DOLAR 46,3205 0.06%
EURO 53,8770 0.13%
ALTIN 6.494,300,74
BITCOIN 3047846-0.00133%
İstanbul
23°

AZ BULUTLU

SABAHA KALAN SÜRE

Vahap Coşkun

Vahap Coşkun

17 Haziran 2026 Çarşamba

İmamoğlu operasyonu ve çözüm süreci – Serbestiyet

İmamoğlu operasyonu ve çözüm süreci – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

19 Mart, her ne kadar toplumda sürece yönelik şüphelerin büyümesine neden olduysa da, aktörler düzeyinde bir kırılmaya sebebiyet vermedi. Bazı yorumcuların iddialarının tersine, süreç ne askıya alındı ne de akamete uğradı. Son bir haftada yaşananlar, işlerin planlamaya uygun olarak ilerlediğine ve sürecin hitamına yakın olduğumuza işaret ediyor.

19 Mart’taki İmamoğlu operasyonunun, 1 Ekim’de kamuoyuna duyurulan çözüm süreci ile doğrudan bir bağlantısı yoktu. Kürt meselesinde siyasi bir hamle yapıp yapmamasından bağımsız olarak, iktidarın İmamoğlu’na karşı bir saldırıya geçeceği belliydi. Başta İmamoğlu olmak üzere hemen herkes yaklaşmakta olan bir ateş topunun farkındaydı. İmamoğlu’nun adaylığını erkenden ilan etmesinin ve cumhurbaşkanlığı kampanyasına başlamasının nedeni de buydu.

Ancak aralarında direkt bir irtibat bulunmasa da 19 Mart, yeni çözüm sürecine tesir etti. Evvela, CHP tabanında sürece verilen desteğin azalmasına neden oldu. Zaten CHP’nin seçmenlerinin bir kısmında ve CHP’ye yakın duran medyanın büyük bir kesiminde sürece karşı menfi bir tutum vardı. Gerekçeleri, bunun iktidara yarayacağıydı; Erdoğan-Bahçeli birlikteliğinin vadesi tükenmekteydi, bu süreç ise onlara hayat suyu verecekti. Sürecin tek gayesi iktidarın ömrünü uzatmak ve Erdoğan’a bir daha cumhurbaşkanlığı yolunu açmaktı. CHP, bu tuzağa düşmemeliydi.

19 Mart, CHP’deki bu karşıtlığı daha da keskinleştirdi. İktidarın partilerini bir nevi kuşatmaya alması ve cumhurbaşkanı adaylarını tutuklanması, CHP tabanında iktidar kaynaklı her adımın otomatik olarak reddedilmesi düşüncesini güçlendirdi. İmamoğlu’nun hapse atıldığı ve CHP’ye kayyum atanmasının konuşulduğu bir ortamda, iktidarın hiçbir siyaseti -velev ki hayırlara vesile olsun- desteklenemezdi. Böylece CHP saflarında zaten düşük seviyelerde seyreden süreç desteği, daha da zayıfladı.

Seçmenlerdeki bu ruh hali, CHP yönetimini de zora soktu. Özel ve ekibi, Kürtlerin sürece desteklerini göz önünde tutarak CHP’nin mutlak bir karşıtlığa savrulmaması için çaba gösterdi. Fakat tabandaki direnç, CHP’nin sürece coşkulu ve müspet bir yönde müdahil olmasını da engelledi. Özel, partiyi süreç rotasında tutmak için uğraştı ama tabanındaki muhalefetten ötürü de karışık mesajlar vermek zorunda kaldı. Bu da CHP’nin bu meselede güçlü bir siyaset geliştirmesine mâni oldu. CHP, geleneksel tabanı ile pay almaya çalıştığı geniş seçmen havuzu arasında sıkıştı ve gel-gitli bir pozisyona mahkûm oldu.

İktidarla köprüleri at!

19 Mart, DEM Parti’yi de rahatsız etti. Zira bir yandan süreç devam ettirilirken diğer yandan CHP ile DEM Parti arasında yerel seçimlerde işbirliğini mümkün kılan “Kent Uzlaşısı” formülünün bir soruşturma konusu yapılması ve tutuklanma nedenine dönüşmesi DEM Parti’de hoşnutsuzluk yarattı. DEM Parti tabanında sürece ilişkin güvensizlikleri artırdı, kuşkuları ve endişeleri büyüttü, soru işaretlerini çoğalttı.

Aslında 19 Mart ile birlikte siyasi olarak en zora giren parti DEM Parti oldu. Çünkü bir taraftan, muhalif çevrelerin yoğun baskısı ile karşılaştı. Otoriterlik dozu giderek yükselen bir iktidar ile iş tutmasının kabul edilemezliği vurgulandı. Eğer DEM Parti muhalif sıfatını korumak istiyorsa iktidarla olan münasebetlerini derhal kesmeliydi. Aksi takdirde, DEM Parti 19 Mart’tan sonra hiçbir şey olmamış gibi iktidarla konuşmaya devam ederse, iktidarın günahlarının ortağı olacağını da bilmeliydi.

Diğer taraftan da DEM Parti’nin sürdürmek mecburiyetinde olduğu bir süreç söz konusuydu. Zira 40 yılı aşkın bir çatışmanın sona erme ihtimali belirmişti. Kürt meselesinin silah boyutunu çözüme kavuşturarak, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önüne konan en büyük takozlardan birini kaldırmanın imkânı doğmuştu. Keza seçmenlerinin temel beklentisi de bu paraleldeydi; DEM Partililer artık silahların ortadan kaldırılmasını ve siyasetin yol açıcı bir rol üstlenmesini arzu ediyorlardı. Partinin buna sırt çevirmesi; Kürt meselesinin çözüm için doğmuş bir fırsatı itmesi ya da seçmenlerinin seslerine kulak tıkaması düşünülemezdi.

Hâsılı, DEM Parti’nin üzerinde aynı anda hem bazı muhalif çevrelerden yükselen “iktidarla köprüleri at” tazyiki hem de süreci sürdürmek için iktidarla ile birlikte çalışmak yükümlülüğü vardı. DEM Parti, bu nedenle, süreci ilerletmek yönündeki iradesini güçlendirdikçe muhaliflerin eleştirilerine ve baskılarına uğradı. Eğer süreçten çekilse ya da sürecin yürütülmesinde zaaf gösterse, o vakit de seçmenlerin tepkisine maruz kalacak ve iktidarın da şimşeklerini üzerine çekecekti.

Hakkını teslim etmek lazım, DEM Parti bu sert dönemeçten sağlam çıktı. Birbiriyle tevili zor istemleri elden geldiğince kendi siyasetinde uzlaştırmayı denedi. DEM Parti, bir yandan 19 Mart operasyonun anti-demokratik ve gayri hukuki yönünün altını çizdi ve CHP ile dayanışma gösterdi. Parti temsilcileri gerek Ankara’da ve gerek Saraçhane’de CHP’ye destek ziyaretleri yaptı. Diğer yandan ise DEM Parti, iktidarla ilişkilerini muhafaza etti ve masayı devirecek fevri bir hareketin içine girmedi. DEM Parti’nin bu dengeli ve olgun siyaseti, çözüm sürecin bu dönemden asgari bir hasarla çıkmasını sağladı.

Eldeki en iyi kart

Dinamik bir süreçteyiz, her gelişmenin süreci olumlu veya olumsuz bir şekilde etkileme potansiyeli var. Sürecin ana bir doğrultusu olsa da, siyasi alandaki her bir gelişme süreci hızlandırabilir ya da yavaşlatabilir, sürecin daha fazla ya da daha az sahiplenmesine sebep olabilir. 19 Mart da, bu meyanda, Erdoğan’ın da çözüm sürecine daha fazla sarılması sonucunu doğurdu.

Çünkü İmamoğlu operasyonundan ötürü Erdoğan hızla yayılan ve muhtemelen öngörmediği bir muhalif dalgayla karşılaştı. İmamoğlu’nun tutuklandıktan sonra etkili bir önseçimle cumhurbaşkanı adayı olarak belirlenmesi ve toplumsal muhalefetin büyük bir oranda CHP etrafında bütünleşmesi, Erdoğan’ın oyun alanını daralttı.

Çözüm süreci, Erdoğan’ı sıkıştığı bu dar sahadan çıkartabilecek en iyi karttı. Hâlihazırda memleketteki tek pozitif gündem, buydu. Süreci derinleştirmek, hem iktidara karşı muhalif cephenin genişlemesini hem de gündemin muhalefet tarafından tayin edilmesini engelleyebilir ve inisiyatifin tekrardan iktidara geçmesini sağlayabilirdi.

Nitekim Erdoğan bu güzergâhta hızla yol aldı. DEM Parti Heyeti ile Külliye’de, kendi kurmaylarının da katıldığı, uzun bir görüşme yaptı. Görüşmenin ardından taraflar yol haritasında herhangi bir sapmanın olmadığını ve nihai neticeye varmak için daha umutlu bir tablonun ortaya çıktığını belirttiler.

Ayrıca DEM Parti temsilcilerinin hukuki hazırlıkları görüşmek için bu hafta içinde Adalet Bakanlığı yetkilileriyle bir araya geleceği ve İmralı Heyeti’nin de son gelişmeleri değerlendirmek için Öcalan’ı bir kere daha ziyaret edeceği duyuruldu. PKK’nin kongresini toplaması ve sürecin bir bütün olarak sona ermesine dair tarihler telaffuz edilmeye başlandı.

Velhasıl 19 Mart, her ne kadar toplumda sürece yönelik şüphelerin büyümesine neden olduysa da, aktörler düzeyinde bir kırılmaya sebebiyet vermedi. Bazı yorumcuların iddialarının tersine, süreç ne askıya alındı ne de akamete uğradı. Son bir haftada yaşananlar, işlerin planlamaya uygun olarak ilerlediğine ve sürecin hitamına yakın olduğumuza işaret ediyor.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye’nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Devamını Oku

Kadrolu Direnişçiler – Serbestiyet

Kadrolu Direnişçiler – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

DEM Parti ve Kürtler yine topun ağzında.

Kimi muhalifler, DEM Parti’ye ve oradan hareketle Kürtlere ateş püskürüyor yine.

Bu kez atış poligonuna konulmalarının nedeni, iktidarla çözüm süreci hakkında konuşmaya devam etmeleri. Büyük bir suç!

19 Mart’ta İmamoğlu’na yapılan operasyondan sonra, DEM Parti’nin iktidarla ilişkisini sürdürmesi affedilmez bir günah olarak telakki ediliyor kimi mahfillerde. İktidar İmamoğlu’nu oyun dışına itmek için hamleler yaparken, DEM Parti’nin halen iktidarla görüşmesi kabul edilemez bulunuyor.

İlk günden itibaren DEM Parti’nin operasyona karşı durmasına ve demokratik siyaset içinde yapılması gerekenleri yapmasına burun kıvırılıyor. DEM Parti’nin operasyonun hukuk ve demokrasi dışı niteliğini sertçe eleştirmesi, siyaseti zehirleyen yönüne tepki göstermesi, kurumsal olarak İmamoğlu ve CHP ile dayanışması küçümseniyor.

“Hepsi bu mu?” deniyor, DEM Parti’nin gayretlerine bir değer biçilmiyor. Bilmeyen de onların DEM Parti için kendilerini ateşe attıklarını, yanmayı göze aldıklarını sanır.

Peki, DEM Parti’den ne bekliyorlar?

Cevap basit, “İktidarla olan bağlarını kopar” diyorlar DEM Parti’ye. Altı kurtarmıyor!

Muhalefete akıl verme iddiasındaki bazı kanaat önderleri ve akademisyenler, 19 Mart’tan sonra hiçbir şey olmamış gibi iktidarla konuşmaya devam etmesi halinde DEM Parti’nin artık kendini muhalefetten saymaması gerektiğini bildiriyorlar. Masadan kalkmayan bir DEM Parti’yi tarafını seçmiş ve efendinin sofrasına oturmayı içine sindirmiş bir yapı olarak değerlendireceklerini buyuruyorlar.

Hâsılı, gemileri yakmadığı takdirde DEM Parti ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin, onlar için boş!

Onların nazarında iktidarla münasebetine bir son vermeyen ve iktidarın uzattığı eli havada bırakmayan bir DEM Parti’nin bir kıymetiharbiyesi yok.

Elma şekeri

Son derece üst perdeden DEM Parti’ye ve Kürtler yön tayin etmeye yeltenen nobranlığın altında, kendi dertlerini ve sorunlarını Kürtlerin dertlerinden ve sorunlarından daha mühim gören bir ruh hali yatıyor. Zihinlerinde bir öncelik listeleri var; bu önceliklerin Kürtlerin de öncelikleri olmasını ve Kürtlerin buna göre hizalanmalarını talep ediyorlar.

Onlara göre bu, oldukça doğal, eşyanın tabiatı bunu gerektirir. Dolayısıyla Kürtlerin farklı önceliklerinin olabileceğini düşünmüyorlar. Mesela İmamoğlu haksız bir muameleye maruz kaldı diye DEM Parti’nin süreçten çekilmesi gerektiğini belirtiyorlar. Lakin birçok mensubu hapishanede olmasına ve yakın zamanda belediyelerine kayyum atanmasına rağmen DEM Parti’nin süreci yürüttüğünü göz ardı ediyorlar.

Varsa yoksa kendi dertleri!

Başlarına birçok felaket gelmesine rağmen Kürtlerin bir çözüm kapısını neden sonuna kadar zorladıklarına kafa yormuyorlar. Silahların ortadan kalkmasının Kürt siyaseti ve Kürtler için hayatın normalleşmesi anlamına geldiğini, o nedenle silahsızlanmaya büyük bir ehemmiyet atfettiklerini akıllarına getirmiyorlar.

Kendi perspektiflerinin tek ve mutlak olduğunu zannediyorlar. Misal, çözüm sürecini teslimiyet ya da kanma/kandırılma olarak ele alıyorlar. Herkesten de bu tahlile katılmasını bekliyorlar. Kürtler, onların nazarında, eğer iktidarla bir sürecin içine girmişlerse ya teslim bayrağı çekmişlerdir ya da iş bilmezliklerinden ötürü iktidara kanmış/ iktidar tarafından kandırılmışlardır.

Sanki politik bir topluluktan değil de eline elma şekeri verip kandırılan bir çocuktan bahsediyorlar.

Oysa onların teslimiyet ya da kandırılma olarak niteledikleri bir süreçte, Kürtler belki siyaset alanın genişlemesi ve barışın inşası için büyük bir fırsat görüyorlardır. Ve birçok kazayla karşılaşsalar da bu yolda sonuna kadar gitmenin hem kendileri hem de ülke için en doğru tercih olduğunu düşünüyorlardır. Bunun için onları suçlamanın siyasetin bir geçerliliği, gerçekliği ve anlamı olabilir mi?

Hazır kıta

Muhaliflerin bir bölümünün muhayyilesinde Kürtler, her daim sahaya sürülecek hazır bir kıta veya istenildiğinde sokaklara salınacak kadrolu direnişçiler olarak yer etmiş gibi. Dolaysıyla caddelerde, meydanlarda bir hareketlilik olduğunda gözleri hemen Kürtleri arıyor. Kürtler ne olup bittiğini anlamak için bir soluk almaya ihtiyaç duymuşsa ve alana çıkmamışsa, o vakit de eleştiri oklarını Kürtlere yöneltiyorlar.

Kürtlere ve Kürt siyasi aktörlerine her türlü eza reva görülürken dönüp başını çevirmeyenler, hatta bu işte dahli olanlar, arzuladıkları gibi hareket etmedikleri için birden Kürtlere karşı ahlaki üstünlük pozları takınıyorlar.

Daha dün kendileri iktidar ile orta bir yol bulmaya çalışırken Kürtlerin ne hissettiklerine zerre kadar önem vermeyenler, bu gün DEM Parti’nin çözüm için iktidarla irtibatta bulunmasını, bir ihanet olarak tanımlıyorlar. Bilmem kaçıncı kezdir Kürtleri demokrasiyi ve muhalefeti satmakla itham ediyor ve terbiye sınırlarını yerle yeksan ediyorlar.

Neyse ki bu tavrın ve söylem, artık eskisi kadar tesirli değil.

Çözüm süreci nihayet varır mı varmaz mı onu göreceğiz. Temennimiz ve umudumuz, elbette bu sürecin müspet bir biçimde nihayetlenmesi, silahların gömülmesi ve siyasetin hükümferma olması. Mamafih bu süreç şimdiden olumlu bir çıktısı oldu; DEM Parti’nin ve Kürtlerin kerameti kendinden menkul bu kibirli siyasete geçmişteki kadar prim tanımadıklarını açığa çıkardı.

Bu da az bir ilerleme sayılmaz

İlaç gibi biri!

Yıldıray Oğur ile sohbetinde Etyen Mahçupyan, Sırrı Süreyya Önder’i çok güzel tarif etmiş. “Bazıları hastalık gibidir dünyada, bazıları da ilaç gibidir. Sırrı Süreyya, herkese çok iyi gelen bir ilaç gibi, o yönüyle de Hrant’a benziyor.”

Gerçekten ilaç gibi biridir Sırrı Abi. Onunla her konuda hemfikir olmanız gerekmez, hatta bazen boğaz boğaza da gelebilirsiniz ama yine de sözleriyle, öyküleriyle, anekdotlarıyla ruhunuza nüfuz eder, bir yönüyle iyi gelir size.

Hakkında yazılıp çizilenlere bakıyorum dünden beri.

Bu memlekette farklı mahallelere sesini duyurabilen, farklı kesimlerin üzerinde ittifak ettiği, iyiliğine kefalet verdiği ve kendisinden razı olduğu insan sayısı az. Maalesef.

Sırrı Abi de o çok az sayıdaki insandan biri.

Her cenahtan insan onun sağlığına kavuşmasını ve sevdiklerinin arasına dönmesini canı yürekten diliyor, hayır duasını eksik etmiyor ondan.

Çünkü hepimiz içten içe onun gibi “hayatı muhabbete çeviren” bir çelebiliğe ve yaralarımızı sağlatacak bir ilaca ihtiyacımızın olduğunu gayet iyi biliyoruz.

Sırrı Abi, sen gel Muhsin Kızılkaya’ya kulak ver, “Kalbini bir kez olsun dinleme” ve “gitme”!

Daha anlatacak çok hikâyen, yapacak çok işin var senin…

Devamını Oku

CHP’nin Kürt meselesi – Serbestiyet

CHP’nin Kürt meselesi – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

19 Mart’ın ardından toplumsal muhalefet, ana adres olarak CHP’yi belledi. Farklı sosyal gruplar, iktidara karşı olan şikâyetlerini CHP’nin etrafında kümelenerek dile getirdi. Öyle ki uzun zamandır sesinin soluğunun çıkmadığı ve ahalisiyle bir ünsiyet kuramadığı şehirlerde bile CHP hatırı sayılır bir kitleyi meydanlara toplayabildi. Mesele Yozgat’ta, bu bağlamda, üzerinde durulması gereken bir tablo ortaya çıktı.

Dolayısıyla İmamoğlu’nu sahneden düşürmeyi hedefleyen hamlenin an itibariyle ters teptiği ve CHP’ye bir dinamizm kazandırdığı söylenebilir. Arkasında halkı daha fazla buldukça CHP’nin özgüveni büyüyor ve iktidara karşı tavırları sertleşiyor. Kalabalıklar çoğaldıkça CHP’nin dilinin bağı çözülüyor. Kendini daha güçlü hissettikçe muhalefetinin dozu da artırıyor.

Ne var ki bu resimde Kürt meselesi CHP’nin zayıf halkasını oluşturuyor. Aslında Kürt meselesi bugün CHP’nin en güçlü ve en talepkâr olduğu alanlardan biri olmalıydı. Ancak durum tam tersi; Kürt meselesi CHP’nin en zayıf kaldığı alanlardan birini teşkil ediyor. Elbette bu zayıflığın güncel nedenlerinden bahsedilebilir. Misal, iktidarın yargıyı bir kızılcık sopası gibi kullanarak CHP’yi sıkıştırmasına değinilebilir.

Doğrudur; iktidarın yargı eliyle CHP’yi sınırlama siyasetinin CHP’ye derinden tesir ettiği yadsınamaz. CHP, bir süredir daha ziyade kendi canının telaşında; o nedenle Kürt meselesi gibi can akan sorunlarla gerektiği kadar ilgilenemiyor. Kendi perspektifini bu tarihi meselede belirleyici kılamıyor ve halkın dikkatini kendi üzerine çekemiyor. Zayıf kaldığı için de burada iktidarı da bir pozisyon almaya ya da mevcut pozisyonunu değiştirmeye zorlayamıyor.

Siyasetin kaldıramayacağı bir günah

Fakat CHP’nin bu zayıflığını salt hâlihazırda karşılaşılan acil problemlere bağlamak, kendini aldatmak olur. Kürt meselesi mevzubahis olduğunda CHP’nin yapısal açmazlarının bulunduğunu unutmamak lazım gelir. Bu yapısal açmazlardan iki tanesinin altı çizilebilir:

İlk olarak, CHP, 2018’den beri hem yerel hem de genel seçimlerde Kürt seçmenlerden ciddi bir siyasi destek alıyor. Lakin buna rağmen CHP’nin bütüncül bir Kürt politikası bulunmuyor. 2019’dan beri CHP yerel yönetimlerde iktidar; büyük şehirlerin mühim bir kısmı CHP tarafından yönetiliyor. Yani CHP “Ne yapalım biz muhalefetiz” bahanesinin arkasına sığınamaz. CHP, belediyeleri aracılığıyla, Kürt meselesinde hem yapısal hem de sembolik bazı adımlar atabilirdi ama bir arpa boyu bile yol almadı. CHP belediyeleri, Kürt seçmenlerin rahatlıkla karşılanabilecek istemlerini dahi kulak arkası etti.

Kürt meselesinin kolay bir mesele olmadığına şüphe yok. Çünkü bu meselenin silahsızlanma, yasal-anayasal hak talebi ve sınır ötesindeki Kürtlerle ilişki gibi birçok boyutu var. Her bir boyut, üzerinde incelikle düşünülmüş bir siyasete ihtiyaç duyar. CHP de iktidara namzet bir parti; onun ülkenin geleceğini tayin edecek denli önem arz eden bir mesele hakkında kapsamlı bir hazırlığının olması, eşyanın tabiatı.

Gelin görün ki CHP’nin bütün bu boyutlar hakkında ne düşündüğü belli değil. Elbette laf Kürt meselesinden açıldığında başvurulan birtakım kalıp ifadeler var. (Türkiye’de bir Kürt sorunu vardır. Sorunu Meclis çatısı altında çözelim. Terörsüz Türkiye’yi destekliyoruz, vb.) Ama her bir boyutu farklı yönleriyle ele alan, alternatifler sunan ve ikna edici çözümler üreten gerçek manada bir CHP siyaseti yok. Bu da az buz bir eksiklik sayılmaz. Kendini iktidara layık gören bir partinin Kürt meselesine dair çerçevesi belli bir çözüm önerisinin olmaması, siyasetin kaldırabileceği bir günah değil.

Kesin inançlılar

İkinci olarak, CHP’nin tabanın bir kısmı ile CHP’ye ye yakın medya ve kanaat önderlerinin menfi tutumlarını vurgulamak gerekir. Genelde Kürt meselesi olsun, özelde son çözüm süreci olsun, sözü edilen bu grupların bazı kesin inançları var. İnançlarının bir bölümü tarihle alakalı; Cumhuriyet döneminde Kürt meselesinin doğmasında ve derinleşmesinde CHP’nin oynadığı başat rolü asla kabul etmiyorlar. Hatta Kürtlerin hayırla yâd etmediği geçmişi, onlar bir tür her derde deva bir altın çağ olarak yorumluyorlar. Bu nedenle de Kürt meselesiyle aralarında sahici bir irtibatın kurulması mümkün olmuyor.

İnançlarının günümüze taalluk eden kısmı ise “süreç karşıtlığı” olarak beliriyor. Bu karşıtlığın altında yatan en büyük neden, sürecin başarılı olması halinde, bundan Erdoğan ve AK Parti’nin kazançlı çıkacağı düşüncesidir. Erdoğan karşıtlığı son derece keskin; bu itibarla “Eğer Erdoğan’a fayda sağlayacaksa süreç akamete uğrasın” hissiyatının, onların bütün hareketlerine yön vermesi de sürpriz değil.

Sürecin başarısızlığına yatırım yapan bir ruh hali var karşımızda. CHP’ye yakın ekranlara, sütunlara ya da haber sitelerine bakın. Süreci somutlaştıracak tedbirler ve önerileri görmezsiniz bu mecralarda. Aksine her daim süreçteki bir küçük bir eksikliği, aksamayı veya olumsuz bir gelişmeyi şevkle büyüten bir anlayışla karşılaşırsınız. Buralarda sürecin olumlu ve devasa adımları ya görmezden gelinir ya da küçümsenip değersizleştirilir. Buna mukabil süreçteki en ufak bir tökezleme bile abartılır, pireler deve yapılır.

Eli kolu bağlı

Oysa silahların tamamen susması, Kürt meselesinin çatışmaların ve ölümlerin gölgesinden kurtulması bu ülkede yaşayan herkesin menfaatinedir; başta da muhalefetin. Ama CHP’lilerin büyük bir kısmı meseleyi bu açıdan değerlendirmiyor; sadece bunun AK Parti’ye ve Erdoğan’a nasıl bir yarar sağlayacağına odaklanıyor.

Bu da onları -insanın söylemeye dili varmıyor ama- nerdeyse sürecin arzu edilen sonuca varmasından, yani PKK’nin silahlarının devreden çıkmasından, endişe ettikleri bir noktaya savuruyor. O nedenle ağırlığı, menzile nasıl varılacağına değil, neden varılmayacağına veriyorlar.

Yapısal nitelikli bu açmazların CHP yönetimin elini kolunu bağladığı aşikar; bunlar CHP’nin inisiyatif almasının önüne set çekiyor ve diğer partilerle rekabetinde geride kalmasına neden oluyor. Örneğin MHP, süreci bir fırsat olarak değerlendiriyor; süreçle bağlantılı olarak infaz yasasında kapsamlı değişiklik ve yeni bir anayasa ihtiyacı üzerinden bir siyasal yeniden yapılanma çağrısı yapabiliyor. Siyasetin nabzını eline alıyor ve siyasi tartışmanın sınırlarını çiziyor.

CHP ise bu noktadan uzak kalıyor. Garp bir vaziyeti tecrübe ediyoruz. İktidara kaşı memnuniyetsizlikler katlandığı için muhalif seçmen CHP’ye bir kredi açıyor ve onu ileri itiyor. Ama geleneksek seçmeni CHP’yi geri çekiyor. CHP kendi tabanından çekindiği için ne Kürt meselesinde pozitif bir ajanda oluşturabiliyor ne de diğer mevzularda Türkiye’nin önüne reformcu ve yenilikçi bir siyasi tasavvur koyuyor.

Velhasıl CHP’nin asıl derdi kendiyle; evvela CHP’nin kendi içini bir hal yoluna koyması lazım. CHP’nin kendi içindeki Kürt meselesini çözüme kavuşturması, bu meyanda, iyi bir başlangıç olabilir.

CHP’nin Kürt Meselesi – VAHAP COŞKUN

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye’nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Devamını Oku

Barış hepimize iyi gelecek – Serbestiyet

Barış hepimize iyi gelecek – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

1 Ekim’de başlayan çözüm sürecinde işler rayında yürüyor. İktidar sözcüleri, PKK’nin fesih kongresini yakın bir tarihte toplayacağına dair peşi sıra sinyaller veriyorlar. PKK’den de bunları reddeden ya da sert bir karşıtlık içeren bir itiraz gelmiyor. Tabiatıyla kongrenin hazırlıklarının yapılması için güvenliğin sağlanması, kongreye Öcalan’ın liderlik etmesi ya da Öcalan’ın İmralı adasındaki koşullarının iyileştirilmesi gibi bazı talepler ileri sürülüyor.

Hepsi karşılanabilir bu taleplerin, öyle atla deve istekler olmadığından bir orta noktada uzlaşılabilir. Her iki tarafı da tatmin edecek ve süreci bir sonraki merhaleye taşıyacak mekanizmalar bulunur muhakkak. Çünkü Türkiye için PKK’nin silah bırakması, okyanusu aşmaya denk düşer, bu talepler ise dereden geçmek gibi. Herhalde okyanusu aşma hedefini önlerine koyan taraflar, başlarına gelen bunca hadiseden sonra, derede boğulmayacak basireti gösterirler.

PKK’nin silahlara veda etmesi, tarihin dönüm noktalarından biri olacak. Ancak Bahçeli’nin öncülüğüyle girişilen bu teşebbüse çeşitli nedenlerle muhalif olanlar, zaman içinde farklı tavırlar geliştirdiler. Önce, buradan müspet bir netice alınmayacağı söylendi. Bahçeli herkesin bildiği Bahçeli’ydi; onun el attığı bir işin hayırlara vesile olacağını düşünmek için insanın aklını peynir ekmekle yemesi gerekirdi. Kendilerine güvenleri tamdı;“Bir imkân olabilir, denemek lazım”diyenlere bakışları ise müstehziydi.

Lakin mevzu onların düşündüğünün tersi yönde aktı. Konu dallanıp budaklandı, iş ciddiye bindi. Çözüm patikasında somut adımlar atıldığında dil değişti ve bunun aslında pek de mühim olmadığı vurgulanmaya başlandı.“Zaten PKK’nin Türkiye’de hareket edecek hali yok”idi.“PKK silah bıraksa ne olur, bırakmasa ne olur!”minvalinde ifadeler dolaşıma sokuldu. Doğrusu değişen bir husus olmayacaktı, o nedenle yapılana çok büyük bir mana atfetmemek, olan-biteni abartmamak lazımdı.

Duvarda asılı silah

Oysa mesele öyle değil. Çünkü 41 yıldır devam eden bir çatışma var ve bu çatışma toplumu birçok yönden derinden yaraladı. Silahın insanlarda yarattığı menfi bir algı var. Dolayısıyla PKK silahlı varlığını devam ettirdikçe ve Türkiye’ye karşı silahlı mücadele iddiasından vazgeçmedikçe, silaha el atmasa bile bu algının değişmesi zor.

Keza silahla oluşan bir statüko da söz konusu. Devlet siyasi ve askerî yapılanmasını buna göre örgütledi; söylemini bunun üzerine kurdu ve sonu otoriterliğe varan her yolun taşını buna dayanarak döşedi. Duvarda asılı durdukça her an patlayacağı endişesi yaratan bir silah, yılar içinde kökleşen statükonun hayatiyetini sürdürmesinin en büyük aracı oldu.

İktidarlar geldi geçti ama her gelen iktidar baskıcı siyasetlerini silahın varlığıyla meşrulaştırdı. Son 40 yılda acı bir şekilde deneyimlendiği üzere bütün iktidarlar, PKK’nin silahını gösterip işaret edip bunun ülke için çok büyük bir tehlike teşkil ettiğine halkı ikna etmiş ve buna yaslanarak da hak ve hürriyet alanlarını daraltmış, hoşa gitmeyen talepleri bastırmış ve muhaliflere dünyayı dar etmiştir. Halkı korkutmak ve insanları özgürlüklerinden vazgeçer hale getirmek için PKK’nin silahını kullanmada, iktidarların çok mahir olduğu teslim edilmelidir.

Bütün bunlar göz önüne getirildiğinde PKK’nin silahlarını gömmesinin Türkiye için büyük bir anlam taşıdığı su götürmez. PKK’nin kendini feshetmesi Türkiye siyasetinde birçok taşın yerinden oynamasını ve oyunun yeniden kurulmasını sağlar. Evvelemirde, iç ve dış siyasette dört noktada bir değişimin yaşanacağı söylenebilir.

Ayı ile dans

Birincisi, PKK’nin olmadığı yeni hal, Türkiye’nin bölge siyasetine doğrudan tesir eder. Bölgede yeni bir denge kuruluyor. Tarihsel arka planı olan devlet-dışı örgütler kuvvet kaybına uğruyor, vekil güçler sahadan çıkarılıyor ve çatışmalar doğrudan devletler arasında cereyan etmeye başlıyor. Dün Gürcistan’ı hedef alan Rusya, bugün Ukrayna’yı ateş tahtasına oturtuyor. Trump’ın idaresindeki ABD, bütün uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayarak sağdan soldan toprak istiyor. Hem de lafı hiç eğip bükmüyor, racon kesiyor, karşı çıkanı perişan edeceğini duyuruyor. İsrail, bir daha kolunu kanadını kıpırdatamasın diye Suriye’ye her geçen gün daha çok müdahil oluyor.

Devletlerin ve rejimlerin çöktüğü ya da çökme tehlikesiyle yüz yüze geldiği bu manzara, bütün devletleri kendi içinde güçlü olmaya mecbur ediyor. Güçlü olmak, yaralarıyla yüzleşmek, onlara çare bulmak ve bunun için irade ortaya koymakla mümkün. Türkiye açısından bu, PKK sorununu çözmek ve bölgesel düzeyde Kürtlerle ittifak kurmak manasına geliyor.

Kürt meselesinin varlığı, Türkiye’nin bölge siyasetinde en zayıf tarafını oluşturuyor. Çünkü Ankara, bölgedeki her gelişmeye daima Kürtlerin kazanımı ve kaybı üzerinden bakıyor. Ve çoğunlukla da Kürtlerin kaybına yatırım yapıyor. Bu da Türkiye’nin bölge siyasetini son derece öngörülebilir kılıyor. Mesela Türkiye’nin tansiyonunu zıplatmak isteyen bir ülke, hemen Kürtlerle ilgili bir açıklama yayınlıyor.

PKK’nin silah defterinin kapanması ve Kürtlerle işbirliği kurması, Türkiye’nin bu zaafını giderir. Türkiye artık bölgeye baktığında dikkatini sadece PKK’ye ya da Kürtlere vermez, sahnedeki diğer aktörleri ve dinamikleri görür ve siyasetini bunları hesaba katarak belirler. Bu da Türkiye’nin hareket alanının genişlemesini, daha esnek ve opsiyonları daha geniş politikalar izlemesini sağlar.

İkincisi, PKK’nin silahları terk etmesi Türkiye’nin ABD ve Batı ile olan münasebetlerini de etkiler. Çünkü bilhassa 2015’ten bu yana Türkiye ile ABD ve AB arasında sert rüzgârların esmesinin başlıca nedeni de PKK idi. PKK’nin ABD desteğiyle Suriye’de hatırı sayılır bir alanı kontrol edecek bir güce erişmesine Türkiye radikal bir tepki gösterdi ve ABD’ye karşı Rusya ile pozisyon aldı.

Oysa Türkiye, hiçbir vakit Rusya’nın niyetlerinden emin olmamış ve tarih boyunca hep bu devlete karşı tetikte durmuştu. Bir ayı ile dansa kalkıldığında dansın ne zaman biteceğine ayının karar verdiğini, Türkiye yakinen biliyordu. Silah külah işlerinin sona ermesi, Türkiye’yi bu sancıdan kurtarır ve ABD ile ilişkileri düzene sokar. Keza Kürt meselesinin çözümü için demokratikleşme adımlarının atılması, Türkiye ile AB arasında açılan mesafeyi de azaltır.

Yeniden Atılan Zarlar

Üçüncüsü, Türkiye’nin hâlihazırdaki siyasi tablosunu dönüştürür. DEM Parti, 2013-2015 çözüm sürecinin rafa kaldırılmasından sonra iktidara karşı keskin bir tavır aldı ve muhalefet blokunun etkin bir parçası oldu. 2018’den itibaren yapılan yerel ve genel seçimlerde, bazen doğrudan bazen de dolaylı olarak muhalefeti destekledi. İki neticesi oldu bunun: Bir taraftan, iktidar Kürt seçmenlerden uzaklaştı. Diğer taraftan da DEM Parti’nin koşulsuz bir şekilde muhalefetin yanında durması, muhalefeti“Başka seçenekleri yok, Kürtler bize mecbur”duygusuna soktu.

Silah gündemden kalktığında, iktidarın da muhalefetin de Kürtlere dönük bakış açılarını yenilemek zorunda kalacakları izahtan vareste olsa gerektir. Başarı ile tamamlanan bir süreç, iktidara Kürtler ile arasındaki makası kısmen de olsa kapatma şansı verirken muhalefeti de Kürtleri yanlarında tutmak için daha çok çaba sarf etmeye yöneltir. Silahın olmadığı bir vasatta siyasette zarlar yeniden atılır; hem iktidarın hem de muhalefetin daha yaratıcı ve daha esnek olmaları icap eder.

Dördüncüsü ve en mühimi, PKK’nin silah bırakması, Türkiye’de rejimin karakterini de değiştirir. Kürt meselesi ve bununla bağlantılı olarak silahın ve çatışmanın varlığı, Türkiye’de otoriter bir siyasete, istikrarsız bir ekonomiye, kısır bir diplomasiye ve hak ve hürriyet dozu düşük bir hukuka sebebiyet verir. Bir başka ifadeyle, bu rejimin özgürlük ve refahta yetersiz kalmasının da, zora başvurmada abartmasının da kaynağında bu mesele yatar.

Silah devre dışı kaldığında; siyaseti baskıcı kılan, iktisadi hayatı kırılganlaştıran ve hukuku güdükleştiren en önemli faktör tasfiye edilmiş olur. Gayri-hukuki ve anti-demokratik tasarruflar, silahın olmadığı bir zeminde halka, bugün olduğu gibi, kolayca kabul ettirilemez. Silahın yokluğu rejimin yerleştirildiği çerçeveyi dağıtır ve rejimi yeniden tanımlanmaya icbar eder.

Ezcümle bu süreç, öyle dudak bükülecek veya gündelik birtakım hesaplar uğruna kıymetten düşürülecek bir süreç değil. Aksine hepimizin hayatına değecek bir potansiyel barındırıyor. Gerçekten “tarihi” sıfatını hak eden bir süreçten geçiyoruz. Bu kez fırsatı kaçırmamalı, olası tehlikeleri bertaraf etmek için sorumlulukla davranmalı, süreci kazasız belasız ilerletmeli ve başarıyla sonuçlandırmalıyız.

Zira barış ile taçlanan bir başarı hepimize iyi gelecek.

Barış Hepimize İyi Gelecek – VAHAP COŞKUN

Devamını Oku

“Türkiye bizim evimizdir” – Serbestiyet

“Türkiye bizim evimizdir” – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Diyarbakır, Türkiye’nin en önemli siyasi merkezlerinden biri. Geçmişten bugüne siyasi aktörler, memleketin ahvaline ve akıbetine dair can alıcı bir mesaj vermek ihtiyacı duyduklarında, adres olarak Diyarbakır’ı seçerler. Kentin kimliğinden olsa gerek, burada edilen sözün ağırlığı bir başka olur. O nedenle her kelam ihtimamla sarf edilir; zira o kelamın hangi kulaklara gideceği ve muhataplarında ne tür bir aksülamel yaratacağı bilinir.

Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA), Çarşamba akşamı Diyarbakır’da DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan ile şehrin sivil toplum örgütlerini bir araya getiren bir toplantı düzenledi. Bakırhan da, toplantıya Diyarbakır’ın siyaset açısından hususiyet arz eden bu kimliğini vurgulayarak başladı.

“Türkiye’de Kürt meselesini konuşmak, Türkiye’nin demokratikleşmesini konuşmak elbette önemlidir ama bunu Amed’de konuşmak başka bir önemdedir, çok değerlidir. Yıllardır bu ve benzeri süreçlerde genelde siyasetler Amed’den mesajlarını veriyorlardı. Biz de bugün partimizin süreçle ilgili düşüncelerini sizlerle enine boyuna tartışacağız. Açık olacağız. Bizim bildiğimiz her şeyi Amed ve bugün bu salondaki çok kıymetli kurum temsilcileri de duyacak.”

1 Ekim’de başlayan yeni çözüm sürecine yönelik hem umutların hem endişelerin yoğunlaştığı bir dönemden geçiyoruz. Halkın da, sivil ve siyasi temsilcilerin de aklına takılan çok sayıda sual var. Dolayısıyla böyle bir ortamda sivil toplum temsilcilerinin, sürecin merkezinde yer alan DEM Parti’nin Eş Genel Başkanı Bakırhan ile buluşması mühimdi. Bakırhan da, bu ehemmiyet istinaden, gerek konuşmasında ve gerek soru-cevap faslında son derece açık bir değerlendirme yaptı ve çok sayıda mesaj verdi. Bu mesajları, mealen, şu şekilde özetleyebiliriz:

“İmralı’da ortaya çıkan çözüm ‘Türkiye Çözümü’dür. Diyarbakır’ın barış iradesi artık Ankara Çözümü ile buluşmalı, Ankara da Diyarbakır’ın bu sürece ilişkin barış taleplerini ve düşüncelerini önemsemelidir.

“Sürecin aksaması halinde hakem, üçüncü göz ya da gözlemci rolünü kimin oynayacağı noktasında kamuoyunda hassasiyet var. Öcalan’a göre, en büyük gözlemci Türkiye halkları, en büyük üçüncü göz de Türkiye’de yaşayan 85 milyon milyondur.

“Türkiye hepimizin evidir, Türkiye hepimizindir. Türkiye sadece Türklerin değil, Türkiye’de yaşayan başta Kürtler olmak üzere bütün hakların ve inançlarındır. Onun için hiç çekinmeden kendi evimizdir diyorum, kendi evimizde çözüm arıyorum diyorum.

“Türkiye artık Kürtlerden ve Kürtlerin taleplerinden korkmamalıdır. Kürtler, Türkiye için bir tehdit değil bir barış imkânıdır. Biz nasıl Ankara ile Türkiye Çözümü istiyorsak, Qamişlo da Şam ile Suriye barışını arıyor.

“Kürt siyaset zemininde bir çatlak ya da ayrılık yoktur. Kürt partileri ve kurumları, örgütlü tüm yapıları her birlikte Türkiye Çözümü’nü önemsiyorlar; Öcalan’ın çağrısının yanındadırlar ve başarıya ulaşması için ellerinden gelen bütün çabayı ortaya koyuyorlar.

“Biz DEM Parti olarak, Kürtler ve Türkiyeli emekçiler olarak hiçbir yerde ve hiçbir zaman Türkiye’nin hilafına olan, Türklerin ve Kürtlerin aleyhine olan bir zeminde bulunmayız.

“Yüz yıldır retçi ve inkârcı politikalarla başka bir yöne evirilmiş olsa da bizim bu topraklarda kadim bir ortaklığımız var. Bin yıldır bu coğrafyada başta Türk halkı olmak üzere diğer halklarla dayanışma içindeyiz. Tarihin en zorlu süreçlerinde ittifak ve işbirliği yapıldığında, kazanan Türkiye halkları olmuştur.

“Geçen yüzyılda başta evlatlarımız olmak üzere çok büyük kayıplarımız oldu. Artık barışı konuşmanın, hepimizin yararına olacak bu süreci konuşmanın ve büyütmenin zamandır. Ortak akılla yüz yıllık bu meseleyi çözebileceğimize inanıyoruz.

“İlk kez bir süreç toplumdan bu kadar büyük bir destek alıyor. Siyasi partiler ve Türkiye toplumun büyük bir kesimi süreci destekliyor. Araştırmalar toplumun yüzde 60’ının sürece destek verdiğini gösteriyor, adımların atılmasıyla birlikte bu oran daha da yükselecektir.

“Süreç uzadığı takdirde araya bozucu unsurlar karışabilir. O nedenle cesur ve kararlı adımlar atılmalı, süreç uzamamalıdır.

“Türkiye Cumhuriyet, bu topraklardaki herkesin devleti olmak zorundadır. Kürtlerin, dili, kimliği ve demokratik değerleriyle eşit yurttaşlar olarak Türkiye’de demokratik bir cumhuriyette yaşatılması, önümüzde duran en büyük sorumluluktur.”

“Kader birliği”

Herhalde 1 Ekim’den bu yana DEM Parti’nin süreç hakkındaki tavrını en sarih biçimde ifade eden konuşma, bu oldu. Bakırhan, kendi ifadesiyle, lafı hiç eğip bükmeden, DEM Parti’nin nerede durduğunu ortaya koydu.

Aslında Bakırhan’ın ifadelerinin her biri manşete çıkarabilecek çaptaydı. Mamafih, Türkiye’nin hepimizin evi olduğunun ve Türkiye Cumhuriyeti’nin herkesin devleti olması zorunluluğunun altının çizilmesi, çözümün Ankara’da aranması ve Türkiye’nin aleyhine olabilecek hiçbir faaliyetin kabul edilmeyeceğinin ısrarla belirtilmesinin önemi büyüktü.

Zira bu yaklaşım iki açıdan değerli: İlkin, süreç karşıtlığına meze yapılan bazı ezberleri bozar ve toplumun sürece verdiği desteği büyütür. Çünkü “kader birliği” vurgusu, bir taraftan sürece taraftar olanların ellerini güçlendirir, diğer taraftan muhalif olanların argümanlarının önemli bir kısmının altını boşaltırken mütereddit olanların da kaygılarını azaltır.

İkinci olarak da, karar alıcı siyasi aktörler arasında daha sağlıklı ve daha işlevsel bir zeminin oluşmasına katkıda bulunur. Sürecin muhataplarına itimat telkin eden, suçlamalardan imtina edip yapıcı bir konuşmanın olanağını arayan ve müzakere zemini güçlendiren bu tarz bir dil, sürecin gerek psikolojik ve gerek politik atmosferine olumu yönde tesirde bulunur.

Bu kapsayıcı ve müspet dilin yaygınlaşması, mevcut süreci hızlandırır ve kuvvetlendirir. O nedenle bu dilin kıymetini bilmek gerekir.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye’nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Devamını Oku