DOLAR 45,2183 -0.03%
EURO 53,1630 0.44%
ALTIN 6.807,452,75
BITCOIN 36854470.01376%
İstanbul
16°

AÇIK

SABAHA KALAN SÜRE

Vahap Coşkun

Vahap Coşkun

06 Mayıs 2026 Çarşamba

PKK’siz Türkiye’ye hoş geldiniz – Serbestiyet

PKK’siz Türkiye’ye hoş geldiniz – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

1 Ekim’de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, DEM Partili vekillerle Meclis’te tokalaştığında ve ardından 22 Ekim’deki o ünlü çağrısını yaptığında, bu sürecin müspet bir netice doğuracağına inananların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Sürece dair olumlu bir laf edenlere de pek hoş bir nazarla bakılmıyordu.

Etrafta çözüm için açılan bu kapının zorlanması gerektiğini savunanların değil, süreçten bir şey çıkmayacağına iman edenlerin görüşleri cirit atıyordu. “Yeni bir imkân var, bundan nasıl daha iyi istifade edilebileceğine kafa yormak lazım” diyenler değil, “Süreç falan yok, olsa da işleyeceği yok” diyenler prim yapıyordu.

Sürecin olmadığına ve neden işlemeyeceğine dair öne sürülen gerekçeler sıraya dizilse buradan köye yol olurdu. Başlıca argümanları hatırlayalım:

Söz konusu olan Bahçeli’nin şahsi bir girişimidir, ciddiye alınmaya değmez.

Erdoğan sürece karşı; nitekim topa girmiyor ve hep sahanın çevresinde dolanıyor. Dolayısıyla bir devlet projesinden söz edilemez.

Bahçeli’nin ön ayak olduğu bir teşebbüsten makul ve iyi bir sonuç çıkmaz.

Erdoğan’ın tek gayesi, gelecek seçimler için adaylık vizesi almak, yoksa çözüm gibi bir derdi yok.

Ne Erdoğan’a ne de Bahçeli’ye güvenilebilir, onların öncülük ettiği bir sürece destek vermek için insanın aklını peynir ekmekle yemesi lazım.

Kürtler yine kandırılacak, DEM Parti de bu oyuna alet oluyor.

PKK’nin Ankara’da bomba patlattığı, iktidarın ise DEM Parti belediyelerine kayyum atadığı bir siyasi ortamda, bir süreçten bahsetmek bomboş bir hayal.

Öcalan, örgütü üzerinde abartıldığı denli bir etki sahibi değil; o nedenle Öcalan PKK’ye silah bırakma ve kendini feshetme çağrısı yapmaz/yapamaz.

Hadi yaptı, diyelim PKK, Öcalan’a kulak asmaz.

Siyasi kutuplaşmadan kaynaklı itiraz gerekçeleri ve mazeretlerin bini bir paraydı. PKK’nın 9 Mayıs’ta bir açıklama yaparak, Öcalan’ın perspektifi doğrultusunda bir kongre yaptığını açıklaması dahi, bazılarını bir süreç olduğuna ve buradan hayırlı bir netice çıkabileceğine ikna edemedi. Evet, bir kongre yapmıştı ama kararını açıklamamıştı. Demek ki ortada bir sorun vardı. Bekleyip görmek lazımdı.

Misyonunu Tamamlayan PKK

Beklendi ve görüldü. PKK, 12 Mayıs’ta silahları bıraktığını ve kendini lağvettiğini duyurdu. Fesih metninde, işin “nutuk” kısmı bir yana bırakılırsa, altı çizilen husus, PKK’nin misyonunu tamamladığıydı. Belli koşulların bir ürünüydü PKK, o koşulların gerektirdiği gibi örgütlenip mücadelesini vermiş ve ciddi bir merhale kaydetmişti.

Ancak zaman geçmiş ve o koşullar ortadan kalkmıştı. Dünyada, bölgede ve Türkiye’de yeni dinamiklerle karşı karşıya kalınmıştı. PKK de misyonunu yerine getirmişti. Değişime ayak uydurmak icap ederdi; silahın miadı dolmuştu, mücadele artık yeni şartlara uygun olarak demokratik bir formda yürütülmeliydi.

Lakin evvela Öcalan’ın ve akabinde bizatihi örgütün PKK’nin artık tarihe karıştığını belirtmeleri de kimilerini kesmedi. Tamam, PKK kendini feshetmişti ama irili ufaklı PKK ile irtibatlı birçok yapı vardı. KCK ne olacaktı? Kaldı ki PKK silah bırakacağını söylemiş ama silahı nasıl, ne zaman, nereye bırakacağını, kime teslim edeceğini açıklamamıştı. Ayrıca, PYD silah bırakmadıkça PKK’nin silah bırakması sayılmazdı. Zaten Türkiye’de terör bitmişti, PKK’nin silah bırakması ne anlam ifade ederdi ki? Kaldı ki, o nasıl bir açıklamaydı öyle, Lozan’ı ve 1924 Anayasası’nı eleştiriyorlardı, böylece aslında Cumhuriyet’e savaş açıyorlardı vs…

Hülasa, ne yapılırsa yapılsın ne denirse denilsin bazı kesimleri PKK’nin son bulduğuna inandırmak mümkün değildi. “İstemezük”çü bu tavır, bazen ideolojik körlükten bazen de PKK’nin silah bırakmasının gündelik siyasi hesaplara ters düşmesinden kaynaklanıyordu. Onlara barış beğendirmek zordu; uygun buldukları vakit ve aktörlerin haricindeki vakitte ve aktörlerce gerçekleştirilen barışa, barış demiyorlardı. Fakat günün sonunda onların ileri sürdükleri bütün karşı tezler boşa düştü ve PKK, tevil götürmeyecek bir kesinlikte, silaha veda etti.

Gerek 9 Mayıs ve gerek 12 Mayıs açıklamalarında PKK, 52 yıllık tarihinin altını çiziyor ki bu, Öcalan’ın 1973’te Ankara-Tuzluçayır’da, Türk solcu gruplarla bağı olmayan bir Kürt solcu örgütü oluşturmak için arkadaşlarıyla gerçekleştirdiği ilk toplantıya gönderme yapıyor. PKK, 27 Kasım 1978’de Diyarbakır-Lice’de Fis Ovası’ndaki kongreyle resmen kuruldu. 15 Temmuz 1984’te de Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla silahlı mücadeleye başladı.

Silahın Gölgesinde Hayatlar

Yani PKK’nin yarım asrı geçen bir tarihi var ve bunun 40 yılı çatışmalarla geçti. 40 yıldır bu ülkede doğan hiçbir çocuk, PKK’nin olmadığı bir Türkiye’yi tecrübe edemedi. Birçok kuşak, hayatını silahların gölgesinde geçirdi. PKK’nin silahı; siyasetten ekonomiye, hukuktan eğitime, diplomasiden spora kadar yaşamın her alanına nüfuz etti.

Türkiye’nin iktisadi olarak belini düzeltememesinde, siyasi olarak otoriterleşmesinde, hukuki olarak hak ve özgürlük açığı vermesinde ve içtimai olarak da kutuplaşmasında en büyük rolü PKK’nin silahı oynadı. İttifaklar ve karşıtlıklar, silah üzerinden kurgulandı. Silahın geri çekilmesine ve ileri çıkmasına bağlı olarak, siyasi arenada bazen çok sert rüzgârlar esti, bazen hava ılıman bir hal aldı. Ezcümle silah hayatın her tarafına rengini verdi.

O nedenle gözünü PKK ile açıp PKK ile büyüyenler için PKK’siz bir Türkiye’yi hayal etmek zor olabilir. Savaşa ve çatışmaya iktisadi ve siyasi yatırım yapanlar için ise bu, istenmeyen bir durumu ifade edebilir. Ancak ister inanılması güç olsun ister arzu edilmesin silahın devreden çıkmasının zamanı geldi.

Elbette, daha işin başındayız, önümüzde uzun bir yol uzanıyor. Silahsızlanmayı, eve dönüşü ve toplumsal bütünleşmeyi tamamen sağlamak için dikkatli ve özenli planlamaya, kuvvetli bir siyasi iradeye ve uzun erimli çabalara ihtiyacımız var. Malum; kâmil bir barış, bugünden yarına kurulmaz, emek ister. Mamafih, işin zor kısmı geçildi, silah geride kaldı ve bu noktada geniş bir mutabakat oluştu.

Silahın defterinin kapanmasıyla Türkiye’de hak ve özgürlüklerin sınırlanmasına ve otoriterleşmenin artmasına neden olan en önemli gerekçe devletin elinden alınmış olacak. İktidarın demokratik ve hukuki talepleri karşılamamasının bir bahanesi kalmayacak. Silahın ortadan kalkması, bu bağlamda, ülkede çok büyük bir değişimi beraberinde getirme potansiyeli taşıyor; bunu görmek ve takdir etmek gerekir.

PKK’siz bir Türkiye artık hayal değil.

Devamını Oku

Süreç karşıtlığının üç hali – Serbestiyet

Süreç karşıtlığının üç hali – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye 41 yıllık bir çatışma döneminden geçti. Toplumun neredeyse bütün kesimlerini etkileyen, uzun ve kimi zaman da son derece yoğun çatışmaların yaşandığı bir dönemdi bu. Yıkıcı bir etkisi oldu çatışmanın; büyük bir insani maliyet çıkardı, farklı gruplar arasındaki itimat duygusunu tahrip etti, siyaseti bir otoriterlik rekabetine çevirdi, insanları temel hak ve özgürlüklerinden mahrum kıldı.

Bir bütün olarak insanlar arasındaki münasebetleri bozan ve hayatın hemen her sahasını zehirleyen böylesine ağır bir çatışmanın ardından barışı kurmak kolay değil. Geçmişin açtığı dertler, bugünden yarına deva bulmaz. Çatışmanın yaratığı yıkımın üzerinden rahatlıkla geçilmez. Yaralar çabucak kabuk bağlamaz. Silahlar sustu diye bugüne kadar birbirlerine -en hafif deyimle- şüpheyle bakan gruplar arasında hemencecik güven tesis edilmez.

Dolayısıyla 1 Ekim’de başlayan ve PKK’nin silah bırakması ve kendini feshetmesiyle somutlaşan süreç karşısında bazı toplum kesimlerinin mütereddit bir tavır sergilemeleri normaldir. İnsanların kafalarına soru işaretlerinin takılması doğaldır. Bazılarının bu süreçten emin olmamaları, sürece dair kaygı ve korku beslemeleri anlaşılabilirdir. Zira hiçbir süreç herkesten destek almaz, alamaz.

Süreç taraftarlarına bu noktada mühim bir vazife düşer; onlar bu endişeleri ve korkuları anlamak ve bunların bertaraf edilmesi için çaba sarf etmekle mükelleftirler. Çünkü yerli ya da yersiz, doğru ya da yanlış da olsa bu kaygıları gidermek ve korkuları dindirmek, insanların süreci daha fazla sahiplenmelerini sağlar. Destekleyenlerinin sayısı büyüdükçe sürecin zemini güçlenir, süreç sarsıntılara ve muhtemel kışkırtmalara karşı dayanaklılık kazanır. Bu da sürecin başarı ihtimalini artırır.

Barışı Kâbus Olarak Görmek

Lakin bir de doğrudan sürece karşıt olanlar var. 1 Ekim’den bu yana yazılıp çizilenlere bakıldığında, karşıtlığın üç kök sebebinin olduğu söylenebilir. İlki, siyasi, içtimai ve iktisadi geleceğini çatışmanın varlığına bağlamaktır. Her çatışma bir ekosistem yaratır. Kimileri bu sistem içinde mümkün olan en büyük faydayı sağlamak için çatışmaya yatırım yaparlar.

Politik, ekonomik ve sosyal pozisyonlarını bu çatışma belirler. Varlıklarının bir mana kazanması, ancak çatışmanın devamı ile mümkün olur. Çatışma büyük bir nemalanma alanıdır; kariyerleri de, maddi kazançları ve manevi itibarları da çatışmanın sürmesine bağlıdır. Eğer çatışma nihayetlenirse, ne halka söyleyecek bir söz sözleri kalır ne de üzerinde siyaset yapabilecekleri bir zemin.

O sebeple bunlar, barışı bir kâbus olarak görüyorlar. İnsanlara durmadan korku pompalıyor, sürekli kapının önünde bizi yiyecek öcülerin olduğunu söylüyorlar. Mağdurların elemlerini istismar ediyor ve timsah gözyaşları döküyorlar. Barış inşası için atılan adımlara en sert tepkiyi gösteriyorlar.

Çünkü barışın varlığının, onların yokluğu demek olduğunu en iyi kendileri biliyorlar.

Kürt’e Eşit Olmak

İkincisi, Kürtlerle eşit olmayı kabullenememektir. Kürtlerin politik ve hak sahibi bir özne, kendisiyle denk bir vatandaş olma düşüncesi, bazılarının korkulu rüyasını oluşturuyor. Mevcut eşitsizlik halinin devamını olması gereken bir durum olarak belleyenler, Kürtlerin hak ve hukuklarının masaya gelmesini bir felaket senaryosu olarak kodluyorlar. Buna tahammül edemiyorlar.

Kürt’ü eşiti gibi görmeyenler, her daim olduğu gibi şimdi de “bölücülük” çubuğunu tüttürüyorlar. Mesela, anadil gibi meşru bir hak talebini, ülkenin dibine yerleştirilmiş bir dinamite benzetiyorlar. Tarihi kaşıyorlar ve tarihi meselelerdeki (misal Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası) kaçınılmaz farklı okumalardan güncel düşmanlıklar üretmeye çabalıyorlar.

Memlekette birtakım demokratik hamleler yapılacaksa, bundan sadece Kürtlerin istifade edeceği gibi bir algı yaratmaya çalışıyorlar. Gündeme gelmemiş mevzuları (bayrak, resmî dil, başkent değişecek vb.) sanki olmuş ya da olacakmış gibi tartışarak, bu süreci Kürtlerin kazancı ve Türklerin kaybı şeklinde kamuoyuna sunuyorlar. Gerçekte imtiyaz kaybından duydukları rahatsızlığı “bölücülük” olarak ambalajlıyorlar ve ayrıcalıklarını yitirmemek için de toplumsal ayrışmayı körüklüyorlar.

İktidar Karşıtlığını Barış Karşıtlığına Çevirmek

Üçüncüsü ise, bu sürecin müspet bir neticeye varması halinde bunun iktidara yarayacağı korkusudur. Birçok muhalif kesimdeki süreç karşıtlığın birincil saiki budur. Buna göre, iktidarın hali haraptır. Seçmenin tercihine yön verecek parametrelerde -özellikle ekonomide- iktidarın kötü gidişatı tersine çevirecek bir imkânı yoktur. Toplumsal desteğini kaybetmiş iktidarın artık bir seçim kazanma olanağı da kalmamıştır.

PKK’nin silah bırakması, müşkül haldeki iktidara atılan bir can simidi olur. Çünkü yarım asırlık bir çatışmayı bitirmek, iktidara hem bir psikolojik üstünlük sağlar hem de 2018’den beri muhalefete kayan Kürt seçmenlerinin tekrardan dönüp iktidara bakmasına neden olur. Sürecin başarısı, hem Kürtlerle iktidar arasındaki mesafeyi azaltabilir hem de Erdoğan’a yeniden aday olma kapısını açabilir. O halde, iktidarın faydasına ve muhalefetin zararına olacak bu sürece muhalefetin arka çıkması düşünülemez.

Bu okumanın birçok hatayla malul olduğu kanısındayım. Evvela, seçmenin kararı tek bir faktörle açıklanamaz, sandığa gittiğinde seçmenin oyunun rengini belirleyen değişkenlerin sayısı fazladır. Ayrıca Türkiye’nin silahlı çatışmadan arındırılması, salt iktidarın değil muhalefetin de yararına olur. Lakin iktidara duyulan büyük öfkeden ötürü bu potansiyel dikkate alınmıyor ve iktidara karşı keskin karşıtlık kendini süreç karşıtlığı olarak açığa çıkartıyor.

Elbette bu üç grup, süreç karşıtlıklarını bu şekilde ifade etmezler. “Çatışma biterse bizim halimiz ne olur?”, “Kürtlerle eşitliği içime sindiremem” ya da “Erdoğan’a yarayacaksa barış olmasın” deme olanağına sahip değiller. Binaenaleyh onlar da karşıtlıklarını -meşreplerine göre- farklı paketlere sarıp sarmalıyorlar. Kimi “Bu çözüm değil, çözülmedir” diyor, kimi “Demokrasi olmadan barış olmaz” ya da “Yolsuzluk, terörden on kat daha tehlikelidir” benzeri ifadelerle karşıtlığını ulvi bir kılıfın içine saklıyor.

Hülasa, sürece dair iki farklı tutum söz konusu: Bir kısım insan özünde sürecin başarısını arzuluyor ama süreç hakkında birtakım kuşkular ve korkular taşıyor. Fakat bir kesim de çeşitli gerekçelerle sürece açıktan karşı. Sürece omuz verenlerin, bu bağlamda, ikili bir sorumluluğundan bahsedilebilir:

Biri, bu iki kesimi birbirinden ayırmak ve her birine karşı farklı bir dil kurmaktır. Diğeri ise, süreç karşıtlığın nedenlerini açıkça ortaya koymak ve bununla mücadele etmektir.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye’nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Devamını Oku

Barışa omuza vermek – Serbestiyet

Barışa omuza vermek – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Barışı kurmak ağır bir yük ve bu ağır yük sadece siyasetin sırtına yüklenemez. Toplumdaki diğer güçlerin de, bilhassa sivil toplum kuruluşlarının da bu işe bir el atmaları icap eder. Çatışmaların ürettiği ezberlerin kırılması, çözüm fikirlerinin demlenmesi, mağdurların acılarının paylaşılması, farklı grupların hassasiyetlerinin gözetilmesi, siyasetin önünün açılması ve geleceğin uzlaşmayla ile inşa edilmesi gibi ağır konular, sivil aktörlerin ellerini taşın altına koymalarını gerektirir.

Ancak 1 Ekim’den beri gündemde olan yeni çözüm sürecinde, sivil toplumun bu yönlü bir faaliyet içinde olduğunu söylemek zor. Yeni sürecin karakterinin buna neden olduğu söylenebilir; zira devlet ve PKK merkezli ilerleyen bir süreç söz konusu. 2013-2015’ten farklı olarak taraflar, toplumun katılımı hususunda pek heveskâr değiller. Sivil unsurları teşvik eden siyasi tavrın noksanlığı da, STK’ların katılımını zorlaştırıyor. Hâlihazırda bu alanda gayret gösteren STK sayısının bir elin parmaklarını geçmemesinin sebebi de bu.

Mamafih, yine de bunu kendine dert edinen ve toplumdaki sürece ilişkin çeşitli görüşlerin bir araya gelerek konuşmalarına imkân sağlayanlar da var. İHH da bunlardan biri. İHH, bu sürece dair önce Ocak ayında Diyarbakır’da geniş katılımlı bir toplantı düzenledi. Geçen hafta sonu da İstanbul’da “Türkiye’de ‘Yeni Süreçte’ Hassasiyetler, Riskler, Fırsatlar ve Sivil Toplumun Rolü”başlıklı bir çalıştay organize etti. Farklı düşünsel arka planlardan gelen katılımcılara ev sahipliği yapan bu çalıştaya dair bazı notları paylaşmak isterim.

“STK’ları Barış Mekânlarına Dönüştürmek”

Cuma Çiçek, çalıştayda sivil toplumun rolü hakkında dikkat çekici bir tebliğ sundu. Çatışma süreçlerinde STK’ların belirleyici değil destekleyici bir rollerinin olduğunun altını çizen Çiçek’e göre; STK’ların bir sürece ne oranda destek olacağı çatışmanın bağlamı ve yoğunluğuna göre farklılaşabilir.

Mesela mevcut süreçte STK’ların, vatandaşların korunması, sürecin izlenmesi, tarafların hesap verilebilir kılınması, arabuluculuk ve sürecin kolaylaştırılması gibi mevzulara tesir etmesi güç. Buna mukabil STK’lar, sürecin savunulmasına, grup-içi sosyalleşmenin sağlanmasına ve çatışmaya duyarlı toplumsal birlikteliklerin oluşturulmasına hatırı sayılır bir katkıda bulunabilirler.

Çiçek’in tebliğinde, benim öne çıkarılmasını düşündüğüm üç husus vardı: Birincisi, siyasi partilere/hareketlere bağlı STK’lar, grup-içi sosyalleşmede müspet bir işlevi yerine getirebilirler. AK Parti’yle, CHP’yle, DEM Parti’yle, MHP’yle ve diğer siyasi partilerle az ya da çok ilişki içinde bulunan STK’lar var. Partilere olan bu yakınlıkları, bu STK’ların parti tabanlarına erişimini kolaylaştırır. Dolayısıyla bu STK’lar, farklı parti tabanlarında sürecin meşrulaştırılmasına ve süreç için rıza üretilmesine yardımcı olabilirler.

İkincisi, meslek odaları, barolar ve sendikalar gibi kuruluşlar, farklı toplumsal kesimler arasında bir köprü kurabilirler. Birbirinden ayrı ve birbirine uzak grupları aynı masa etrafında toplayabilir, bunların Kürt meselesini birlikte konuşmalarının, birbirlerini anlamalarının ve birbirleriyle yakınlaşmalarının zeminini güçlendirebilirler.

Keza hemşeri dernekleri ve dayanışma dernekleri, sürecin toplumsallaştırılmasını hızlandırılabilir. Spor kulüpleri ve insanları, barış düşüncesini en ücra köşelere kadar yaygınlaştırabilirler. STK’lar çalışmalarını çok dille yapabilir ve eserlerini çok dille sunabilir; böylelikle dil üzerinden kurulan karşıtlıkları geçersiz kılabilirler. Çatışmaya duyarlı toplumsal birlikteliklerin harcı, bu tür çalışmalarla karılır.

Üçüncüsü, toplum adına konuşmaktan ziyade toplumun konuşma gücünün artırılmasına odaklanmaları, STK’ları bu süreçte daha etkin kılar. STK’ların kendilerinin, farklı hassasiyetleri karşılıklı olarak düşünen ve farklı kimliklere açık barış mekânlarına dönüşmek için çaba harcamaları gerekir.

Hukuki Belirsizlik ve Siyasi Otoriterlik

Riskler ve fırsatlar, İHH çalıştayının üzerinde en çok durulan başlıklarından biriydi. Kendi adıma, her süreçte olabilecek provokasyonların ve taraflar içindeki çözüm karşıtlarının varlığının haricinde, bu sürece özgün dört mühim riskin olduğunu belirttim.

  1. Hukuki belirsizlik ve siyasi otoriterlik:Gerek sürecin henüz açık, yasal ve kurumsal çerçevelerden yoksun olması ve gerek otoriter bir siyasi atmosferin varlığı, sürece dönük muhalefetin temel dayanaklarından birini oluşturuyor.
  2. Sürecin iç siyasi hesaplar için kullanılması:İktidarın süreci mümkün mertebe geniş bir toplumsal mutabakatla yürütmek yerine, CHP’yi sıkıştırmayı ve muhalefeti bölmeyi amaçlayan bir tasarıma meyletmesi, dâhil olabilecek olanların dışlanması, muhalefetin iktidara güvenmesini zorlaştırıyor.
  3. 3. Suriye meselesi ve bölgesel belirsizlikler:Suriye’deki gelişmeler bugüne kadar süreci ivmelendirse de, sahadaki kırılgan dengelerin ve iç-dış aktörlerin pozisyonlarının değişmesi (özellikle İran ve İsrail’in süreci sabote etme gayretleri) süreçte olumlu havayı bulandırabilir.
  4. Muhalefetteki çözüm süreci karşıtı dil ve söylem alanı:Bilhassa İmamoğlu’nu hedefleyen 19 Mart operasyonundan sonra ana akım muhalefet çevrelerinde (CHP’ye yakın medyada, akademide, kanaat önderlerinde, vb.) zaten güçlü olan ulusalcı, endişeci ve sert retoriğin yeniden harlanması, sürecin toplumsal desteğinin zayıflamasına neden olabilir.

“Devlet Meşruiyeti”

Buna mukabil fırsatlar babında da beş noktaya temas ettim.

  1. Toplumun sessiz onayı ve itirazsızlık hali:Sokakta çözüm sürecine yönelik coşkun bir heyecan ve aktif bir destek olmasa da, halkın büyük bir kısmının barışa yorgun bir rıza göstermesi sürecin gürültüsüz ilerlemesine imkân tanıyor.
  2. Siyasi onay ve kurumsal direncin zayıflaması:Meclis’te İYİ Parti’nin yüksek sesli muhalefeti haricinde bütün partiler ilkesel olarak sürecin arkasında duruyor. CHP, temkinli olsa da süreci desteklemekten geri kalmıyor. DEM Parti, başından beri yapıcı bir siyasi duruş gösteriyor. DEVA ve Gelecek Partisi, somut önerilerle sürecin içerik kazanması için uğraşıyor. Meclis’teki bu uzlaşma, pozitif bir siyasi zemin yaratıyor.
  3. Bölgesel dinamiklerin süreci desteklemesi:Bir çatışmanın sona erdirilmesinde devletin, örgütün ve toplumun çözüm isteğinin yanında bölgesel ve küresel güçlerin de bu çözüm arayışına nasıl yaklaştıkları önem taşır. 2013-2015 çözüm süreci, bu bağlamda son derece talihsizdi; çünkü bölgesel dinamikler ve küresel güçler bir çözümden çok çatışmaya hizmet eder nitelikteydi. Bugün ise İran’ın zayıflaması, Irak’ta bütün grupların PKK’nin silah bırakmasına taraftar olması, AB ve ABD’nin Suriye’deki istikrar arayışları ve Batı’nın Türkiye ile yeniden bağlantı isteği, süreci mümkün kılan ve başarı ihtimalini artıran bir atmosfer oluşturuyor.
  4. MHP’nin sağladığı devlet meşruiyeti:Bahçeli’nin dümende oturmasının, süreç açısından hayati bir önemi var. Çünkü bu durum; böyle bir sürece en çok itiraz etmesi beklenen milliyetçi mahalleyi sürecin yanında konumlandırıyor. MHP hem fikri hem de kadrosu açısından devlette güçlü olduğundan, bu sürece bürokrasiden gelmesi muhtemel dirençleri asgariye indiriyor. Bahçeli, Erdoğan’ın siyasi maliyetini aşağıya çekerken hem muhalefete hem de sivil aktörlere sürece müdahil olabilecekleri büyük bir alan açıyor.
  5. Silah bırakmanın toplumsal meşruiyeti tahkim etmesi:Dünyadaki diğer tecrübelerden farklı olarak silah bırakmanın ilk adım olarak kurgulanmasının ve tarafların bunda anlaşmalarının, sürecin toplumsal meşruiyetini artıran bir tarafı var. Silahın yarattığı korku izale edildiğinde, hem toplumun sürece duyduğu güven büyür hem de sürecin gerektirdiği hukuki ve siyasi adımları atmanın zemini gelişir.

Velhasıl, 2013-2015’e nispetle daha elverişli bir ortamdayız. Sivil ve siyasi aktörleriyle hepimiz barışa omuz vermeliyiz. Sorumlulukla yol almalı ve barışın bu kez elimizden kayıp gitmesine müsaade etmemeliyiz. Yoksa tarihe karşı sorumluluğumuzu yerine getirmemiş oluruz.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye’nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Devamını Oku

Özgür Özel’in imtihanı – Serbestiyet

Özgür Özel’in imtihanı – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ekim 20024’te Bahçeli, Kürt meselesinde yeni bir çözüm sürecinin işaret fişeğini çaktığında CHP’de taban ile tavan arasında bir fikri bölünme baş gösterdi. CHP tabanı ile CHP’ye yakın medya, akademi ve kanaat önderleri sürece karşı -en hafifi tabirle- son derece mesafeli bir dil kurdular. Buna mukabil CHP yönetimi, Kürt seçmenleri düşünerek süreci ilkesel olarak destekleyen bir pozisyon aldı.

Bilhassa Özel ve İmamoğlu, alttan gelen tazyike rağmen süreci destekleyen söylemden taviz vermediler. Ancak iktidarın İmamoğlu’nu merkeze alarak belediyeler üzerinden CHP’yi kıskaca alması, CHP seçmenlerinde sürece olan karşıtlığı keskinleştirdi. Partinin cumhurbaşkanı adayının hapishaneye atıldığı bir vasat, CHP’lilerin önemli bir kesiminde zaten var olan karşıtlığı mutlaklaştırdı.

Artık iktidardan gelen her öneri otomatikman reddedilmeliydi. İktidarın kokusunu taşıyan her proje anında geri çevrilmeliydi. Anayasa rafa kaldırılmış ve CHP de hedef tahtasına oturtulmuştu. Böyle bir dönemde iktidarla konuşmanın bir manası yoktu. Üzerinde iktidarın imzası olan hiçbir tasarı ya da girişim tartışmaya değmezdi. Makul olan tek bir tavır vardı; o da iktidardan gelen her şeyi elinin tersiyle itmekti.

Giderek katılaşan bu ruh hali nedeniyle CHP’lilerde DEM Parti’ye karşı da bir öfke birikti. Zira DEM Parti, çözüm süreci için iktidarla temasa geçmişti. Affedilemez bir günah işlemişti DEM Parti. O nedenle geçmişteki bütün sevaplarının üzeri çizildi. Mesela, DEM Parti’nin 2018’den itibaren gerek genel ve gerek yerel seçimlerde CHP’nin yanında saf tuttuğu unutuldu. 2023’te CHP adayı Kılıçdaroğlu’nun Kürt illerinde, CHP’nin kalesi kabul edilen illerden daha fazla oranda oy aldığı hatırlanmadı. 2024’te CHP’nin büyükşehirlerdeki başarısında DEM Parti seçmenlerinin verdiği desteğin sözü edilmez oldu.

DEM Parti’nin iktidarla bir otoriterleşme pazarlığına girmediği gerçeği göz ardı edildi, el çabukluğuyla DEM Parti aniden otoriterleşmenin değirmenine su taşıyan bir suçlu gibi lanse edilmeye başlandı. Hatta kantarın topuzunu kaçıranlar, DEM Parti’yi ve dahası Kürtleri, muhalefet ihanet etmekle, kendilerini kurtarmak için iktidara yamanmakla, sultanın sofrasına oturmakla ve demokrasiyi satmakla suçlar oldular. DEM Parti, artık iktidarın günah ortağıydı.

İman meselesi

CHP sokağından DEM Parti’ye yönelik ölçüsüz ithamların yükselmesi, en çok parti yönetimini zora düşürdü. Çünkü CHP’nin yükselişinde Kürtlerin hatırı sayılır bir payı vardı. Aklı başında hiçbir parti yönetimi, böyle bir seçmen desteğini yitirmek istemezdi. Bu desteğin zayıflamasına neden olacak sözlerden de, işlerden de uzak dururdu.

Özel de Kürtlerin hassasiyetini bildiğinden sürece dair menfi bir kelam etmekten kaçındı. Her seferinde, süreci desteklediklerini dile getirdi. Özel’in bu bağlamda yaptığı son iki açıklamaya özellikle değinmek gerekir. Rudaw’da katıldığı birprogramdaÖzel, anadilde eğitimi ve kapsayıcı vatandaşlık tanımını destekleyen bir pozisyon aldı.

Ne anadilde eğitim ne de kapsayıcı bir vatandaşlık tanımı, CHP tabanının rahatlıkla sindirebileceği konular. CHP’lilerin büyük bir kısmı için, Türkçe eğitim ve Türklüğe dayalı bir vatandaşlık tarifi bir iman meselesi gibi; o sebeple Kürtçe de eğitim verilmesini ve vatandaşlığın daha nötr bir tarife kavuşturulmasını “taviz” olarak niteliyorlar. Onların nezdinde bunlar verilmemesi gereken tavizler; aksi takdirde bir kez bu yola girildi mi memleketin dikişleri atar ve o dikişler de bir daha tutmaz olur.

Ne yapsın DEM Parti?

Özel, ikinci çarpıcı açıklamasını Tele1’de yaptı.“DEM Parti, muhalefetten kopuyor, iktidara yanaşıyor, demokrasiye ihanet ediyor”yollu eleştirileri içeren bir suale Özel, DEM Parti’nin doğru yaptığını belirten bir cevap verdi, hem de hiç eğip bükmeden:

“DEM Parti meselesine elbette eleştirel yaklaşanlar, şüpheyle yaklaşanlar olabilir. Ama ben DEM Parti’nin bugüne kadar bizimle yaptığı görüşmelerde ve topluma açık söylemlerinde bunca yıllık mücadeleleri, bunca yıllık ortaya koymuş oldukları perspektif, dile getirdikleri siyaset açısından bu yaklaşımı bir fırsat olarak görmelerini ve buna ciddi bir destek vermelerini son derece anlaşılır buluyorum. Nasıl ben tarihsel bir tutarlılık içinde bir masa olursa, demokratikleşme doğrultusunda oraya geliriz otururuz diyorsam, onlar da yıllardır söylediklerini hatta söylediklerinden ilerisini Devlet Bey söylemişken, devlet sahiplenmişken, iktidar bunu taahhüt ediyorken ne yapsındı DEM Parti yani?”

Özel, programı sunan ve DEM Parti’nin süreç siyasetine karşı menfi görüşleriyle bilinen Merdan Yanardağ’ın tam bu sırada araya girip“Yani takındıkları tutumu haklı mı görüyorsunuz?”şeklindeki sorusuna yanıt verirken de geri adım atmadı:

“Kendileri açısından yani, ne yapsınlar? DEM Parti’nin söylediklerinin, taleplerinin karşılanacağı bir zemin vaat ediliyorsa DEM Parti ‘Kardeşim biz burada yokuz’ mu diyecek? Diyemez.”

Özel’in hem anadilde eğitime ve kapsayıcı vatandaşlığa destek vermesini hem de DEM Parti’nin hakkını teslim etmesini, CHP’liler kolay hazmedemez. Çünkü bu meselelerde güçlü ezberler var. Mahallenin küçümsenmeyecek bir kısmında hüküm süren genel geçer yargılar var. Dolayısıyla bu ezberlerin dışına çıkmak ve bu yargıların hilafına bir laf etmek Özel bakımından da bir imtihan.

Özel’in bu imtihandan siyaseten sağ çıkıp çıkmayacağını zaman tayin edecek. Onun bu kritik dönemeçteki en büyük avantajı, İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından gösterdiği yüksek performans. Muhtemelen ne muarızları ne de taraftarları ondan böylesine başarılı bir performans bekliyordu. Hâlihazırda Özel’in eli güçlü olduğundan partisinin dar kalıplarını biraz daha zorlayabilir. Hem partisi hem de ülke için doğrusu da bu olur.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye’nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Devamını Oku

Menemen ve Anayasa – Serbestiyet

Menemen ve Anayasa – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Cumhurbaşkanı Erdoğan, kısa bir süre önce, yeni anayasa bahsini tekrar açtı.“Türk siyasetinin rüştünü ispat etmesine vesile olacak yeni anayasayı”yapmakta kararlı olduklarını söyledi ve partisinden 10 ismi hazırlıkları yapmak üzere görevlendirdiğinibelirtti.“Yeni ve sivil bir anayasa bizim milletimize verdiğimiz bir söz”diyen Erdoğan, bundan geri adım atmayacaklarınınaltını çizdi.“Siyasi çıkarların ötesinde, ülkemizi Türkiye Yüzyılı’na taşıyacak uzun soluklu bir anayasayı ülkemize kazandırmak istiyoruz.”

Erdoğan’ın yeni anayasa hamlesine, ortağı Bahçeli’den açık bir destek geldi. Bahçeli’ye göre de“darbeler anayasası terk edilmeli”idi. Ayrıca Siyasi Partiler Kanunu ve seçim sistemi de gözden geçirilmeliydi. Bahçeli, çözüm sürecinde olduğu gibi yeni anayasada da hızlı hareket edilmesi gerektiğini düşüncesindeydi; dolayısıyla bu konudaki çalışmalar geciktirilmeden bayramdan hemen sonrabaşlamalıydı.

DEM Parti de yeni anayasaya arka çıkıyor. Parti yetkilileri, kendilerinin yıllardır“Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı var”fikrini savunduklarının altını çiziyorlar. DEM Parti’nin yeni anayasa konuşulurken üzerinde durduğu başlıca üç nokta var: Bir, yeni anayasa başka siyasi çıkar ve hesaplarınüstünde tutulmalıdır. İki, yeni bir anayasa toptancı yaklaşımlardan uzak ve herkesi sürece katacak bir zeminde yapılmalıdır. Ve üç, gerçekten yeni bir anayasa yapılacaksa bu eskinin tekrarı olmamalı ve yeni bir zihniyetlekaleme alınmalıdır.

Muhasara altına alınan CHP

CHP ise, bu üç partiden farklı olarak, bu tartışmaya sıcak bakmıyor. Üç sebebi var bunun: İlki, iktidarın mevcut anayasaya uymaması. CHP, meri anayasanın rafa kaldırıldığı bir yerde iktidarın yeni bir anayasa tartışması başlatmasını gündem saptırma olarak değerlendiriyor ve bu tartışmaya dalmaktan imtina ediyor.

İki, CHP yeni anayasa mevzuunu daha ziyade Erdoğan’ın siyasi kariyeri ile bağlantılı olarak değerlendiriyor. Yeni bir anayasa arayışının ardındaki esas gayenin Erdoğan’ın yeniden aday olma ve iktidarını sürdürme şansına kavuşma çabasının olduğunu belirtiyor. CHP’ye bu bir tuzak, buna düşmemek lazım.

Üçüncüsü de, CHP’nin iktidar tarafından muhasara altına alınması. Başta İmamoğlu olmak üzere CHP’li belediye başkanlarına yapılan operasyonlar, CHP’de genel başkan değişikliğinin yaşandığı kongrenin iptal edilmesi ve CHP’ye kayyum atanması ihtimali, CHP’de iktidar karşıtlığını tahkim etti. CHP tabanında, iktidar ile herhangi bir konuda işbirliği ya da ortaklık yapma düşünülemez hale geldi. O nedenle CHP yönetimi iktidara karşı muhalefetin dozunu artırdı, oradan gelecek her öneriyi toptan ve direkt reddeden bir dile müracaat etmeye başladı. Tavan sertleştikçe tabandaki desteğini artırdı.

Siyasi iklim bu kadar sertleşince, CHP de yeni anayasa kapısını kapattı. Nitekim Özgür Özel, Halk TV’de katıldığı bir programda“Erdoğan ile anayasa yapar mısınız?”sorusuna muhatap olduğunda, anayasa bahsinde iktidarla birlikte bir iş yapmasının mümkün olmadığını net bir biçimde ortaya koydu. Hem de siyasi lügate girecekcevapla:“Bırak anayasayı, seninle menemen bile yapmam.”

Nasıl bir Türkiye?

Özel’in ve CHP’nin eleştiri ve itirazları, öyle bir kalemde devre dışı bırakılacak eleştiri ve itirazlar değil. Haklı oldukları birçok noktanın olduğu su götürmez. Lakin yine de, ortada iki sual var. İlk soru şu: CHP, kendini anayasa tartışmasının dışında tutabilir mi? “Oynamıyorum” deyip bu topa girmemezlik edebilir mi?

Zannımca, hayır. Anayasa tartışmaları içerik kazandığında, CHP’nin bu tartışmalara dâhil olmamasının imkânı yok. Bugün içeri girmeyebilir ama yarın dışarıda duramaz. Çünkü hâlihazırda herkes anayasadan bahsediyor ama kimse meydana somut bir anayasa tasarısı ile çıkmış değil. Yeni bir anayasa yapma niyeti AK Parti’de, MHP’de ve DEM Parti’de belirgin bir şekilde kendini dışa vurmuş halde ama bu niyetin nasıl bir anayasal tasavvura tekabül ettiği konusunda elimizde bir veri bulunmuyor.

Ancak bu ilanihaye devam etmez. Yeni anayasa iddiasına sahip partiler, muhakkak anayasal tahayyüllerini ve bilhassa kritik sorunlara (yerel yönetimler, eşit vatandaşlık, kültürel haklar ve anadilde eğitim vb.) dair önerilerini halkla sunarlar. Partilerin farklı teklif ve önerileri, hem anayasa tartışmalarının derinleşip zenginleşmesini hem de -daha mühimi- partilerin pozisyonunun belirlenmesini, hangi partinin hangi sorunda nerede durduğunun görülmesini sağlar.

Anayasa tartışması böyle olgunlaştığında, ana muhalefet partisi bu tartışmadan kaçınamaz. Hem taraftarları hem de karşıtları, iktidar namzedi olan bir partinin, ne düşündüğünü bilmek isterler. Dolayısıyla CHP de ister istemez bu sahaya girer ve kendi anayasal bakışını açıklamak zorunda kalır.

Bu itibarla CHP’nin anayasa söz konusu olduğunda daha dikkatli bir dil kullanması, daha yaratıcı ve müspet bir siyaset izlemesi icap eder. CHP, mesela anayasa tartışmasının sağlıklı bir zeminde cereyan etmesi için bir yol temizliği paketi hazırlayabilir. Ya da kendi anayasal perspektifini toplumla paylaşabilir. Velhasıl CHP, anaysa sürecini, insanlara nasıl bir Türkiye hayalinin olduğunu anlatacağı bir fırsata dönüştürebilir.

Mutfağa girmek

İkinci soru daha kritik: Yeni anayasa tartışmasının içine girmesi CHP’ye zarar verir mi? Buna da cevabım, hayır. Anayasa, gizli kapaklı yapılacak bir iş değil. Kapalı kapılar ardında anayasa tartışamazsınız. Bir fikir ileri sürersiniz, bunu da herkes görür. Eğer o fikrin yanlış olduğu kanaatindeyseniz, eleştiri yapar ve alternatifini gösterirsiniz. Tartışmaya dâhil olmak ve masaya oturmak, her söyleneni onaylamak ve mutlaka anlaşmak manasına gelmez.

CHP de, iktidarın getirdiklerini tartar biçer; doğru bulursa uzlaşır, bulmazsa da reddeder. Asla kabul etmeyeceği hususlar önüne geldiğinde yüksek sesle itiraz ederek daha güçlü bir muhalefet sergileyebilir. Eğer bu itirazlar toplumsal karşılık bulursa, buradan yeni seçmenler kazanabilir ve oy havuzunu genişletebilir. Yani doğru yöneltildiğinde yeni anayasa tartışması, CHP’yi kuvvetlendiren bir manivelaya dönüşebilir.

Ezcümle, ne anayasa yapmaktan korkmaya gerek vardır ne de menemen için mutfağa girmekten çekinmeye.

Yeter ki söyleyecek sözü bulunsun ve hazırlıklı olunsun…

Menemen ve Anayasa – VAHAP COŞKUN

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye’nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Devamını Oku