olan desteği de arttı. Alanda müspet işaretler çoğaldıkça ve “Hayır, olmaz” denilenlerin olduğuna tanık olundukça, süreç daha bir güvenilir oldu. Komisyon’un bu manada bir ehemmiyet taşıdığına şüphe yok.

Öcalan da DEM Parti de Komisyon’a büyük bir değer atfediyorlar ve süreç içinde kritik bir rol oynayacağına inanıyorlar. Komisyon’un ihdası, bu itibarla, süreci iki açıdan kuvvetlendirir: Bir, taraflardan birinin değer biçtiği bir talebin yerini gelmesini sağlar. İki, toplumda sürecin rayında gittiği, gerekli mekanizmaların kurulduğu ve somut çıktılarının olduğu düşüncesini pekiştirir.

Sürecin Aleniliği

Komisyon’un ikinci fonksiyonu, süreci alenileştirecek olmasıdır. Meclis’te grubu bulunan bütün partilere bu komisyona katılmaları yönünde davette bulunuldu. (İYİ Parti, sürece tamamen karşı olduğundan, Komisyon’a üye vermeyeceğini önceden bildirdi.) Ayrıca grubu olmayan partilerin de Komisyon’da -en az bir üyeyle- temsil edilmesi hususunda bir mutabakat var. Yani hemen her parti bu komisyonun çalışmalarına bir şekilde katılabilecek, katılmasa da bu çalışmalardan haberdar olabilecekler.

Komisyon’un bu yönüyle hem sürecin şeffaflaşmasını hem de toplumsallaşmasını sağlayacağı aşikâr. Çünkü Komisyon’un faaliyet alan ile ilgili bir teklif ya da tasarı geldiğinde, partileri aracılığıyla bütün toplum bu teklif ya da tasarının içeriğini öğrenebilecek. Hangi partinin ne istediğini, hangi partinin nerede durduğunu ve pozisyonunun ne olduğunu görebilecek. Komisyon’da görüşülen mevzulara dair endişelerini, kaygılarını ya da önerilerini dillendirebilecek; kafasına yatana arka çıkacak, yanlış bulduğunun ise karşısına çıkacak.

Binaenaleyh Komisyon işbaşı yaptıktan sonra “Gizli kapaklı işler çeviriyorlar” yollu suçlamaların altı boşalacak. Çünkü süreçle alakalı her konu, Meclis’te açıkça tartışılacak. “Süreci toplumun gözünden kaçırıyorlar” şeklinde ithamların anlamı kalmayacak. Zira her şey toplumun gözünün önünde cereyan edecek, herkes her şeyi görecek ve duyacak. Partileri ve vekilleri vasıtasıyla toplumun sürece vakıf olması da sürecin hem şeffaflaşmasına hem de toplumsallaşmasına hizmet edecek.

Sürecin Hukukiliği

Komisyon’un üçüncü fonksiyonu ise, sürecin ihtiyaç duyduğu hukuki hazırlığı yapacak olmasıdır. Çatışmalara son verecek süreçler birbiriyle irtibatlı üç evreyi içerir: Silah bırakma, eve dönüş ve toplumsal entegrasyon. Her bir evre de çok ciddi siyasi ve hukuki hazırlıkların yapılmasını gerektirir.

Meclis Komisyonu hakkında asıl üzerinde durulması gereken konu da budur. Süreci hukuki bir yörüngeye oturtacak olan Komisyon’dur, Komisyon’un hukuki hazırlıklarıdır. Komisyon, bir hukuki mutfak işlevi görmelidir. Sürecin ilerlemesini temin etmek için mevzuatta ne tür değişiklikler yapılmalıdır? Sürecin ihtiyaç duyduğu yeni yasal düzenlemeler nelerdir?

Komisyon, bu konularda ayrıntılı ve alternatifli bir çalışma yapmalı, böylelikle Meclis’in yeni yasama dönemine hazırlıklı girmesini sağlamalıdır. Bunun için yaz dönemini iyi geçirmeli, konuya vakıf hukukçuların, akademisyenlerin ve siyasi aktörlerin düşüncelerine başvurmalıdır. Bu meyanda Komisyon’un, İmralı Heyeti’ne her seferinde Komisyon ile görüşmek istediğini ve onlara çok ciddi bilgiler vereceğini söyleyen Öcalan ile bir araya gelmesinde de fayda vardır.

Kendisinden bekleneni vermesi için Komisyon’un çalışma alanının sınırları net çizilmelidir. İki görüş var bu konuda: Birinci görüş, Komisyon’un Kürt meselesinin ve hatta Türkiye’nin demokratikleşme sorunlarının tamamını ele almasını savunuyor. İkinci görüş ise, Komisyon’un silah bırakma süreci ile sınırlı bir çalışma yürütmesi gerektiğini belirtiyor.

Ben ikinci görüşe yakınım. Çünkü ilk görüş kabul edildiğinde, Komisyon’un sırtına kaldırmayacağı kadar ağır bir yük bindirilmiş olur. Uzlaşılması zor bütün meselelere el atması istenir hale geldiğinde, Komisyon’un odağı kayar ve böylelikle çalışması da karar alması da zorlaşır. O nedenle, arzu edilen sonuca ulaşmak bakımından, Komisyon’un bütün dikkatini silah bırakmaya, eve dönüşe ve toplumsal bütünleşmeye vermesi daha uygun olacaktır.

Çözüm Sürecinin Hukuki Mutfağı – VAHAP COŞKUN

Devamını Oku

“Siz de Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?” – Serbestiyet

“Siz de Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?” – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin“Cumhurbaşkanı’nın bir Kürt bir de Alevi yardımcısı olsun”dediğine dönük İsmail Saymaz’ın dile getirdiği iddia, Türkiye’deki en mühim gündem maddelerinden biri oldu. MHP, evvela birkaç günlük sessiz kaldı, ardından Bahçeli’nin partinin mahrem bir toplantısında böyle bir değerlendirme yaptığını doğruladı.

Bir sözün bağlamı önemlidir. Ancak öncesinden ve sonrasından haberdar olursanız, o sözle neyin kastedildiğini anlayabilirsiniz. Yoksa hata yapmanız kaçınılmaz olur. Mesela kısa bir vakit önce Erdoğan’ın AK Parti-MHP-DEM Parti’nin sürece yönelik işbirliğine ve Türk-Kürt-Arap birlikteliğine ilişkin sözleri de bağlamından kopartıldı. Bu sözlerden hareketle hemen DEM Parti’nin Cumhur İttifakı’na dahil olduğuna ve Erdoğan’ın“vatandaşlık”anlayışının yerine“ümmet”anlayışını ikame etmeye çalıştığına hükmedildi. Tabiatıyla yanlış zemine kayan bir tartışmadan doğru bir netice de çıkmadı.

Bahçeli’nin başına da aynısı geldi, tek bir sözüne haddinden fazla anlamlar yüklendi. Kapalı kapılar ardında edilen bir laftan büyük bir vaveyla kopartıldı. Oysa bu ifadenin hangi bağlamda kullanıldığına dair kimsenin elinde bir bilgi yoktu. Bahçeli bu sözü, partisinin kurmaylarıyla yaptığı bir toplantıda sarf etmişti. Böyle toplantılarda, bütün ihtimaller masaya yatırılır, farklı senaryolar konuşulur ve herkes fikrini sesli bir şekilde dillendirir.

Bir beyin fırtınasında en aykırı düşünceler de ileri sürülür. Gaye, bir siyaset belirlemektir. Bazı öneriler makul bulunur, daha sonra üzerinde daha ayrıntılı bir çalışma yapılır. Ama bazıları da salt orada konuşulmakla kalır. O nedenle partiye belli bir konuda bir yön tayin etmeyi hedefleyen bir toplantıda söylenen ve hangi çerçevede kullanıldığı bilinmeyen bir sözü temel alarak iri laflar etmek ve büyük çıkarımlar yapmak yanlış olur.

Türkiye, İran olmayacak!

Vaziyet bu olmasına rağmen kimileri, sibakı ve siyakına vakıf olmadıkları halde, Bahçeli’nin sözünden büyük asıl maksadına ulaştılar: Manzara netti; bu, Türkiye’yi Lübnanlaştırma projesiydi. Türkiye, Lübnan olur muydu?

Çok şükür, eli kalem tutanlarımız memleketimizi bir yerlere benzetme konusunda çok mahirler. Her dönem baktıklarında Türkiye’yi gördükleri bir ülke bulmada azami bir istek ve yeteneğe sahipler. Yakın tarihimizde misal çok!

1994’te Refah Partisi yerel yönetim seçimlerinden ilk çıkışını yaptığında ve 2002’de AK Parti genel seçimlerde iktidara geldiğinde mevzumuz İranlaşmaydı. Türkiye, İran olacaktı.

Olmadı. Olması mümkün de değildi. Sosyolojisi, tarihi, kültürü, siyasal geçmişi birbirinden son derece farklıydı. Ancak, iktidarın kimliğinden duyulan hoşnutsuzluktan dolayı Türkiye’nin Türkiye olarak kalamayacağı, onun mutlaka bir şeylere dönüşeceğine duyulan inanç gerilemedi. İran olmadıysa eğer Türkiye’nin Malezya olmasının eli kulağındaydı. Türkiye, Malezya olacaktı.

Çok geçmedi Malezya rüzgârı da dindi. Ha bugün ha yarın İran ya da Malezya olacağımızı heyecanla anlatanlar, bir süre sonra İran ya da Malezya adını anmaz oldular. Ama Allah’tan ümit kesilmezdi; Türkiye mutlaka bir ülkeye dönüşecekti. Malezya uzaklardaydı, aranan ülke yakınlarda bulundu. Adres, bu kez Rusya idi. İstikamet artık Putin’in Rusya’sını işaret ediyordu.

Malezya Olmadı, Rusya Verelim!

Lakin iktidara karşı güçlü bir toplumsal muhalefet ses verince, muhalefet partileri iki seçim üst üste yerelde iktidarın kaleleri sayılan şehirlerde başarı elde edince ve muhalefet kanadında Erdoğan’a rakip iddialı ve halkta karşılığı olan siyasi aktörler belirince Rusya’nın da modası geçti.

Türkiye, dindar-muhafazakâr kesimlerin talepleriyle karşılaştığında İran veya Malezya, demokrasisinde açık ortaya çıktığında da Rusya olmadı. Son çeyrek asırdaki tartışmalardan çıkan sonuç açıktı: Herhangi bir problem meydana çıktığında ya da kimliklere ilişkin bir taleple karşılaşıldığında, acilen bir karara varmamak gerekirdi. Serinkanlı düşünmek ve Türkiye’nin bir başka ülkeye dönüşeceğini söylemekten imtina etmek icap ederdi.

Ne var ki bu ders alınmadı; Bahçeli’nin sözüne dayanılarak Türkiye için bu sefer de Lübnan uygun görüldü. Oysa eğer tek bir cümleyle kestirme bir hükümde bulunulacaksa, Bahçeli’nin dediği farklı da okunabilirdi. Mesela, bu sözler öteden beri kimlikleri reddeden bir siyasi çizginin nihayet kimlikleri kabul ettiği ve kimliklerin temsilini önemsediği bir noktaya geldiğine de yorulabilirdi. Ya da yine bu sözler, Türkiye’de böyle bir sorunun varlığına dikkat çektiği, bürokraside Kürt ve Alevi temsilinin yetersizliğine dönük bir farkındalığın yaratılmasına hizmet ettiği düşünülerek olumlanabilirdi.

Oydaşmacı/Ortaklaşa Demokrasi

Ayrıca eğer Bahçeli’nin sözleri referans alınarak bir “oydaşmacı/ortaklaşa demokrasi” (consociational democracy) muhabbeti yapılacaksa, bu da daha sakin, daha küçük harflerle yapılabilirdi. Nihayetinde her yönetim modeli gibi, ortaklaşacı demokrasinin de güçlü ve zayıf yönleri bulunur. Misal, bu model bir yandan kimliklerin tanınmasını sağlayabilir. Farklı kimliklerin idare kademelerinde temsilini mümkün kılabilir. Aralarında ayrılıklar ve güvensizlikler bulunan gruplar arasında birlikte yaşamın temelini atabilir.

Ama diğer yandan kimlikleri kökleştirebilir. Ortak bir vatandaşlık bilincini zayıflatabilir. Temsil eden aktör ile temsil edilen grup arasında tam uyuşma olamayabilir. Elbette bu kuvvetli ve zayıf yönlerden hangisinin baskın çıkacağını, bu modelin tatbik edildiği ülkenin özgün dinamikleri belirler.

Keza eğer oydaşmacı demokrasiyi konuşacaksak, bunun sadece Irak’ta ya da Lübnan’da olmadığı da akılda tutmalıyız. Bunun İsviçre’sinin, Belçika’sının, Kanada’sının, Yeni Zelanda’sının olduğunu da hatırlamalıyız. Bugün dünyada 30’dan fazla ülkede oydaşmacı demokrasi mekanizmalarının -kimilerinde yasal kimilerinde de geleneksel olarak- uygulandığını bilmeliyiz.

Şahsen, Türkiye’deki demokrasi sorunlarının makamları kimliklere göre dağıtmaktan geçtiğini düşünmüyorum. Dolayısıyla oydaşmacı demokrasi fikrine mesafeliyim. Bir mevkiye gelmenin yolu; etnik, dinî, mezhebî ya da cinsel bir kimliğe sahip olmaktan geçmemeli. Fakat etnik, dinî, mezhebî ya da cinsel bir kimliğe sahip olmak, bir mevkiye gelmenin önünde -hukuki ya da fiili- bir engel de olmamalı. Türkiye’de bu meyanda çok ciddi bir sorunun olduğu izahtan varestedir. Hayati önem arz eden bu sorunu çözmek için ise ezberlerden, peşin hükümlerden ve kestirme yollardan elden geldiğince uzak durulmalı.

Bizim çocukluğumuzda“Siz de Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?”diye bir tekerleme vardı. Tekerleme olarak hoştu, öyle kalsa iyi olur. Önümüze çıkan her problemde ülkenin bir başka ülkeye dönüşeceğini söylemekten vazgeçmek lazım. Türkiye’yi bir başka ülkeleştiren her söylem, bu coğrafyanın siyasi birikimini ve halkın kaderini eline almak için hemen her dönemde verdiği mücadeleyi görmezden gelmekle veya en azından bunu küçümsemekle malul. Burası hamur gibi yoğrulmaya müsait ve konulduğu kabın şeklini alan bir yer değil. Aslında hiçbir yer öyle değil. O nedenle Türkiye, iyisiyle kötüsüyle, Türkiye olarak kalacak, ne bir başka yere benzeyecek ne de bir başka ülkeye dönüşecek.

“Siz de Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?” – VAHAP COŞKUN

Devamını Oku

Kalemşörler ve çubuk ustaları da silah bıraksın! – Serbestiyet

Kalemşörler ve çubuk ustaları da silah bıraksın! – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye gündemini 1 Ekim’de başlayan yeni çözüm süreciyle irtibatlı iki mühim konu meşgul ediyor: SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonu ve SDG ile Türkiye arasındaki ilişkilerin mevcut hali ve akıbeti.

Geçtiğimiz günlerde SDG’nin iki önde gelen ismi bu konularla ilgili dikkate değer açıklamalarda bulundular.Rûdaw’a konuşan Rojava Özerk Yönetimi Dış İlişkiler Eş Başkanı İlham Ahmed, 10 Mart Anlaşması uyarınca, SDG’nin Suriye ordusuna katılması husussunda anlaştıklarını söyledi. Ancak Ahmed,“entegrasyon”kavramına tarafların farklı anlam verdiklerini ve sorunun da buradan kaynaklandığını kaydetti.

SDG’nin Suriye ordusunun bir parçası olmasında bir problem yok; problem, bunun nasıl gerçekleşeceğinde düğümleniyor. Şam, SDG’nin kendisini lağvetmesini ve SDG mensuplarının bireysel olarak orduya dahil edilmesini istiyor. Buna mukabil SDG ise orduya katılımının“karşılıklı bir tanıma”üzerine bina edilmesi gerektiğini belirtiyor. Ahmed, SDG’nin ordu içinde kendi adıyla kalıp kalmayacağının bir müzakere başlığı olduğunu ifade ediyor.

Daha önce“Türkiye ile doğrudan ilişkilerimiz var”diyen Ahmed, bu bağlamda sorulan bir soruya, Türkiye ile aralarında açık bir kanalın bulunduğunu, direk görüşmelerin ve bir alış-verişin olduğunu bir kez daha yineliyor.

“Alış-veriş var, açık bir kanal var. Direk görüşmeler… Yani buna ihtiyaç da var, biz bunu önemli de görüyoruz. Özellikle aramızda savaş ve kıyamet koparılırken, çok şiddetli saldırılar varken şimdi en azından doğrudan silah yerine sözlü bir görüşme var. Mesele nedir, bu nasıl çözülür, birbirimizi nasıl anlarız? Bu var.”

Kritik bir soru soruluyor Ahmed’e:“Türkiye’ye gittiniz mi? MİT Başkan Yardımcısı ile görüştünüz mü?”Ahmed; ayrıntılara girmiyor, mevcut durumun olumlu olduğunu ve engelleri kaldırmak için Türkiye ile olan ilişkilerini daha da geliştirmek istediklerini söylemekle yetiniyor. (https://www.rudaw.net/turkish/interview/270720253)

“Tek Bayrak ve Tek Ordu Altında Birleşen Suriye”

SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi de Suudi Arabistan’ın El Hadath ve El Arabiya kanallarıyla yaptığı söyleşide bu iki mevzu üzerinde özellikle durdu. Abdi, Suriye’nin“tek bir bayrak ve ordu”altında birleşmesinin 10 Mart Anlaşmasının bir gereği olduğunu, SDG’nin bu kapsamda Suriye Savunma Bakanlığı’na katılacağını vurguladı.

Rakka, Haseke ve Deyrizor’da yerel yönetim kurumlarının merkezi yönetime entegre edilmesi için resmi talepte bulunduklarını ve bu sürecin devam ettiğini belirten Abdi, entegrasyon sürecinin Kürtlere anayasal güvenceler verilemeden ilerlemesini bir endişe kaynağı olarak işaret etti.

Türkiye ile ilişkilere gelince; Abdi Ankara’yla aralarında“sürekli iletişim kanalları”olduğunun altını çizdi ve hedeflerinin de“Suriye’nin kuzeydoğusundaki ateşkesi kalıcı bir barışa dönüştürmek”olduğunu söyledi.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack , sosyal medya hesabında bu açıklamalarını alıntıladı ve SDG Genel Komutanı’ndan övgüyle bahsetti. Barrrack’a göre, Abdi’nin süreci sorumlu ve akıllıca yürütmesi istikrarlı bir Suriye için çok büyük bir önem taşıyordu. (https://www.bbc.com/turkce/articles/clyjgeypww9o)

Keza Suriye Dışişleri Bakanlığı ABD İşleri Daire Başkanı Kuteybe el-İdlibi de, Rûdaw’daki söyleşisinde Abdi’nin sözlerine atıfta bulundu.“Ordu içinde bir ordunun olamayacağını, bunun sürekli bir istikrarsızlık üreteceğini”söyleyen el-İdlibi’ye göre, asıl sorun SDG’nin sahip olduğu tecrübelerden nasıl faydalanacakları ve Suriye’nin ihtiyacı olan sağlıklı bir ordu yapısının nasıl oluşturulacağıydı.

“Bu sağlıklı yapının tek yolu SDG’nin Suriye ordusuna tam entegrasyonudur. Bu ne demek? General Mazlum Abdi, Suriye’nin son yıllarda önemli tecrübeler kazandığını söylüyor ve ben buna katılıyorum. Ve biz de diyoruz ki, gelin bu tecrübelerden ordunun tamamında faydalanalım.”(https://x.com/RudawTurkce/status/1951215948972634523)

“Düşman” Değil “Dost”

Bütün bu röportajlarından çıkarılabilecek iki temel sonuç var:

Bir, Şam ile SDG arasında, bilhassa SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonu meselesine odaklanan, bir müzakere süreci yürüyor. Sorunlar ağır, güvensizlikler derin, haliyle tez zamanda kesin anlaşmalara ulaşılamıyor. Her taraf, masadan mümkün mertebe kazançlı çıkmak için bütün kozlarını sahaya sürüyor.

Lakin taraflar olası bir çatışmanın onlar için büyük bir tahribata neden olacağını bildiklerinden, yeniden silahların patlamaması için siyasi ve diplomatik yolları sonuna kadar zorluyorlar. Nitekim taraflar Fransa ve ABD’nin doğrudan, İngiltere’nin ise dolaylı arabuluculuğuyla Paris’te görüşüyorlar. Abdi, de Paris’teki toplantıya katılacağını duyurdu.

İki, Türkiye ile SDG arasında, eskiden aracılar sürdürülen görüşmeler, doğrudan görüşmeler halini almış. Son derece olumlu bir hal bu. Aslında gelinen bu noktadan ilerlemek, SDG ile yapılan görüşmeleri görünür kılmak ve doğallaştırmak lazım. Zira Şara ile konuşmak ne kadar doğru ve normal ise, Abdi ile konuşmak da o derece doğru ve normal.

SDG, Türkiye’yle olan ilişkilerini geliştirmek ve derinleştirmek için çok hevesli; bu itibarla Türkiye’nin de SDG’ye bakışını değiştirmesi gerekli. Şartların sürekli değiştiği bir coğrafyada eski alışkanlıklarla iş yapmanın imkânı yok. Dolayısıyla Ankara da SDG’yi mücadele ya da Şam’a karşı elimine edilmesi gereken taraf olarak değil, iş birliği yapılacak ve birlikte hareket edilebilecek bir taraf olarak görmeli. Hem Türkiye hem de Suriye için müspet neticeler yaratacak olan budur. SDG, Türkiye’nin“düşmanı”değil“dostu”olmalı.

Lakin, ne yazık ki, Türkiye medyasının önemli bir kısmında tartışmalar bu minval üzerinden yürümüyor. Kürtlerle ilgili bir sorun ya da talep söz konusu olduğunda, eli hemen tetiğe giden bir yazar çizer takımı var. Bunlar, SDG’nin behemehal kendisini tasfiye etmesinin icap ettiğini ve aksi takdirde askeri operasyonun kapıda olduğunu yazıyorlar, çiziyorlar.

Tarafların müzakerelerdeki ısrarını göz ardı ederek, Şam’dan daha şahin pozisyona oturuyorlar. Alandaki koşulların ağırlığına bakmadan Türkiye’nin SDG’ye karşı bir askeri operasyon yapmasının amigoluğuna soyunuyorlar. ABD Büyükelçisi’nin ettiği bir-iki laftan hareketle, rüzgârın Ankara lehine döndüğünü ve Ankara’nın SDG’yi tepelemesini sağlayacak bu tarihi fırsatı kaçırmamasını salık vererek bir tür savaş seviciliği yapıyorlar.

Görünen o ki, silah bırakması gereken tek yapı PKK değil. Zihnen silah bırakması gereken çok kişi ve kurum var. PKK elindeki silahı terk etti, inşallah gün gelir onlar da zihinlerinin en derin yerinde tuttukları silaha veda ederler.

PKK, silahını yaktı. Ne diyelim; darısı Kürdün bahsi geçtiğinde hemen zihnindeki silaha sarılan gazete köşelerindeki kalemşorların, ekranlara yuvalanmış çubuk ustalarının ve klavyelere çöreklenmiş cengaverlerin başına olsun.

Zor biliyorum ama Allah’tan ümit kesilmez!

Kalemşörler ve Çubuk Ustaları da Silah Bıraksın! – VAHAP COŞKUN

Devamını Oku

Niyet hayır, akıbet hayır – Serbestiyet

Niyet hayır, akıbet hayır – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yeni çözüm sürecinin tuğlaları örülmeye devam ediyor. PKK’nin silahlı mücadeleyi sonlandırma ve örgütü feshetme kararı ile silah yakma töreninin ardından ilk ciddi hamle geldi ve Meclis’te bir komisyon kuruldu. “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” adını alan Komisyon, mesaisine hızlı başladı. İlk toplantısında adını ve çalışma usullerini belirledi, ikinci toplantısında da İçişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı ve MİT Başkanı’nı dinledi.

Bir komisyonun kurulması, süreç içinde doğrudan ve dolaylı olarak yer alan aktörlerin ortak talebiydi. İktidar, sürecin netameli boyutlarını tek başına üstlenmemek, sorumluluğu Meclis çatısının altına almak için bir komisyona ihtiyaç duyuyordu. CHP, çözümün adresinin Meclis olduğundan bahisle, ilk andan itibaren bir komisyona olan ihtiyaca dikkat çekiyordu. Öcalan, süreçle bağlantılı bir komisyonun kritik bir misyona sahip olacağını belirterek komisyonun ivedilikle kurulmasını savunuyordu. Komisyon’un kurulmasını önemli kılan, her şeyden önce tarafların Komisyon’a atfettiği bu değerdir.

Komisyonun üç işlevi yerine getireceği söylenebilir.

İşlevlerden ilki şeffaflıktır. Gizlilik kararı verilen görüşmeler dışında komisyonun çalışmalarını basın organları takip edebilecekler. Hangi konuların ele alındığını, ne tür öneriler getirildiğini, partiler ve üyelerin nerelerde birbirlerine yakınlaşıp nerelerde uzaklaştıklarından toplum haberdar olabilecek. Seçmenler, partilerinin pozisyonunu bilebilecek ve bu pozisyon hakkında menfi ya da müspet bir değerlendirmede bulunabilecek. Dolayısıyla süreç karşıtlarının“Gizli kapaklı işler çeviriyorlar, kapalı kapılar ardında haince planlar tezgahlıyorlar”yollu çarpıtmalarının önü kesilecek.

Komisyonun hassas bazı mevzular için “gizlilik” kararı alması da doğrudur. Dünyanın hiçbir yerinde, bir çatışmayı bitirmeyi hedefleyen bir süreç mutlak bir şeffaflık içermez. Her mesele hemen toplumun önünde konuşulmaz ve bütün bilgiler anında kamuoyuna aktarılmaz. Misal, kameralar açık olduğunda ne MİT Başkanı -konumu gereği sahip olduğu- en gizli bilgileri anlatabilir ne de vekiller ona sürecin özüne dair sualleri sorabilir.

Gizlik, konuların kılı kırk yararak düşünüldüğü ve incelikli hesapların yapıldığı bu neviden süreçlerin tabiatında mündemiçtir. O nedenle sınırlı bir gizlilik, halkın gözünden bir şeyler kaçırmak ya da dolaplar çevirmek olarak değil, işin layıkıyla yapılmasını sağlayacak bir tedbir olarak değerlendirilmelidir.

Toplumla Konuşmak

İkinci işlev toplumsallaşmadır. Yine karakterlerinin bir icabı olarak böyle süreçler, evvela elitler arasındaki temaslarla başlar. Ancak belli bir olgunluk seviyesine gelince süreç topluma aksettirilmelidir. Çünkü sürecin ilerlemesi için siyasi, hukuki ve iktisadi bazı kararların alınması gerekir, bu da ancak sürece dahil olmasıyla mümkün olabilir. Toplumun süreçle irtibatlandırılması da siyasi partilerle olur.

Meclis’te kurulan Komisyon, bu bağlamda, büyük bir avantaja sahiptir. Zira İYİ Parti dışında Meclis’te temsil edilen bütün partiler -grubu olsun ya da olmasın- Komisyon’a üye verdiler. Komisyon’a katılmayan İYİ Parti’nin 2023 seçimlerinde % 10’a yakın (% 9.9) bir oy aldığı düşünüldüğünde, Komisyon’un halkın % 90’ını temsil eden partilerden müteşekkil olduğu görülür. Temsilin bu denli ağırlıklı olması çok kıymetlidir; zira bu temsil“Halk sürece karşı, halk süreci istemiyor”biçimindeki kerameti kendinden menkul itirazları boşa çıkartır.

Temsilin yanı sıra Komisyon’un bir diğer faydası da siyasetçileri toplumla konuşmaya mecbur kılacak olmasıdır. Çünkü Komisyon’da müzakere edilen her başlığın topluma bir yansıması olur. Siyasetçiler, eğer bu yansıma olumluysa bu olumlu hali büyütmek, yok eğer olumsuz ise o zaman da bu olumsuzluğu kontrol altına almak, küçültmek ya da dönüştürmek için halka giderler. Komisyon sayesinde süreç, artık kapalı devre -yani siyasetçilerin kendi aralarında konuştuğu- bir iş olmaktan çıkar, toplumsal bir renk kazanır.

Komisyonun üçüncü işlevi ise, sürece olan güvenin artmasına katkıda bulunmadır. Kamuoyu araştırmaları sürece dair öne çıkan iki nokta var: Biri, toplumun süreci desteklemesidir; bu destek halihazırda % 60’ları geçmiştir ve bu oran böyle süreçler için çok büyük bir destek anlamına gelmektedir. Diğer ise, süreci desteklemekle birlikte toplumun sürecin başarısına olan inancı düşüktür. Henüz toplumda sürecin umulan netice ile nihayetleneceğine ilişkin bir güven oluşturulabilmiş değildir.

Karşımızdaki bu tablo bir güven inşasına ihtiyaç duyulduğunu gösterir. Toplumun sürece olan güvenini yükseltmek için başlıca iki yola başvurulabilir:

Birincisi, partilerin kendi tabanlarına sürecin gerekliliğini ve başarı ile bitmesi halinde bunun ülkeye nasıl bir yararının olacağını anlatmaları ve onları buna ikna etmeye çalışmalarıdır. Yani süreci, siyasetlerinin merkezine oturtmaları ve destekçilerini her yönüyle sürece hazırlamalarıdır. Nitekim, MHP ve DEM Parti’nin sürecin ilk gününden itibaren tabanlarıyla buluşuyor ve bu kapsamda güçlü bir çaba sergiliyorlar.

İki, sürecin gerektirdiği adımlara ve mekanizmalara öncelik verilmesidir. PKK’nin herhangi bir şart ileri sürmeden silah bırakması, örgütünü feshet etmesi ve silahlarını yakması ile Meclis’te bir komisyonun oluşturulması bu kapsamdadır. Bunlar halkın şüphelerini azaltır, sahada birtakım değişimlerin olduğunun görülmesi halkta sürecin somutlaştığın ve ilerlediği fikrini kuvvetlendirir ve sürece olan güveni büyütür.

“Kürdün Onuru ve Türkün Gururu”

Komisyon’un çalışma alanı da mühim bir meseledir. İki görüş var bu konuda: İktidara göre, Komisyon sadece silah bırakma ile sınırlı bir çalışma yapmalıdır. Memleketin bütün demokratikleşme sorunlarının ya da Kürt meselesinin çözümü bu Komisyon’dan beklenmemelidir. Çünkü eğer Komisyon bu denli ağır bir yükün altına girerse, bu yükün altında kalır. Ne çalışabilir ne karar alabilir ve kısa sürede kadük hale gelir.

Buna mukabil muhalefete göre ise, eğer iktidar, bazı taraflarıyla (mesela PKK mensupları hakkında yapılacak düzenlemeler gibi) halktan ya da halkın belli bir kesiminden tepki görmesi muhtemel bu sancılı sürece muhalefeti de ortak etmek istiyorsa, o vakit Komisyon salt çözüm süreci ile kendi kendini bağlamamalı, muhalefetin acil çözüm bekleyen demokratikleşme taleplerini de göz önünde bulundurmalıdır. Muhalefetten taşın altına elini koymasını istemenin ama muhalefetin taleplerini kulak arkası etmenin siyaseten kabul edilebilir bir tarafı yoktur.

Durum siyah ve beyaz değil, her iki tarafın argümanlarında da haklı olduğu taraflar var. Mamafih, şahsen Komisyon’un vazife sahasının çok genişletilmemesi, Komisyon’a aşırı bir misyon biçilmemesi, Komisyon’dan büyük bir beklenti içine girilmemesi gerektiğini bildiren görüşe daha yakınım. Zannımca Komisyon silah bırakmaya odaklanmalıdır; bu sürecin bütün aşamalarını kapsayan (silah bırakma, eve dönüş ve toplumsal entegrasyon) bir mutfak çalışması yapmalıdır. Silahın tümüyle devre dışına çıkartılmasını sağlayacak öneriler geliştirmeli, Meclis açıldığında bunları Meclis’e sunmalıdır. Bu da az buz bir iş değildir.

Komisyon bu çalışmasını yaparken ezberlerden kaçınmalı, cesaretle ve dirayetle hareket etmelidir. Çözüme yararı dokunabilecek herkesi dinlemeli, katkılarını almaktan imtina etmemelidir. Bu çerçevede, Komisyon’da farklı partilerin katılımıyla teşekkül edecek bir alt komisyon, Öcalan ile de görüşmelidir. Zira Öcalan, görüşmeleri halinde komisyon üyelerine önemli bilgiler vereceğini söylemişti; Komisyon onunla konuşmalı ve bu bilgileri kayıt altına almalıdır.

Ancak Komisyon böylesine ağır yükümlülükleri sırtlanırken iktidara da düşen hayati bir sorumluluk var. İktidar, Komisyon’un elini güçlendirmelidir. Herhangi bir yasal değişikliğe gerek kalmadan alınacak bazı kararlar (AİHM ve AYM kararlarını uygulamak, kayyum atanan belediyelere seçilmiş başkanlarını iade etmek, kent uzlaşısı gerekçesiyle tutuklanan belediye başkanlarını serbest bırakmak, vs.) kötü havayı dağıtır ve siyasi atmosferi ılımanlaştırır.

İktidar, bir tür yol temizliği yapmalıdır. Farklı kesimlerin acil çözüm bekleyen sorunlarına ve istemlerine yanıt veren bir temizlik hem Komisyon’un daha sağlam bir zemine oturmasını sağlar hem de sürecin arkasındaki toplumsal halkayı büyütür. Komisyon iyi bir başlangıç yaptı. İktidara düşen bunu beslemektir.

Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, süreci“Kürdün onurunu ve Türkün gururunu”koruyacak bir süreç olarak formüle etmişti.

Hayırlı bir niyet bu; inşallah akıbet de hayırlı olur.

Devamını Oku