DOLAR 43,5265 -0.02%
EURO 51,5442 0.17%
ALTIN 6.941,450,48
BITCOIN 3151377-4.2713299999999998%
İstanbul
10°

KAPALI

SABAHA KALAN SÜRE

Vahap Coşkun

Vahap Coşkun

04 Şubat 2026 Çarşamba

Suriye’de dahil olunacak bir ordu var mı? – Serbestiyet

Suriye’de dahil olunacak bir ordu var mı? – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye, SDG’ye “Git Suriye ordusuna katıl” diyor ve bunu derken de topluma bir resim sunuyor. Sanki Suriye’deki bütün güçler silahlarını geçici hükümete vermiş, Şara yönetimi Suriye’nin her tarafını kontrolü altına almış ve Şam bütün vatandaşları için emniyeti temin etmiş de bir tek SDG buna çomak sokuyormuş gibi bir intiba yaratıyor.

Halktan da buna inanmasını bekliyor ve SDG’ye karşı zorlayıcı siyasetini de bunun üzerinden meşrulaştırmaya çalışıyor. Ama ortada cevabını bekleyen hayati bir soru var: Suriye’de gerçekten bir ordudan bahsetmek mümkün mü? SDG’nin gidip katılabileceği merkezi bir yapıya sahip, disiplini sağlam ve kuralları belli bir ordu var mı?

Evet, iktidar Suriye’ye dair bir tablo çiziyor. Ancak SDG’nin Şam’a dönük itiraz ve istemlerinin önünü kesmek ve kamuoyu nezdinde SDG’yi mahkûm etmek için çizilen bu tablo, sahada yaşananlarla örtüşmüyor. Detaylandırmak mümkün ama işin renginin son derece farklı olduğunu anlamak için başlıca üç noktaya bakmak yeter:

1. Esed diktatörlüğü 8 Aralık’ta tarihe karıştı. Ancak iktidarı ele geçiren Şara, aradan geçen süre zarfında, ne insanların fizik güvenliğini sağlayabildi ne de –daha mühimi- insanlara geleceğe yönelik bir güven telkin edebildi. Şam’a ilişkin derin kuşkular besleyenler de salt Kürtler, Aleviler, Dürziler ya da gayri-Müslimler gibi azınlıklar değil. Suriye’nin seküler Sünnilerinin de bu geçici yönetim derin endişeleri var. Ve herhalde hiç kimse onlara, bunun yersiz bir kaygı olduğunu söyleyemez.

İktidarı elinde tutanların haricinde hiçbir grup kendini rahat hissetmiyor. Bilhassa Alevilere ve Dürzilere reva görülenlerden sonra her grup sıranın bir gün kendisine geleceği korkusunu yüreğinde taşıyor. Bundan ötürü tamamen korunaksız kalmamak için elindeki kuvveti korumak istiyor. Dürzilerin silah bırakmamalarının nedeni de bu; nispi de olsa emniyetlerini sağlamak için bölgelerinde güvenliğin kendilerine ait güçlerce sağlanmasını talep ediyorlar.

2. Sadece Dürzilerin ya da Kürtlerin değil Arap aşiretlerinin de silahlı yapıları var. Bunlar, bazen kendi başlarına bazen de Şam’ın ittirmesiyle sivillere karşı harekete geçebiliyorlar. Mesela, Şam ile Kamışlo arasında tansiyon yükseldiğinde, bu aşiretlerden bazıları SDG’ye karşı seferberlik ilan ediyorlar.

Hülasa hâlihazırda herkesin silahını Şam’a vermeyi kabul ettiği ama sadece SDG’nin buna karşı çıktığı şeklinde bir vaziyet yok. Farklı gruplar silahlarını ellerinde tutmaya devam ediyorlar.

“Sürekli şiddet kalıpları”

3. Şam kendi içindeki radikal yapıları bile bir kontrol altına alabilmiş değil. Mart ayında Suriye’nin kıyı kesimlerinde Aleviler ve Temmuz ayında da Süveyda’da Dürziler katledildi. Bu katliamlar HTŞ’deki aşırı unsurların “düşman” belledikleri kimliklerin mensuplarına karşı hemen raydan çıktıklarını ve sivillere dönük kıyıcı eylemler gerçekleştirdiklerini gösterdi. BM tarafından Mart’taki katliamları araştırmak için hazırlanan rapor da bunu doğruluyor.

66 sayfalık raporda Suriye’nin Lazkiye ve Tartus kentlerinde meydana gelen ve üç gün süren katliamlarda yaklaşık 1479 Alevi sivilin öldürüldüğü ve onlarcasının da kayıp olduğu ifade ediliyor. Öldürülenler arasında yaklaşık 100 kadın, yaşlı, engelli ve çocuklar da var.

Alevileri hedef alan şiddet olaylarının “yaygın ve sistematik olduğu ve muhtemelen savaş suçu” teşkil ettiğini belirten rapor, bu ihlallerden yeni Suriye ordusu ve HTŞ militanlarının yanı sıra Şam yönetimine bağlı diğer silahlı gruplar ile eski rejim yanlısı savaşçıların sorumlu olduğunu bildiriyor.

Mağdurlar ve tanıklarla yapılan 200’den fazla görüşmeye ve detaylı araştırmalara dayanan rapor, geçici yönetimin Alevileri katletmeye yönelik bir devlet politikasının olduğuna dair bir kanıtın olmadığını belirtiyor. Mamafih, Şam’ın yekpare bir orduya sahip olmadığını da kanıtlarıyla ortaya koyuyor. Rapora göre, geçici hükümet güçleri bazı durumlarda ihlalleri durdurmaya, sivilleri tahliye etmeye ve korumaya çalışmışlar. Ama bunun yanında sivil halkı hedef alan “sürekli şiddet kalıpları” da uygulamışlar.

“Geçici hükümetin güvenlik güçlerine yakın zamanda dâhil edilen bazı grupların üyeleri, Alevi çoğunluklu birçok köy ve mahallede sivilleri hem yaygın hem de sistematik bir şekilde yargısız infaz etti, işkence etti ve kötü muamele etti. Komisyon, dini inanç, yaş ve cinsiyete dayalı hedef alma ve toplu infazlar da dâhil olmak üzere, birçok yerde sivil halka yönelik sürekli şiddet kalıplarını belgeledi.”

Eski ezberleri terennüm

Yani “ordu” diye tesmiye edilen parçalı, dağınık ve disiplinden yoksun yapının kimi unsurları, kendilerinden görmedikleri gruplara dönük hak ihlallerinde sınır tanımıyor. Ve bugüne kadar halka eziyet eden bu unsurları sorgulayacak, dizginleyecek, cezalandıracak ve bir daha yaşanmasını engelleyecek bir mekanizma da oluşturulabilmiş değil.

“Endişe verici bir şekilde, Komisyon, etkilenen bölgelerin çoğunda devam eden ihlaller hakkında bilgi almaya devam ediyor. Bunlar arasında kadın kaçırma, keyfi tutuklamalar ve zorla kaybetmeler, ayrıca yağma ve mülk işgalleri yer alıyor. Yaşanan aşırı şiddet, topluluklar arasındaki mevcut uçurumları derinleştirerek ülke genelindeki birçok Suriyeli arasında korku ve güvensizlik ortamının oluşmasına katkıda bulunuyor.”

Ezcümle, Şam henüz şiddet tekelini sağlayamadı. Sözüm ona “merkezi” olduğu varsayılan orduda düzeni oturtamadı. Kendisini bütün vatandaşların can ve mal güvenliğini teminat altına almakla yükümlü sayan bir silahlı güç inşa edemedi. Her ne kadar resmi üniforma giyseler de bazı grupların, vatandaşlarının bir kısmına intikam duygularıyla saldırmasını ve onlara karşı hunharca suçlar işlemesini önleyemedi.

Hal bu!

Şimdi, eğri oturalım doğru konuşalım. Mevcut şartlar altında bugün SDG’ye Şam’a uymasını söyleyenler, eğer kendileri SDG’nin yerinde olsalardı bütün ipleri Şam’ın eline verirler miydi? Daha dün kendilerine karşı savaşan, bugün de Alevi ve Dürzilere saldıranlara silahlarını teslim ederler miydi? Gerekli güvenceler oluşturulmadan, hukuki ve idari kurumsallaşmalar tanzim edilmeden, boyunlarını Şara’nın önüne uzatırlar mıydı?

Velhasıl, SDG’yi bir an önce orduya katılmaya zorlamak alanın şartlarına uymaz ve bu politika ister istemez havada kalır. Zira meydanda SDG’nin dahil olabileceği hakiki manada bir ordu yoktur. Elbette Suriye’de bir ordu kurulabilir ve kurulmalıdır da. Nitekim SDG, Suriye’nin tek bir ordusunun olmasında Şam ile hemfikirdir. Fakat böyle bir ordunun kurulması, birtakım yasal düzenlemeleri ve kurumsal mekanizmaları gerektirir ve bu da zaman alır.

Türkiye içi doğru olan, bu zamanı kısaltmak için çaba göstermektir. İki taraf arasında dengeleyici ve yapıcı bir rol oynamaktır. Yoksa bunun yerine Şam’a sonsuz bir kredi açmak ve Şam’ın namına SDG’ye kılıç çekmek değil. Bunun ne Türkiye’ye ne de Suriye’ye bir hayrı dokunur.

1 Ekim’den bu yana köprünün altında çok sular aktı. Hala hiçbir şey değişmemiş gibi eski ezberleri terennüm etmenin ne bir manası ne de kimseye bir faydası var.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye’nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Devamını Oku

Hepimize yetecek evrensel bir utanç – Serbestiyet

Hepimize yetecek evrensel bir utanç – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL


Birleşmiş Milletler (BM), Gazze’de kıtlık ilan etti. Ortadoğu tarihindeki bu ilk kıtlık, tabii sebeplerden meydana gelmiş değil, aksine insan eliyle yaratılmış bir kıtlık. Geçen haftaHabertürk’e bir söyleşi verenBM Filistinlilere Yardım Ajansı Sözcüsü Jonathan Fowler’ın altını çizdiği hususlar, bu kıtlığın İsrail’in bilinçli tercihleriyle ortaya çıkan bir kıtlık olduğunugözler önüne seriyor.

Fowler, yardımların insanların hayatta kalması için gerekli olan miktarın çok ama çok uzağında kaldığını ve acınası bir seviyede olduğunu belirtiyor. Filistinlilere yardımların, İsrail ve Amerika’nın kontrol ettiği Gazze İnsani Yardım Vakfı tarafından dağıtılmasının tam bir skandal olduğunu vurguluyor. Daha kuruluş aşamasında tarafsızlık, bağımsızlık ve insan onuruna saygı ilkelerini ihlal ettiği için başkanının istifa ettiği bu vakfın dağıttığı küçücük yardımlarda bile yüzlerce insanın öldüğüne dikkat çekiyor.

Çünkü, yardımlar bir“ölüm tuzağı”haline getiriliyor. İsrail ordusu, yardım almak için gelen Filistinlilerin üzerine kurşun yağdırıyor. Amerikan CBS televizyonuna konuşan görgü tanıkları, sadece İsraillilerin değil, Amerikalı şirket çalışanlarının da çaresiz insanları hedef aldıklarınıifade ediyorlar.

Oysa BM’nin bölgede Gazze’ye yardımları ulaştırması için yeterli bir altyapısı ve organizasyonu var. Fowler’ın verdiği bilgiler göre, BM depolarında 6.000 kamyonu dolduracak ve Filistin’e üç ay yetecek insani yardım bulunuyor. Ama bunlar Ürdün ve Mısır’daki depolarda çürütülüyor. Çünkü İsrail, BM’ye bağlı kuruluşların altı aydır Filistin’e yardım sokmasına izin vermiyor.

100’den fazla çocuğun yetersiz beslenmeden öldüğü Gazze’de, on binlerce çocuk aynı nedenden ötürü ölüm sırasını bekliyor. 7 Ekim’den bu yana Filistin’de karşı karşıya kaldığımız bilanço her yönüyle bir insani çöküşü simgeliyor. Mamafih bilhassa çocukların penceresinden bakıldığında insanın kanı donuyor. Zira burada, dünyanın gözleri önünde 18 bin çocuk katledildi, katlediliyor. 20 bin çocuk kollarını, bacaklarını kaybetti, kaybediyor. Bir daha asla eski hayatlarına dönemeyecek kadar ağır yaralandı, yaralanıyor.

“Hamas Mensuplarının Yüzde 200’ünü Öldürdük”

İsrail’in hiçbir sınırı tanımadığı, bizatihi kendi askerî istihbarat verilerinin medyaya sızdırılmasıyla bir kez daha teyit ediliyor. Mayıs 2025 tarihli İsrail istihbarat listelerine göre,“kesin veya muhtemel olarak ölü”statüsünde kayıtlı Hamas ve Filistin İslami Cihad Örgütü mensuplarının sayısı 8.900. Savaşın başladığı andan itibaren hayatlarını kaybedenlerin toplam sayısı ile orantılandığında, bu rakam yüzde 17’ye tekabül ediyor. Geriye kalan yaklaşık yüzde 83’lük bölüm ise sivillerden oluşuyor. Yani İsrail’in hayatına kastettiği her altı kişiden beşi masum sivil; çok nadir görülen bir sivil ölüm oranı bu.

Elbette İsrailli yetkililer, doğrudan kendi birimlerinin verileri olsa da, bunları reddediyorlar. Militan-sivil ölüm oranının bire bir oranında gerçekleştiğini söylüyorlar. Militan ölüm oranını yükseltmek ve sivil ölüm oranını düşürmek için, önlerine gelen herkesi“Hamas militanı”ya da“terörist”olarak tanımlıyorlar. Ancak artık mızrak çuvala sığmıyor; o ölüm çarkının dişlileri dahi anlatılan bu yalanlara inanmıyor. Bir istihbarat kaynağınınsözleri, yalancının mumunu söndürmeye yetiyor:

Öldükten sonra insanlara terörist unvanı veriliyor. Eğer tugayın raporuna güvenseydim, bölgedeki Hamas mensuplarının yüzde 200’ünü öldürdük sonucuna varırdım.”

7 Ekim’de Öldürülen Her Kişi İçin 50 Filistinlinin Ölmesi Gerekiyor

Bu kanlı tablodan temelde iki sonuç çıkarılabilir: Birincisi, sözüm ona iç çatışmalarda veya savaşlarda sivilleri korumak için oluşturulan ve evrensel olduğu savlanan insani ve hukuki değerler, Gazze’de geçerli değil. Sivillerin hiçbir değeri yok. Aksine İsrail, Filistinli sivillerin ölümünü meşru ve olması gereken bir hal olarak sunuyor. Böyle olduğu içindir ki, İsrail istihbaratının eski şefiAharon Haliva, normalde insanların gözlerinin fal taşı gibi açılmasına neden olacak ve sahibinin akıl sağlığını sorgulatacak bu sözleri, son derece doğal sözlermiş gibi sarf edebiliyor:

“7 Ekim’de öldürülen her kişi için 50 Filistinlinin ölmesi gerekiyor. İntikam için konuşmuyorum; gelecek nesillere bir mesaj olarak konuşuyorum. Bedelini hissetmek için ara sıra bir Nekbe’ye (felaket/soykırım) ihtiyaçları var. Çocuk olmaları artık önemli değil.”

Ve yine böyle olduğu içindir ki, İsrail’inGüvenlik Bakanı Ben Gvir, Ganot Cezaevi’ne girerek 23 yıldır tutuklu bulunan Filistinli lider Marwan Barghouti’yi hücresinde tehdit ederekşov yapabiliyor:

“Bizi yenemeyeceksiniz. İsrail halkına zarar veren, çocukları, kadınları öldüren herkesi yok edeceğiz.”

“Savaş Kahramanı”

İkinci sonuç, İsrail’in dünyanın ne düşündüğüne artık bir ehemmiyet atfetmediğidir. Kendisi hakkında ne söylendiğine zerre kıymet biçmediğidir. Malum, İsrail dünya kamuoyunu kaybetti, herhalde dünya üzerinde en nefret edilen ülke İsrail. Ancak İsrail yönetimi için bunun herhangi bir önemi yok. Netanyahu ve ekibi, ne dünyada ne de ülkesinde itiraz eden seslerden etkileniyor. Kimseyi ikna etmek gibi bir derdi olmadığından, gözünü kırpmadan masum insanların da, vahşeti kayıt altına almaya çalışan gazetecilerin de öldürülmesini emredebiliyor.

Netanyahu’nun bu denli pervasızlaşmasının nedeni açık: Trump’ın sorgusuz sualsiz desteği. Ona“savaş kahramanı”diyebilecek kadar gerçeklerden kopmuş Trump’ın karşı konulmaz kuvvetini arkasına almışken Netanyahu, mevcutta ve gelecekte tehlike olarak kodladığı her yeri tahrip etmeyi ve her gücü tasfiye etmeyi hedefliyor. Silahsızlandırılmaları için Hizbullah ve Hamas üzerinde kurulan baskı da, Dürziler vasıtasıyla Suriye’ye yapılan müdahale de, İran’ı savaş yoluyla yıpratma da hep bu çerçevede düşünülebilir.

Gazze’yi tamamen işgal de bu hedefin bir parçası. Hâlihazırda Gazze’nin dörtte üçü zaten İsrail’in işgali altında. İşgal edilmesi için operasyon başlatılan şehir merkezinde 1 milyona yakın insan yaşıyor. İsrail bu nüfusu sürmek, orta ve güney kısımlardaki çadır kentlere göndermek istiyor. Etnik temizliğe işaret eden bu teşebbüsün yaşanmakta olan insani krizi daha da derinleştireceğinden hiçbir şüphe yok.

Peki, gözünü kan bürümüş bu İsrail’i kim durdurabilir? İki yıldır devam eden soykırıma kim son verebilir?

Doğrusu, bu sorunun cevabı için dönüp bakılan aktörler düşünüldüğünde, maalesef ortada ümit bağlanabilecek bir durum yok. Zira ne Filistin Yönetimi ne de Hamas, İsrail’e set çekebilir. Avrupa Birliği’ni sorarsanız, o çoktan havlu atmış, gitmiş. İslam Dünyası derseniz, o da sadece bir retorikten ibaret. Yoksa gerçekte ortada öyle bir dünya yok. Dolayısıyla Netanyahu’yu bir tek ABD durdurabilir ama Trump’ta da şimdiye kadar öyle bir niyete rastlanmış değil.

Kara Leke

Vaziyet bu!

Öyleyse hamaseti bir yana bırakıp önceliklere göre bir tavır almak ve siyaset geliştirmek mecburi. Filistinliler için hayati konular; Gazze’nin yerle bir edilmesinin durdurulması, yardımların Gazze’ye girmesinin sağlanması, insanların açlıktan ölmelerinin önüne geçilmesi ve İsrail’in kalıcı işgalinin engellenmesidir.

Hamas’ın Gazze’yi yönettiği bir denklemde ise, bu önceliklerin hayata geçirilmesinin mümkünü yok gibidir. O nedenle, Filistin Başbakanı Muhammed Mustafa’nınönerdiğigibi, Hamas’ın geri çekilip Gazze’nin idaresini Filistin yönetimine devretmesi, belki soykırımın durdurulması için bir kapı açabilir.

Kuşkusuz, bu adımdan da kesin olarak netice alınacağı söylenemez. Ancak makul olan, soykırımcıların bütün gerekçelerini ellerinden almak olsa gerektir. Kesin olarak söyleyebileceğimiz ise şudur: İnsanlık hâlen Holokost’u hatırlayıp“Bu nasıl oldu? Dünya buna nasıl izin verdi?”diye sorguluyor. Eminim, bundan yıllar sonra bu soru Gazze için soruluyor olacak. Nasıl oldu da insanlar böyle hunharca katledildi? Nasıl oldu da insanlar açılığa mahkûm edildi? Nasıl oldu da insanlar çoluk çocuk demeden parça parça edildi? Ve nasıl oldu da ahlaki, hukuki ve siyasi bütün değerler ayaklar altına alındı?

80 yıl sonra aynı evrensel utancı yaşıyoruz. Bir önceki soykırımın mağdurlarının bu kez soykırım faili olduklarına tanıklık ediyoruz. Ve ne yazık ki dün olduğu gibi bugün de soykırımcıları izliyoruz. Bu utanç hepimize yeter…

Hepimize Yetecek Evrensel Bir Utanç – VAHAP COŞKUN

Devamını Oku

Yıkıcı korku değil kurucu cesaret – Serbestiyet

Yıkıcı korku değil kurucu cesaret – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL


“Kürt fobisi” Ankara’daki mimli kavramlardan biridir; ağızdan çıkması, devletlûların damarına basılmasına yetiyor. Çok kızıyorlar bu ifadeye. Elbette bu fobi, her yerde ve her dönemde aynı kıvamda olmuyor, zamana ve mekâna bağlı olarak farklılık gösteriyor. Lakin vakıa o ki, dozu ve rengi değişse de devlette halen böyle bir fobi var. Ve sahnesi geldiğinde –ki sık sık gelir- bu fobi kendisini gösterir.

Biri nispeten uzak, diğeri de yakın tarihten iki misal, belki meramın daha iyi anlaşılmasını sağlar. Evvela Mısır’a gidiyoruz. Yıl, 1957. Devlet Başkanı Cemal Abdülnasır, 1 Haziran’da devlet radyosunda Kürtçe yayınlara başlar. Her gün 16-17 saatleri arasında dinleyicilerle buluşan bu Kürt radyosu, yayınını Kur’an ayetleri ve Kürt ulusal marşı olan “Ey Reqîb” ile açar. Suriye, Irak, İran ve dönemin Sovyetler Birliği’nin bazı bölgelerinde dinlenebilen radyo, çok geçmeden Türkiye’nin hışmını çeker, iki ülke arasında tansiyon yükselir.

Türkiye Büyükelçisi, Kürt radyosundan duyduğu rahatsızlığı anlatmak için Devlet Başkanı Abdülnasır’ın huzuruna çıkar. Abdülnasır, bu görüşmeyi daha sonra Celal Talabani’ye anlatır. Talabani de 1995’te İlhan Kızılhan ile yaptığı söyleşide, “Türkiye Kürtleri için önemlidir” notunu düşerek, bu hadiseyi o tatlı üslubuyla bizimle paylaşır. (https://www.youtube.com/watch?v=C2BlbN94UZI)

Talabani’nin Abdülnasır’dan aktardığına göre, Abdülnasır’ın Büyükelçi ile görüşmesi gergin bir atmosferde başlar. Büyükelçi sinirlidir.

  • Sayın Başkan, bizim size karşı bir düşmanlığımız var mı?
  • Hayır. Türkiye bizim dostumuzdur.
  • O halde niye bize karşı propaganda yapıyorsunuz?
  • Hayır, yapmıyoruz.
  • Ama siz Kürtçe radyo açmışsınız.

Abdülnasır hazırlıklıdır. Türkiye’de devletin “Kürt yoktur, onlar dağlı Türklerdir” tezine dayanır. Zayıf noktasından yakalamıştır Büyükelçi’yi, durumu sakin bir biçimde izah eder.

  • Kürtler Suriye’de, Irak’ta ve İran’da vardır ve bu radyo da onlar içindir. Sizde Kürt yok, o halde bu radyonun sizinle bir ilgisi de yoktur.
  • Hayır, efendim, bizde de Kürtler vardır ve bu radyo onlara da tesir ediyor.

Abdülnasır, bunun üzerine yavaşça beyaz bir kâğıt çıkarır, Büyükelçi’ye uzatır ve ona “Buyurun, bana ‘Türkiye’de Kürtler vardır ve bu radyo onları da etkilemektedir’ diye yazın, biz de talebinizi değerlendirelim” der. Büyükelçi böyle bir yazı veremeyeceğini belirtince Abdülnasır görüşmeye noktayı koyar:

  • Madem siz ‘Kürt yok diyorsunuz, o halde bu radyonun da sizinle bir alakası yoktur. Bu radyo Suriye, Irak ve İran Kürtleriyle ilgilidir.

Sıfır toplamlı oyun

Mısır’dan biraz daha yakına, Irak’a gelelim. 1990’larda Türkiye siyasetinin temel gündem maddelerinden biri Irak Kürtlerinin durumuydu. O yıllarda Irak’ta Kürtlerin hukuki ve fiili bir statü elde etmesinin Türkiye için çok büyük bir tehdit olduğuna iman eden ve tartışma kabul etmeyen bir resmi devlet politikası vardı. Her kanaldan, oradaki Kürtlerin hak ve hukuk sahibi olmasının buradaki Kürtleri de yoldan çıkaracağı korkusu topluma zerk ediliyordu.

Sanki sıfır toplamlı bir oyun oynanıyordu; Kürtler kazandığında Türkiye’nin hanesine kayıp düşecekti. Kürtler kâra geçtiğinde Türkiye’nin hesabına zarar yazılacaktı. Binaenaleyh Kürtlerin Irak’ta bir statü kazanmasına asla ve kat’a müsaade edilmemeliydi. Eldeki her türlü vasıtayla bu ihtimalin gerçekleşmesi engellenmeliydi.

Ne var ki kader ağlarını farklı ördü. Köprülerin altından çok sular aktı. Irak’ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi önce de facto, sonra de jure bir kimlik kazandı. Kürdistan’ın varlığını tanıyan Irak Anayasası, 2005 tarihinde kabul edildi. Aradan geçen 20 yılda Kürdistan Bölgesel Yönetimi hem ulusal hem de uluslararası bir meşruiyete sahip oldu.

Peki, ne oldu? Kürtlerin federe bir devletinin olması Türkiye’ye zarar mı verdi? Türkiye’nin Kürdistan’dan yana başı mı ağrıdı? “Kürt devleti felaketimiz olur” diye korku duvarının üstüne ha bire tuğla koyanların söylediklerinden doğru çıkan oldu mu?

Hayır, olmadı. Tersine Türkiye’de daha önce bu konuyla ilintili toplumun üzerine boca edilen bütün korkuların altının boş olduğu görüldü. Kürdistan, Türkiye için bir tehlike değil, büyük bir fırsat oldu. Türkiye, 2017’deki kırılmaya rağmen, bölgeyle iktisadi ve siyasi bağlarını güçlendirdi ve nihayetinde Kürdistan, Türkiye’nin önemli müttefiklerinden biri haline geldi.

Öyle ki, bugün hayati bir değer atfedilen çözüm sürecinde de Türkiye ile Kürdistan yakın bir mesai içindeler. Kürdistan Bölgesel Yönetimi, PKK’nin silah bırakmasında Türkiye ile beraber hareket ediyor ve çok kritik bir rol üstleniyor. Salt bu işbirliği bile, Kürdistan’ın Türkiye için bir tehdit teşkil edeceğine yönelik argümanların ne kadar çürük olduğunu anlaşılmasına yetiyor.

Kantarın topuzu

Bu iki örnekten çıkarılacak sonuç net: Türkiye, hala sınırları içindeki Kürtlerden emin olmadığı için, sınırları dışındaki Kürtlere de hep şüpheyle bakıyor. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Kürt meselesini barışçıl bir çözüme kavuşturmadığı için, salt vatandaşı olan Kürtlerin hak ve özgürlüklerini sınırlandırmakla kalmıyor. Ayrıca diğer ülkelerdeki Kürtlerin de herhangi bir kazanımına sürekli kuşku, kaygı ve tedirginlikle yaklaşıyor. İmkânlarının ve enstrümanlarının hatırlı bir kısmını bu kazanımları bastırmak ve kısıtlamak için kullanıyor.

Devlete o kadar sinmiş bir siyaset ki bu, son derece müspet tecrübeler bile bunu değiştiremiyor. Bugünlerde Suriye Kürtlerine karşı izlenen yol da, bunun bir göstergesi. Sanki Türkiye, son 30-40 yıl yıl yaşanmamış gibi, geçmişte Irak Kürtleri için kullanılan dilin bir benzeri bu kez Suriye Kürtleri için kullanılıyor.

Barzani ve Talabani için sarf edilen hakaretamiz sıfatlar, şimdi de SDG yöneticilerine yöneltiliyor. Sabah akşam SDG’nin Türkiye için ne denli büyük bir tehlike oluşturduğunun propagandası yapılıyor. Çözüm süreci buradan torpillenmeye çalışılıyor. Çoğu kez kantarın topuzu kaçıyor; hedef tahtasına SDG konulsa da, genelleyici bir söylemle bütün Suriye Kürtleri tehdit, tahkir ve tezyif ediliyor.

Oysa insanlar da devletler de yaşadıklarından bir şeyler öğrenmeli. Çıkarılacak ders basit: Irak Kürtleri gibi Suriye Kürtleri de Türkiye için bir tehdit değil, aksine bir fırsat. Türkiye, KDP ve KYB ile olduğu gibi SDG ile de ortak yol alabilir. Bugün Irak Kürtleriyle kurulan yoğun ilişki ağının bir benzeri ve hatta daha genişi yarın Suriye Kürtleri ile de kurulabilir.

Sepetteki yumurtalar

Doğru yol bellidir; tez elden bu resmi korkuları bırakmaktır. Vkti zamanında Özal’ın yıkıcı korkuları bir kenara koyup Barzani ve Talabani’yi denkleme dâhil etmesindeki gibi kurucu bir cesaret ortaya koymak ve SDG ile de ilişkileri normalleştirmektir.

Ankara böyle bir yola girdiğinde hem içteki çözüm çabalarına ivme kazandırır, hem de bölgede elini güçlendirir. Bunu söylemek, “Türkiye, Şam’a sırtını dönsün” demek değil. Türkiye, Şam’ı desteklemeyi tercih edebilir, ama bu tercih diğer grupları göz ardı etmesini gerektirmez.

Bakın ABD, Avrupa ve Arap ülkelerine! Onların da Şam’ın arkasında durdukları su götürmez. Fakat bu destekleri, onların Suriye’deki diğer kimliklerin temsilcileriyle ilişkilenmelerine mani olmuyor. Dengeyi iyi kuruyor ve mesafeyi doğru ayarlıyorlar. Dolayısıyla bir sorun çıktığında bütün taraflarla görüşebiliyor ve onları bir masanın etrafında toplayabiliyorlar.

Ezcümle, Suriye’de bütün yumurtaları Şara’nın sepetine koymak akılcı bir siyaset değil. Türkiye, Şam’a el vermeyi sürdürebilir, ama bununla birlikte SDG ile bağları da güçlendirebilir ve diğer toplumsal kesimlerle de -Kürtlerle, Alevilerle, Dürzilerle, gayri-Müslimlerle- temas kurabilir. Böyle çok taraflı bir siyaset, Türkiye’nin hareket sahasını genişletebilir.

Türkiye, adil bir arabulucu gibi davranırsa, bugün Paris ve Amman’da kurulan masalar yarın Ankara ya da İstanbul’da kurulabilir. Türkiye, tarihi nitelikte bir fırsata sahip; öyle ki Suriye sahasında garantör ülke olabilir. Lakin bu fırsatın layıkıyla kullanabilmesi için Ankara’nın ilk önce “Kürt anasını görmesin” hissiyatından ve fikriyatından kendini kurtarması lazım.

Devamını Oku

Mesele CHP değil! – Serbestiyet

Mesele CHP değil! – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL


Hukukun temel prensiplerinden biridir: Eğer bir konuda özel bir kural varsa genel kurallara başvurulmaz. O konudaki talepler ya da ihtilaflar, özel kurala göre bir çözüme kavuşturulur ve genel kurallar işin içine karıştırılmaz.

Siyasi partilerin genel kongreleri, il ve ilçe organlarının seçimiyle ilgili mevzuatımızda özel bir kural var. Siyasi Partiler Kanunu’nun (SPK) m. 21’e göre, bu seçimler yargının denetimi ve gözetimi altında yapılır. Madde; bu seçimlerin yapılma usulünü, itiraz ve karar sürelerini ve yetkili yargı organını tayin eder. Madde metninin, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak netlikte ve okuyan herkesin anlamasına imkân veren bir sadelikte kaleme alındığını özellikle vurgulamak gerekir.

SPK m. 21’e göre, bir siyasi partinin il kongresi seçimlerine yapılacak itirazlar YSK tarafından karara bağlanır. 1982 Anayasası m. 79 da, YSK kararlarının kesin olduğunu ifade eder. Bazı hukukçular, SPK m. 121’e atıfla Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) dernek genel kurullarının iptaline ilişkin düzenlemelerinin, bir partinin il kongresi seçimlerine de tatbik edilebileceğini öne sürerler.

Ancak bu görüşün hukuki bir dayanağı yoktur. Çünkü konu SPK m. 21’de özel olarak düzenlendiğinden, bu konuda TMK hükümleri uygulanamaz. Dolayısıyla mesele sarihtir. İl kongrelerinde esas alınacak kanun SPK, yetkili mahkeme ise YSK’dır. Dolayısıyla bir il kongresinin iptali istemiyle hukuk mahkemelerine dava açılamaz. Açılması halinde hukuk mahkemelerinin, bu davaları görevsizlik sebebiyle reddetmeleri gerekir.

Peki, bir il kongresi sürecinde birtakım suçlar işlendiği iddiası varsa ne olur?

Hemen vurgulanmalıdır ki, bu iddialar seçimlere tesir etmez. Suç işlendiğini iddia edenler, varsa ellerindeki bilgi ve belgeleri savcılıklara verirler. Savcılıkça ciddi bulunmaları durumunda bu iddialar bir ceza davasına dönüştürülür. Ceza yargılamasının sonunda eğer bir kişi ya da kişiler hakkında il yönetimde bulunmalarına mâni olacak bir mahkûmiyet kararına varılır ve bu karar kesinleşirse, o vakit bu karar aleyhine hüküm verilen kişiler için sonuç doğurur. O kişiler yönetici vasfını kaybederler ve artık il yönetimde görev alamazlar.

Cumhurbaşkanlığına Kayyım!

Velhasıl, bir siyasi partinin il kongresinde “seçim yolsuzlukları” olduğuna ilişkin iddiaları kesin bir biçimde inceleme ve karara bağlama yetkisi YSK’dadır; bunun tartışma götürür bir tarafı yoktur. Ancak mevzuu bu denli açık olmasına rağmen, İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi, CHP’nin İstanbul 38. Olağan İl Kongresini iptal etti. Mahkeme, partinin il başkanı ve il yönetimini görevden alırken, yerlerine de geçici bir kurul atadı. Mahkemenin görevli ve yetkili olmadığı bir konuda verdiği bu karar, tamamen hukuksuzdur.

Seçimler için özel hükümler konulmasının ve seçimlerle alakalı ihtilaflarda bir tek YSK’nın yetkili kılınmasının sağlam bir mantığı vardır. O da, seçimler hakkında mümkün olan en kısa sürede karar almak ve seçimleri sürüncemede bırakmamaktır. Bir seçim ilanihaye askıya alınamaz; onun neticesi öngörülen süreler içinde kesinleşmelidir. Eğer seçimler herhangi bir süreyle kayıtlı olmadan her an iptal edilebilecekmiş gibi bir boşlukta tutulursa, bütün işler allak bullak olur.

Binaenaleyh İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin bu hukuksuz kararıyla çok tehlikeli bir kapı açılmıştır. Mahkemenin yürüttüğü akıl kabul edildiğinde, Türkiye’deki bütün seçimleri iptal etmek mümkün olur.“Şaibeli”denilerek her seçimin sonuçları tanınmayabilir. Bütün bir sistemin çökmesi anlamına gelir bu.

Mesela 2017’de Türkiye, hükümet sistemini değiştirmek üzere bir halk oylamasına gitti. Oylama, kıl payı bir farkla bitti ve Türkiye parlamenter sistemden cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçti. Devlet de bu sisteme göre baştan aşağı yeniden örgütlendi. Peki, şimdi birileri kalkıp bu seçimde bir hile yapıldığı, rüşvet verildiği ya da insanların iradesinin fesada uğratıldığını iddia etse ve hatta bunu ispat etse ne olacak? Referandum iptal mı edilecek? Parlamenter sisteme geri mi dönülecek? Yeni hükümet sisteminin ürünü olan bütün kararlar boşa mı çıkacak?

Ya da misal cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir yolsuzluk olduğu öne sürülse ve diyelim ki bu da kanıtlansa, işin sonu nereye varacak? Mevcut cumhurbaşkanı görevden uzaklaştırılıp onun yerine tedbiren cumhurbaşkanlığına bir kayyım mı atanacak? Cumhurbaşkanının altına imza attığı bütün işler tersine mi çevrilecek?

Siyasi Ajandaya Hizmet

Seçimlerin kaderi bu şekilde muğlak bırakılabilir mi? Hukuk devleti iddiasındaki bir ülke, yakın ya da uzak bir gelecekte seçimlerin iptalini mümkün kılan bir boşluğa izin verir mi? Veremez. Eğer verirse zaten hukuk devleti olmaz. Çünkü, bu durumda hiç kimse önünü göremez, hiç kimse kendini güvende hissedemez. Her şeyin sil baştan yazılma ihtimalinin canlı olduğu bir yerde süreklilik de olmaz güvenlik de. Ve hiçbir devlet, hiçbir toplum bu kadar belirsizliğin altından kalkamaz.

Asliye mahkemesinin kararının hukuki bir nitelik taşımadığı, siyasi bir ajandaya hizmet ettiği izahtan vareste. Gayenin CHP’yi kendi tartışmalarına gömmek olduğu belli. CHP’deki iç iktidar kavgasının buna çanak tuttuğu da doğru. Lakin hedef doğrudan CHP olsa da, mesele CHP ile sınırlı değil. Mesele CHP’yi ya da onun il kongresini savunmak da değil, hukuk güvenliğini, seçim sistemini, demokratik siyaseti savunmaktır; siyasetin ipini yargının eline vermenin karşısında durmaktır. Yoksa CHP, öyle ya da böyle bu badireyi de atlatır.

Fakat Türkiye’nin 1950’den beri gelen seçim sistemini tuzla buz eden bu iptal kararı bir yol olursa, olan memlekete olur. Zira hukuki güvenlik de demokratik siyaset de okkanın altına gider. Bu nedenle bu tehlikeli kapı bir an önce kapatılmalıdır; gündelik siyasi hesaplar uğruna bize öngörülebilirlik sağlayan hukuki kurumlar ve kurallar tahrip edilmemelidir.

Dün 367’i savunmak için bin dereden su getiriliyordu. Bugün de bu gayri-hukukiliğe kılıf uydurmak için olmadık gerekçeler üretiliyor. Canhıraş bir biçimde hukuksuzluğa sarılanlara küçük bir hatırlatma: Hukuksuzluğun yarın dönüp kimi vuracağı belli olmaz.

Mesele CHP Değil! – VAHAP COŞKUN

Devamını Oku

Menzile doğru bir adım daha – Serbestiyet

Menzile doğru bir adım daha – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL


Bir yılı geride bırakan çözüm sürecinde kritik bir eşik daha aşıldı ve PKK, Türkiye’deki güçlerini geri çektiğini açıkladı. PKK’nin bu yeni hamlesi, bir basın toplantısıyla Sabri OK tarafından duyuruldu. Ok, bu kararın gerekçesini, olası provokasyonları engellemek ve sürece “ikinci bir aşamaya taşımak” olarak ifade etti. PKK, bu amaçla, “sınır alanlarında çatışma riski oluşturan” ve “provokasyonlara açık mevzilerde” de benzer önlemlerin alındığını belirtti.

11 Haziran’da silahlarını yakan PKK grubunun başında Besê Hozat vardı. Türkiye’de çekilen PKK grubunun açıklamasını ise Sabri Ok yaptı. Silah bırakma ve Türkiye’den çekilme gibi kritik önemi haiz kararların PKK’nin ağır topları tarafından ilan edilmesiyle hedeflenen açık: PKK’nin bütünüyle sürecin arkasında durduğunu ve örgütün kurumsal iradesinde sürece dair bir çatlak olmadığını göstermek.

PKK’nin bulunduğu yerler devletin bilgisi dahilindeydi ve Türkiye’den çıkmak da belli bir süreyi gerektiriyordu. Geri çekilme, güven içinde ve herhangi provokatif bir çatışmaya mahal vermeden gerçekleşti. Silah yakma töreninde oldu gibi bu geri çekilme sürecinin de sorunsuz bir biçimde tamamlanması, sahada devlet ile PKK arasında üst düzey bir koordinasyonun varlığının bir göstergesi.

Türkiye’de çıkmak, 2013-2015 çözüm sürecinde de devletin öncelikli talebiydi. O dönem, PKK Türkiye’den çıkmaya başlamış ama sürecin tıkanmasıyla birlikte PKK çıkışları durdurmuştu. Bugün bu çıkışların sessiz sedasız bir şekilde tamamına ermesi, hem devletin ehemmiyet atfettiği bir talebin karşılanmasına hem de PKK’nin sürece bağlılığına işaret ediyor.

27 Şubat açıklamasında Öcalan, PKK’nin kendini feshetmesini ve silahları terk etmesini istemiş ve bu kararın “tarihi sorumluluğunu” üstlenmişti. Ok, süreçte atılan diğer adımlar gibi bu adımın da Öcalan’ın yönlendirmesi ve oluruyla atıldığını belirtti. Böylelikle gerek Öcalan’ın merkezi konumunu ve gerek onun tarihi sorumluluğunu üzerine aldığı yol haritasına PKK’nin bir itirazının olmadığını bir kez daha teyit etti.

Geçiş Hukuku

Ok’un açıklamasında dikkat çekici bir kavram var: “Geçiş Hukuku” Sürecin ihtiyaç duyduğu hukuki ve siyasi yaklaşımların gecikmeden gösterilmesi gerektiğini söyleyen Ok’a göre “Bu çerçevede PKK’ya özgü geçiş hukuku esas alınmalı, demokratik siyasete katılabilmek için gerekli özgürlük ve demokratik entegrasyon yasaları gecikmeden çıkarılmalıdır.”

Geçiş Hukuku, en genel hatlarıyla, PKK’nin silah bırakmasını ve üyelerinin toplumsal hayata katılımlarını -genel mevzuat içinde düzenlemek yerine- bu sürece has özel bir yasa ile sağlamayı anlatıyor. Yabancısı olduğumuz ya da ilk defa duyduğumuz bir kavram değil bu. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum da, açıklama ve yazılarında bu kavrama müracaat ediyor. Dolayısıyla, sürecin müspet bir neticeyle hitama ermesi için müstakil bir kanun çıkarılması gerektiği hususunda, devlet ile PKK’nin hemfikir olduğu söylenebilir. Zannımca da, bu konuya dair özel bir düzenleme yapmak daha isabetli olacaktır.

PKK’nin Türkiye’den çekilmesi sürece dair toplumsal güvenin artmasına katkıda bulunmasının yanında Suriye’ye tesirleri olacaktır. Bu hamle, Suriye’de taraflar arasında bir mutabakatın oluştuğuna da yorumlanabilir ya da tarafların birbirlerine yakınlaşması için bir zemin oluşturma çabası olarak da okunabilir. Her halükarda bu adımın, Suriye’de bir uzlaşmanın inşasına yardımcı olacağı söylenebilir.

Ok, açıklamadan sonra basın mensuplarının sorularını yanıtlarken de çok dikkatli ve yapıcı bir dil kullanmaya özen gösterdi. Bir gazetecinin “Devlet bu süreçte beklediğiniz adımları atmaz ve süreç bozulursa ne yaparsınız?” sorusuna “Hem gerçekçi olmalı hem de olumlu düşünmeliyiz. Beklentimiz, bu tarihi adımda herkesin üzerine düşen sorumluluğu istenildiği gibi yerine getirmesidir” cevabını verdi.

Küçük ya da büyük menfi bir hadise olduğunda hemen “Süreç bitti” diye gizlemedikleri bir sevinçle ortaya atılanların ve sürecin ipini çekmek alesta bekleyenlerin bu “Olumlu düşünmeliyiz” vurgusundan çıkaracağı çok ders olsa gerek.

Devamını Oku