DOLAR 47,5893 0.1%
EURO 54,9565 0.17%
ALTIN 6.333,641,64
BITCOIN 30498170.59999999999999998%
İstanbul
29°

AÇIK

SABAHA KALAN SÜRE

Vahap Coşkun

Vahap Coşkun

22 Temmuz 2026 Çarşamba

Siyaset, hukuki ayak oyunlarıyla tanzim edilmez – Serbestiyet

Siyaset, hukuki ayak oyunlarıyla tanzim edilmez – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İktidar, yargı eliyle bir bütün olarak CHP’ye ve bilhassa İmamoğlu’na büyük bir basınç uyguluyor. CHP belediyelerine operasyon üzerine operasyon yapılıyor. Öyle ki, CHP’liler elleri yüreklerinde bir sabah kendi belediyelerinin basılmasını, evlerinin zilinin çalınmasını bekliyorlar. İmamoğlu ise Cumhurbaşkanlığına adaylığını açıkladıktan sonra özel bir muameleye tabi tutuluyor. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı önce idari ve adli soruşturmalardan nefes alamaz oldu; yetmedi, akabinde diploması iptal edildi ve bir suç örgütü lideri intibaı verilerek yüzden fazla kişiyle birlikte gözaltına alındı.

CHP’ye ve İmamoğlu’na dönük bu yargı kıskacının normal olmadığı, bununla hukukun bir gereğinin yapılmadığı malum. Baştan aşağı siyasi bir planlama söz konusu ve yargı da bu planlamayı gerçekleştirmek adına hareket halinde. Hukuk kuralları siyasi amaçlar için kullanılıyor ve yargı –adaleti gerçekleştirmek için çalışan değil- iktidarın siyasi hesapları doğrultusunda iş gören bir mekanizmaya dönüşüyor.

İktidarın burada başlıca üç hedefinin olduğu söylenebilir.

İlki, son yerel seçimlerden birinci parti çıkan ve artık iyiden iyiye iktidar namzedi olan CHP’yi terörle ve yolsuzlukla iç içe geçmiş bir parti olarak gösterip kriminalize etmektir. CHP hakkında suça bulaşmış ve“karakola düşmüş bir parti”algısı yaratıp bunu büyütmektir. Karakol ve adliye arasında mekik dokumak zorunda bırakılan CHP’yi hep diken üstünde tutmak ve partinin mesaisinin büyük bir kısmını kaçınılmaz bir biçimde buraya harcamasını sağlamaktır.

İktidarın bu stratejisinde başarılı olduğu görülüyor. Canının telaşına düştüğünden CHP, sadece kendi derdiyle uğraşmak durumunda kalıyor. Daima kendini açıklamak mecburiyeti hissediyor, ithamları cevaplamaya çalışıyor. Canhıraş bir şekilde yargı darbelerini savuşturma gayreti CHP’de dışarıya dönüp bakacak bir mecal bırakmıyor. Başka bir mevzuu konuşmaya, iktidarı zorlayacak bir gündem oluşturmaya ya da kendi iktidar perspektifini anlatmaya hali kalmıyor.

Keza, bu yargı ablukasının CHP’nin içini karıştırma, CHP’nin içindeki açık ve örtülü güç mücadelesini tetiklemeye matuf bir tarafı da var. CHP’de birbiriyle rekabet halinde olan güç merkezlerinin olduğu açık. İmamoğlu ve Yavaş öne çıkıyor, ama onların yanı sıra Özel ve Kılıçdaroğlu’nu da akılda tutmak gerek. İmamoğlu’nun çevresi sarıldıkça diğer isimlerin parti içi mücadele için heveslenmesi doğal.

Gerçi Yavaş, İmamoğlu’nu hedef alan hukuksuzluk ortadan kalkıncaya kadar adaylığını askıya aldığını duyurdu. Ancak eğer İmamoğlu’nun yolu iktidar tarafından tamamen kesilir ve onun adaylığı imkânsız hale getirilirse, diğer isimler kendilerine bir yol açmak isteyebilir ve bu da partide keskin ve çetrefil bir mücadeleye neden olabilir.

Muhalefet ve DEM Parti

İkincisi, DEM Parti ile CHP’nin arasını açmaktır. 2018 öncesinde bir tür “Üçüncü Yol” siyaseti izleyen DEM Parti, 2018’den itibaren muhalefetin bir parçası haline geldi. DEM Parti’nin bu tercihi, AK Parti’nin özellikle Kürt seçmen tabanını zayıflatırken muhalefetin ülke çapında güçlenmesini ve yerel seçimleri kazanmasını sağladı. İktidarın 2028 seçimlerinde avantaj elde etmesi için bu tabloyu değiştirmesi, DEM Parti’yi kendi tarafına çekemese de, hiç olmazsa nötralize etmesi lazımdı.

1 Ekim’de yeni bir çözüm süreci başladı. Sürece katılan DEM Parti’nin iktidarla arasındaki ilişki de yumuşadı. Muhalefetin sürece dair en mühim eleştirisi, sürece demokratik adımların eşlik etmemesiydi. Bir tarafta PKK’nin silahsızlandırılması öngören bir süreç yürütülürken diğer tarafta da kayyumlar atanıyor, muhalefetin alanını daraltan operasyonlar yapılıyordu.

Bu nedenle muhalefet, DEM Parti’den eskisi gibi iktidara sert bir tepki göstermesini bekliyordu. Ancak DEM Parti sürecin hassasiyetini gözeterek ölçülü bir tepkiyle yetinince muhalif camiada ve özellikle CHP tabanında, DEM Parti topa tutulmaya başlandı. DEM Parti’nin muhalefeti sattığı ve iktidara teslim olduğu minvalindeki görüşler hız ve yaygınlık kazandı.

Son hadiselerden sonra da gözler DEM Parti’ye çevrilmiş durumda; ondan güçlü bir ses çıkarması ve iktidara karşı kuvvetli bir reaksiyon göstermesi isteniyor. Eğer DEM Parti bu istemleri karşılayan bir tavır içine girmezse, o vakit DEM Parti ile muhalefet arasındaki ipler daha da gerilebilir. CHP’nin de sürece verdiği –ve zaten giderek zayıflayan- desteğin oranı da en alt seviyeye düşebilir.

Rakibini seçmek

Üçüncüsü, İmamoğlu’nun saf dışı etmektir ve meselenin bam teli de budur. Türkiye’de, bir-iki istisna dışında, cumhurbaşkanlığı seçimleri rahat bir ortamda yapılmadı. Cumhurbaşkanlığı makamı hep kıyasıya mücadeleleri, sert çatışmaları, hukuki ve siyasi krizleri beraberinde getirdi. Yaşadıklarımız da, en geç 2028 yılında yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sancıları.

Erdoğan, hem bir daha aday olmak hem de rakibini seçmek istiyor. İmamoğlu ise onun için ideal bir aday değil, riskli bulduğu için 2028’te sandıkta İmamoğlu ile kapışmaktan kaçınıyor. Salt onu değil sağında solunda, yakınında çevresinde kim varsa onları da hedef tahtasına oturtarak şimdiden İmamoğlu defterini kapatmayı amaçlıyor. Bir başka ifadeyle Erdoğan, İmamoğlu’nu pistin dışına iterek kendisi için daha uygun –yani karşısında galip gelme ihtimalinin daha yüksek- olduğunu düşündüğü isim ya da isimlerle yarışmak istiyor.

Her ne kadar hukuki bir güç gösterisi olarak sunulsa da, aslında bu, Erdoğan açısından bariz bir siyasi güçsüzlük işareti. Çünkü bütün bu olup bitenler, toplumun geniş bir kesiminde,Erdoğan’ın demokratik bir mücadelede İmamoğlu’nu yenemeyeceğini bildiği ve bu nedenle de onu uydurma hukuki gerekçelerle ekarte etmeye çalıştığı şeklinde okunuyor.

Türkiye’de muktedirlerin kendisi için tehlikeli gördüğü siyasi rakiplerini yargı yoluyla tasfiye etmeye çalışan bir gelenek var. Meşum bir gelenek bu ve maalesef her dönem hükmünü icra ediyor. Siyaseten zayıf düşenler ve halktan eskisi kadar teveccüh görmeyenler, bu zayıflıklarını hukuk araçsallaştırarak örtmeye çalışıyorlar.

Ve ne yazık ki geçmişte bu tür oyunların mağduru olanlar da fırsat ellerine geçtiklerinde aynı oyunları sahnelemekten geri durmuyorlar. İşte, dün Erdoğan’ı siyaset sahnesinden silmek için karşı devreye konulan taktiklere bugün İmamoğlu’nu bertaraf etmek için Erdoğan tarafından başvurulduğuna tanıklık ediyoruz. Aktörler değişiyor ama oyun aynı kalıyor.

Lakin Türkiye’de siyaset, bu tür oyunları, bu tür tasarımları boşa çıkartmakla ve arzulananların tam tersi neticeler doğurmakla maruftur. Sokakta karşılık üreten ve halkta destek bulan bir siyasi aktörü, hukuki ayak oyunlarıyla durduramazsınız.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye’nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Devamını Oku

Sürece destek veren Newroz – Serbestiyet

Sürece destek veren Newroz – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Newroz’un Kürler için önemini anlatmaya hacet yok; Türkiye’de Kürtler kimliklerini kabul ettirmek, siyasi temsiliyetlerini güçlendirmek her zaman 21 Mart’a çok büyük bir değer atfettiler. Yakın bir tarihe kadar devletin inkârcı ve yasakçı tavrı nedeniyle bu günde siyasi tansiyon tavan yapar, Newroz bir bayram günü olarak değil, genellikle gerginlik, zıtlaşma ve çatışma sahneleriyle kayda geçerdi. Mesela daha sekiz yıl önce Kemal Kurkut, canlı bomba olduğu iddiasıyla, Diyarbakır’da Newroz meydanında güvenlik güçleirnin kurşunlarına hedef olmuş ve hayatını yitirmişti.

Hülasa Kürtler Newroz’u -olması gerektiği gibi “bir bayram kılmak için ağır bedeller ödedi ama nihayetinde Newroz normalleşti, öyle ki devlet tarafından resmi bir bayram ilan edileme aşamasına geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan“21 Mart’ı baharın ve kardeşliğin bayramı olarak ilan etme teklifini parlamentoya sunmaya var”olduğunu söyledi. Böylece Türkiye kendi yarattığı bir korku tünelinden daha çıkma yönünde mühim bir adım atmış oldu.

2025 Newroz’una Öcalan’ın 27 Şubat’ta PKK’ye yaptığı silah bırakma ve kendini feshetme çağrısı damga vurdu. Diyarbakır’da halkın Newroz’a katılımı ve bu çağrıya nasıl karşılık vereceği önem arz ediyordu. Katılım, yoğun oldu. Kutlamalarının yapıldığı Newroz Parkı’na altı farklı noktadan giriş yapılıyordu. Her noktanın önünde uzun kuyruklar vardı. Güvenlik önlemleri sıkıydı; herkes iki kez üstü aranarak meydana girebiliyordu. Güvenlik güçleri, kolaylaştırıcı ve nazikti. Çok şükür herhangi bir menfi olay olmadı, kutlamalara gölge düşürecek bir tatsızlık yaşanmadı.

Diyarbakır’daki Newroz programı çok uzundu.Kimi baştan sona kadar programı takip etti, kimi de ortamı görmesine, havayı solumasına ve kutlamasını yapmasına yetecek kadar kalmayı tercih etti. O nedenle sirkülasyon çok fazlaydı, sürekli olarak alana gelenler ve alandan ayrılanları görmek mümkündü. Ancak coşku hiç azalmadı, öğleden sonra başlayan yağmur bile halkın Newroz’un keyfini çıkarmasına mani olamadı.

“Muhteşem zaferin eşiği”

DEM Parti, bu Newroz kutlamalarını“Asrın Çağrısı”olarak niteledikleri Öcalan’ın mesajının geniş kitlelere doğrudan aktarıldığı bir zemine dönüştürdü. Gaye, bilhassa kendi tabanına, Öcalan’ın çağrısının dayanaklarını açıklamak ve tabanın bu çağrıya destek verdiğini cümle âleme göstermekti. DEM Partililerin konuşmalarında öne çıkan iki husus vardı:

Birincisi, varılan noktanın bir yenilgi ya da teslimiyet olarak değil, aksine bir başarı ve zafer olduğunun vurgulanmasıydı. Bugün Kürt meselesi belli bir aşamaya gelmiş ve Kürtler birtakım kazanımlar elde etmişlerse, bu aşama ve kazanımlar verilen mücadelenin bir eseri olarak görülmeliydi. Tuncer Bakırhan’ın konuşması bu bakışı özetler nitelikteydi:

Bu çağrı, Mezopotamya ve Anadolu’da düğümleri çözüp tarihi yeniden başlatma çağrısıdır; Mezopotamya ve Anadolu halklarının birlikte yaşam manifestosudur. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısının özü demokratik uzlaşmadır. Bu çağrı bir milattır ve bu çağrının sahibi de Amed Meydanındaki siz onurlu halkımızsınız. Sizler, nice büyük bedeller ödeyerek bizi muhteşem bir zaferin eşiğine getirdiniz.”

İkincisi ise, halkın bu çağrıya arka çıkması ve Öcalan’ın silah bırakma yönündeki talebine güç vermesiydi. Artık siyasi mücadeleyi büyütmenin zamanıydı; meseleyi günün şartlarına uygun olarak hukuk ve siyaset zemine çekmeyi amaçlayan bu hamle büyütülmeli, çözümün ve barışın yolunu açacak bu el tutulmalıydı. Bu amaçla, mesela cezaevlerindeki PKK’lilerden gelen ve Öcalan’ın perspektifini paylaştıklarını belirten bir mektup okundu.

İmralı Heyeti’ne bir ziyaret izni çıkmadığı için Newroz’da Öcalan’ın yeni bir mesajı okunmadı. Onun yerine, alandaki dev ekrana Öcalan’ın son fotoğrafları ve sesi yansıtıldı. Sürece destek mesajları Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden geldi. Neçirvan Barzani ve Mesud Barzani, halka okunan özel mesajlarıyla çözüm sürecine olan desteklerini en üst perdeden ifade ettiler.

“Hiçbir Dehak kardeşliğimizi bozamadı, bozamayacak”

Barış için üzerlerine düşen her şeyi yapmaya hazır olduklarını belirten Neçirvan Bazrzani, Kürdistan’ın barış sürecine olan desteğini yineledi.“Başta Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve barışa destek veren tüm taraflar ile Sayın Öcalan’ın çabalarını ve buna destek veren bütün tarafların çabalarını takdir ediyoruz.”

Kürdistan halkının barış mesajının altını çizen Mesud Barzani de, Türkiye’deki süreci desteklediklerini söyledi.“Kısa süre içinde Sayın Abdullah Öcalan’ın özgür kalmasını umuyor ve barışı sorunların çözümünün en doğru yolu olarak görüyoruz.”

1 Ekim’de başlayan sürecin Kürt siyasi hareketleri arasında da müspet bir havanın esmesini sağladığı, Newroz vesilesiyle bir kez daha görüldü. Herhalde böyle bir gelişme olmasaydı, DEM Parti’nin organize ettiği bir kutlamada Barzanilerin açıklamalarına yer verilmezdi. Zira kısa bir süre öncesine kadar, PKK ile KDP arasında keskin bir karşıtlık vardı ve bilhassa PKK medyası Barzaniler için çok ağır ithamlarda bulunuyorlardı. Ancak süreç ile birlikte bu atmosfer dağıldı.

Bu yılki Newroz’un bir çıktısı da, ilk defa bir CHP Genel Başkanı’nın Newroz mesajının Diyarbakır’da okunmasıydı. Kürtçe“Newroz pîroz be”ile biten mesajında Özgür Özel, iktidarın CHP’ye yaptığı operasyonlara atıfla, bir yandan zalim Dehak’larla mücadele ederken bir yandan da baharın müjdecisi Newroz’u kutladıklarını belirti.“Herkesin eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşadığı bir Türkiye’yi hep birlikte inşa edeceklerini”söyleyen Özel’e göre:

“Bu topraklar, farklı kültürlerin, dillerin ve inançların bir arada kardeşçe yasadığı, dayanışmanın ve umudun yeşerdiği kadim topraklardır. Hiçbir zalim, hiçbir Dehak kardeşliğimizi bozamadı, bozamayacak!”

Önce İmamoğlu, ardından Özel… CHP tavanının Kürtçe konuşmaya ve öğrenmeye başlaması elbette çok önemli; ancak keşke bu gelişme, CHP’ye yakın medyaya da sirayet etse! Kürtlerin bayram kutlamaları sanki bir ayıpmış gibi sunulmasa, Batı’daki gayri-hukukilikler gerekçe gösterilip Newroz’daki normal hal bir tuhaflık olarak kodlanmasa, aslında tersi olması gerekirmiş gibi bir ruh haline girilmese!

Her neyse, değişim hızlı, mutlaka o kesim de bu değişimden payını alır.

Ezcümle, güzel bir Newroz oldu. Siyasi aktörlerin mesajları ve halkın verdiği destek bir bütün olarak değerlendirildiğinde, 2025 Newroz’unun silahların tamamen devreden çıkmasını ve siyasetin belirleyici olmasını içeren sürece ivme kazandıran bir işlev gördüğü söylenebilir.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye’nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Devamını Oku

İmamoğlu ve geleceği – Serbestiyet

İmamoğlu ve geleceği – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye, geçen hafta çok hızlı ve kritik günler yaşadı. İktidar“rejimin yeni ötekisi”kıldığı CHP’ye ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu’na ağır bir yargı operasyonu gerçekleştirdi. Evvela magazinel bir konu olarak başlayan diploma soruşturması hız kazandı, İmamoğlu’nun diploması iptal edildi. Akabinde yolsuzluk ve terör ithamlarıyla CHP belediyelerine operasyon yapıldı. İmamoğlu önce gözaltına alındı, ardından tutuklandı. Bugün itibarıyla CHP’nin İstanbul’da, büyükşehir de dâhil olmak üzere, yedi belediye başkanı görevden alınmış, dördü de cezaevine konulmuş durumda.

İktidarın bu yargısal kuşatmasına CHP siyasi bir hamleyle karşılık verdi. CHP teşkilatları sahaya indi, CHP’liler ve olan-bitenden rahatsızlık duyan vatandaşlar sokaklara çıktı, protestolar İstanbul ile sınırlı kalmadı ve yurt sathına yayıldı. İmamoğlu’nun tutuklanması, iktidarın hukuki ve demokratik sınırlarını istikrarlı bir şekilde ihlal etmesine ve siyaset sahasını yargı eliyle düzenlenmeye çalışmasına toplumun duyduğu tepkiyi gösteren bir vesileye dönüştü.

İmamoğlu,“terör”değil“yolsuzluk”ithamıyla tutuklandı. Muhtemelen iktidar, PKK ve DEM Parti ile derinlikli görüşmeler yürüttüğü bir esnada İmamoğlu’nu DEM Parti ile seçim döneminde kurulan ilişkiler üzerinden suçlamanın halkı ikna edemeyeceğini düşündü ve bu nedenle“yolsuzluk”ipine sarıldı. Nitekim iktidara yakın medya ağız birliği etmişçesine“Yolsuzluktan tutuklandı”manşetiyle çıktı. Amaç, ülkenin en büyük şehrinin belediye başkanına reva görülen gayri hukuki ve gayri medeni muamelenin altında sağlam bir nedenin olduğunu göstermek ve en azından kendi taraftarlarını bu söylem etrafında tahkim etmekti.

İktidarın bu stratejisinin kendi tabanını ne kadar tatmin edeceği meçhul; ancak hem CHP cenahının hem de halkın geniş bir kesiminin İmamoğlu’na yapılanları hukuki bir zorunluluk değil, siyasi bir hesap olarak okudukları kesin.“Hukuk gerektirdiği için değil, Erdoğan’a rakip olarak çıktığı için İmamoğlu’nun başına bunlar geldi”düşüncesi o denli güçlendi ve yaygınlaştı ki, artık Erdoğan’ın bunu değiştirmesi çok zor.

İmamoğlu da halktaki bu yerleşik kanaati gördü ve savunmasını bu hat üzerinden kurdu. Kendisinin hedef tahtasına oturtulmasının arkasında Erdoğan’ın olduğuna dikkati çekti, başka aktörlere çok anlam atfetmeden doğrudan Erdoğan’ı muhatap aldı, mücadeleden asla vazgeçmeyeceğini belirtti ve halkla birlikte zafer kazanacağından emin olduğunu altını çizdi.

Erdoğan’ın karizmasındaki hasar

Dolayısıyla son bir haftadaki gelişmelerin en mühim çıktısı, toplumun sınırlı bir kesiminde var olan“Erdoğan, İmamoğlu’ndan çekiniyor”fikrinin, iktidara oy verenlerin bir kısmını da kapsamak üzere, toplumun geniş kesimleri tarafından paylaşılan bir fikre dönüşmesi oldu. Şüphesiz, İmamoğlu’nun yakın geçmişte üç seçimde Erdoğan karşısında galip gelmiş olması da, bu fikrin güçlenmesine azımsanmayacak bir katkıda bulundu. En güçlü rakibini tabi tuttuğu işlem, sevenlerince Erdoğan’a atfedilen kimi nitelikleri (mertlik, cesaret, vb) sorgulanır kıldı ve Erdoğan’ın karizmasında telafisi güç bir hasar meydana getirdi.

İmamoğlu, hâlihazırda tutuklu, şartlar aleyhine gözüküyor. Lakin bu, Türkiye siyasetinde liderlik iddiasında olanlar için, ne yazık ki, alışılmadık bir durum değil. Hemen her liderin yolu, maalesef, bir şekilde cezaevinden geçiyor. Fakat eğer bir siyasi aktör halkın teveccühüne mazhar ise, cezaevine düşmesi onun siyasi hayatının biteceği anlamına gelmiyor. Erdoğan için“Muhtar bile olamaz”deniyordu; 23 yıldır ülkeyi yönetiyor. Demirtaş sekiz yılı aşkın bir süredir haksız hukuksuz içeride tutuluyor ama o hâlâ anaakım Kürt siyasetinin en güçlü ismi olarak parlıyor.

İmamoğlu’nun da halkta bir karşılığı var, bu nedenle bugün cezaevinde olsa da yarın memleketin politik hayatında bir rolü olacak. Bu rolün büyüklüğünü ise, başlıca iki faktör tayin edecek. Faktörlerden ilki, CHP’nin İmamoğlu’nun etrafında ne oranda kenetleneceğidir. Erdoğan’ın siyasi yolu kesilmeye çalışıldığında AK Parti bütün varlığıyla onun arkasında durmuş ve sistemin bu tasfiye girişimini boşa çıkarmıştı.

Şimdi de İmamoğlu bir tasfiye tehlikesiyle karşı karşıya; eğer partisi -AK Parti’nin Erdoğan’a sahip çıktığı gibi- ona sahip çıkarsa, İmamoğlu da bu tasfiye hamlesini bertaraf edebilir. İlk gelen sinyaller, İmamoğlu açısından, son derece müspet. CHP’nin cumhurbaşkanı adayını belirlemek için yaptığı ön seçimde 15 milyona yakın seçmenin oy kullanmasının ehemmiyeti büyük.

“Organik lider”

Doğrusu ben rakamın bu seviyelere çıkacağını beklemiyordum. Zira Türkiye’de seçmen genellikle tavrını seçimlerde ortaya koyar. Parti kültürümüzde ön seçimlerin yeri ve seçmenin “gerçek” seçimler dışında sandıkla tavrını koyma alışkanlığı yok denecek kadar az. Bu itibarla bir zorunluluk olmamasına rağmen 15 milyona yakın seçmenin sırf iktidara tepkisini ortaya koymak için sandık başına gitmesi muazzam bir hadise. Küçümsenecek, dudak bükülecek, türlü gerekçelerle itibarsızlaştırılacak bir olay değil bu; ciddi bir seçmen mobilizasyonu söz konusu.

Zannımca iktidar da bu kadarını beklemiyordu. İmamoğlu’na dokunmanın muhalefet tabanını bu derece hareketlendireceğini, kendisine yönelik muhalefetin devasa bir biçimde dallanıp budaklanacağını ve sandık başına gidenlerin bu kadar yüksek bir rakama varacağını düşünmüyordu. Eğer iktidar işin bu nispette toplumsallaşacağını öngörseydi, büyük ihtimalle İmamoğlu meselesini böyle ele almazdı.

Muhalefet, İmamoğlu’nun tutuklanmasının sıradan bir vakıaya dönüşmesine müsaade etmedi ve arkasında kilitlendi. 15 milyona yakın oy, muhalif seçmenin İmamoğlu’nu kurda kuşa yem etmeyeceğinin bir göstergesiydi. Hülasa iktidar, bu teşebbüsüyle arzu ettiğinin tersi bir sonuca yol açtı. Bir taraftan muhalif seçmeni gelecek seçimler için şimdiden seferber etti ve CHP etrafında bir toparlanmaya sebep oldu. Diğer taraftan da İmamoğlu’nun yıldızını parlattı, alternatiflerini köreltti ve onu“gerçek bir rakip”yaptı.

İktidara akıl verenlerin sevdiği bir tabir var:“Organik lider”.Denilebilir ki iktidar, kendi eliyle İmamoğlu’nu kitlelerin kendilerini özdeşleştirdiği bir organik lidere dönüştürdü.

Zehirli dil

İkinci faktör ise, CHP’nin bütün bir muhalefeti içeren bir siyaset üretip üretmeyeceğidir. Farklı kesimlerin talep ve hassasiyetlerini gözeten, onların dertleriyle hemdert olan bir dil kurup kuramayacağıdır. Meselenin salt bir CHP meselesi olmadığını ve bir memleket meselesi olduğunu hissettiren bir melodiyi kitlelere geçirip geçirmeyeceğidir. İktidardan çeşitli yönlerden mustarip olanları bir şemsiye altında toplayıp toplayamayacağıdır.

CHP’de bu bağlamda, hem tabandan hem de tavandaki kimi aktörlerden gelen işaretler, oldukça karışık. Mansur Yavaş’ın, Kürtleri hedef alarak yaptığı açıklama bu karışıklığın bir yansıması. Yavaş’ın her görüşten Kürdü yaralayan ve infiale sürükleyen diline karşı Kürtler bu nedenle sert bir reaksiyon gösterdiler.

Öyle ki Özel’in Newroz mesajı bir gün önce Diyarbakır’da alkışla karşılanırken, bir gün sonra İstanbul’da Yavaş’a duyulan kızgınlıktan ötürü yuhalandı. CHP“iktidara karşı muhalifler birlik olmalı”derken, Yavaş bir sözüyle bunu tuzla buz etti. Gerçi Özel sonradan Yavaş’ın bu tahribatını gidermeye çalıştı, kırıp döktüklerinden helallik istedi ama Yavaş’ın açtığı yara toplumsal hafızada yerini aldı.

Velhasıl, evet, bugün bir yanda iktidar için altından kalkması güç bir fatura, diğer yanda da CHP’nin kazandığı bir ivme var. Ancak bu müspet görünen tablo, tek başına CHP’ye bir iktidar garantisi vermez. CHP’nin ve İmamoğlu’nun geleceği, hem bu temponun korunmasına hem de Yavaş’ın sözlerinde ifadesini bulan ve CHP tabanında alıcısı bulunan zehirli dilden kurtulup birleştirici bir dil kurulmasına bağlı.

Devamını Oku

Seçici bir hukuktan adalet çıkmaz – Serbestiyet

Seçici bir hukuktan adalet çıkmaz – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yoksa siz yolsuzluğu mu savunuyorsunuz?”

“Ne yani hırsızlığa, vurguna göz mü yumulsun?”

“Belediye Başkanı ya da Cumhurbaşkanı adayı diye yaptığı hukuksuzluklar görmezden gelinsin mi istiyorsunuz?

CHP belediyelerine ve özellikle İmamoğlu’na karşı başlatılan operasyon dalgasına karşı eleştirel bir-iki laf eden birine karşı iktidar savunucuları tarafından en çok dillendirilen argümanlar bunlar. İktidar meseleyi sadece bir yolsuzluk parantezine alıp bu süreçteki hukuksuzlukların üstünü örtmeye, onların konuşulmasını ve tartışılmasını engellemeye çalışıyor. CHP ve İmamoğlu’nu yolsuzlukla özdeş kılan bir çizgide ilerleyen iktidar, bununla psikolojik üstünlüğü ele geçirmeye çalışıyor. Kim bir yolsuzluğu savunabilir ki? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmalarında giderek artan yolsuzluk vurgusunun gayesi de bu.

Belediyelerde yolsuzluk olur mu?

Evet, olur. Maalesef.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde olur mu?

Evet, olur, olabilir. Birçok ülkeden büyük bir şehri yöneten bir belediye burası, devasa bir bütçesi var. Belediyede her gün onlarca ihale yapılır, etrafta muazzam rakamlar dolaşır. İnsanların zihni bulanabilir, aklı karışabilir, gayri meşru olana meyledebilir. Belediyelerin rant üretme kapasiteleri de çok büyük; beri yanda Türkiye’de siyasetin finansmanı da sıkıntılı. Dolayısıyla bu rantın bir bölümünün siyasetin finansmanına ve/veya tamamen şahsi menfaatlere yönlendirilmesi, maatteessüf, Türkiye siyasetinin bir rutini.

Bu itibarla belediyelerden söz edildiğinde “hayır, asla buralarda yolsuz bir iş dönmez” denilemez, denmemelidir. Peşinen kimse için sütten çıkmış ak kaşık muamelesi yapılamaz, yapılmamalıdır. Kimseye sorgusuz sualsiz kefil olunmaz, olunmamalıdır.

Tabiatıyla, kamu kaynaklarını kullanan her kurum gibi belediyeler de sıkı bir biçimde denetlenmelidirler. Hukukun gözü her an onların üzerinde olmalı, belediyeler harcadıkları her kuruşun hesabını vermelidirler. Eğer kuralların dışına çıkmış, helalden uzaklaşmış ve harama bulaşmışlarsa, o vakit de hukuken bunun bedelini ödemelidirler.

Parti kimliğine bağlı hukuk

O halde sorun ne?

İki sorun var.

Birincisi, iktidarın hukuku seçici bir şekilde kullanmasıdır. Bir vatandaş olarak, kuralların herkes için işletilmesini isterim. Belediyenin hangi partinin elinde olduğunun benim için bir önemi yoktur. İster AK Partili ister CHP’li olsun, ister DEM Partili ister MHP’li olsun, aralarında hiçbir ayrım yapılmadan belediyelerin aynı biçimde denetlenmelerini ve aynı normlara tabi tutulmalarını beklerim.

Peki, memlekette vaziyet böyle mi?

Gerçekten emniyet ve adliye güçleri, iktidar ya da muhalefet demeden bütün belediyelere, aynı şekilde mi davranıyor, aynı işlemleri mi yapıyorlar?

Yoksa muhalefet için fal taşı gibi açılan gözleri, iktidara dokunan bir mevzu olduğunda birden kapanıyor mu?

Ne yazık ki vaziyet, iktidar temsilcilerinin söylediği gibi değil. İşler, kitapta yazdığı gibi yürümüyor. Muhaliflere karşı son derce hassas olan güçler, iktidar mensuplarına karşı ya işlemiyor ya da son derece müsamahakâr bir tavra bürünüyor. Misal, partisinin bile artık tahammül edemediği için istifaya zorladığı Gökçek’e dönüp bakan olmuyor, ama bugün onun koltuğunda oturan Yavaş’a nefes aldırılmıyor. Yavaş’ın yönetimindeki belediyenin konserleri didik didik edilirken, hukukun eli, kamu kaynaklarını har vurup harman savuran Gökçek’in yakasına yapışmıyor. En küçük muhalif belediyelere bile göz açtırılmazken, mesela yolsuzluk iddiaları halkın diline düşmüş kayyumlara ilişilmiyor.

Hâsılı, kişinin parti kimliğine bağlı olarak harekete geçen ya da geçmeyen bir hukuktan bahsediyoruz. Soruşturmalar keyfi ve seçilerek yapılıyor, muhalifler cezalandırılırken iktidar mensuplarına dokunulmuyor. Tablo böyle çarpık olunca ironik halle de karşı karşıya kalıyoruz; yolsuzluklarıyla maruf kişilerin –utanmak ve kendini unutturmak bir yana- bir de çıkıp millete ahlak dersi vermeye kalkmalarına şahitlik ediyoruz.

Tarihle inatlaşmak

İkincisi, yolsuzluk iddialarının, gerçekten bir yolsuzluğu ortaya çıkarmaktan ziyade, güçlü bir rakibi tasfiye etmek ve siyasi sahayı iktidarın ağız tadına uygun kılmaktır. Tam bu noktada insanın aklına ister istemez 17-25 Aralık Operasyonları geliyor. O operasyonda da kamuoyunun üzerine çok sayıda iddia boca edilmişti. Ayakkabı kutularında saklanan paraların görüntüleri sunulmuş, para sıfırlama kayıtları dinletilmişti.

İddialar az buz da değildi. Öyle ki dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu, haklarında yolsuzluk ithamları bulunan dört bakanın Yüce Divan’a gitmelerini ve orada adil bir yargılamadan geçmelerini savunuyordu. Kafayı kuma gömmenin bir gereği yoktu; bu bakanların masum ya da suçlu olduklarına mahkeme karar vermeliydi.

Mamafih, ciddi yolsuzluk iddiaları ihtiva etse de, yapılış tarzı itibariyle bu operasyon, bir yolsuzluğu ve sorumlularını açığa çıkarmaktan çok, hükümete karşı bir darbe niteliği aşıyordu. Nitekim hükümet de toplumun ağırlıklı bir kısmı da bunu gördü ve hükümet bu darbe teşebbüsünü halkın geniş kesimlerini püskürtmeyi başardı.

Ne yazık ki bugün de benzer bir durum var. Tarihle inatlaşan, ders almamakta inat eden bir siyasi geleneğimiz var. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere iktidar temsilcileri, sürekli heybedeki daha büyük turplardan söz ediyorlar. İktidara yakın medya da iddiaları gerçekmiş gibi aktarıyor ve çarşaf çarşaf yayınlarla halkı inandırmaya çalışıyor.

Ama bütün bu gayretin altında maddi bir gerçeğin tespitine hizmet etmenin yatmadığı, amacın iktidar için tehlikeli addedilen bir siyasi aktörle hesaplaşmak, onun önünü kesmek ve mümkünse onun siyasi hayatını bitirmek olduğu biliniyor.

Binaenaleyh, bunların toplum nezdindeki etkisi de sınırlı oluyor. İnsanlar yolsuzluk iddialarından çok onun arkasındaki hesaba bakıyorlar ve ona göre pozisyon alıyorlar. Yolsuzluğun gerçekten var olup olmadığı, siyasi kutuplaşma seviyesinin yüksekliğinden ötürü, burada ikincil bir kıymet arz ediyor ve zaten belli pozisyona yatmış olanların duruşunu değiştirmiyor.

Hukuk böyle seçici ve siyasi tasarım amacıyla kullanıldığında ondan bir adalet çıkmıyor; adalet olmayınca da zaman geçiyor, isimler değişiyor ama biz hep aynı sularda debelenip durmaya devam ediyoruz.

Devamını Oku

Niyetlenmemiş sonuçlar – Serbestiyet

Niyetlenmemiş sonuçlar – Serbestiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

19 Mart’ın üzerinden iki hafta geçti.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nu hedef alan yargı kuşatmasından sonra Türkiye hareketli günler yaşadı. CHP’nin cumhurbaşkanı adayını belirlemek için yaptığı önseçime milyonlar katıldı. İmamoğlu’na yönelik operasyonu protesto etmek için İstanbul’da yapılan mitinge, coşkulu ve kalabalık bir kitle katıldı. CHP, iktidara destek oldukları gerekçesiyle farklı sektörlerdeki birçok firmaya karşı bir boykot hareketi başlattı.

İktidar da, elindeki tüm kozları sahaya sürdü. Emniyet, adliye ve medya güçleriyle muhalefete tam saha pres uyguladı. Bir taraftan muhalefeti yolsuzluk yapmak ve milli ekonomiye zarar vermekle itham etti, böylelikle muhalefetten gelen ve giderek büyüyen dalgayı peşinen değersizleştirmeye çalıştı. Diğer taraftan da protesto gösterilerine katılmaktan boykotu savunmaya kadar hemen her düzeydeki tepkilere soruşturma açarak muhalif kesimlere gözdağı verdi ve yükselen sesleri bastırmayı amaçladı.

Hem muhalefet hem de iktidar adına son derece hararetli geçen bu dönemin bazı değişimlere yol açması kaçınılmaz. Dinamik bir süreç tecrübe ediliyor ve hemen her gün yeni bir gelişmeye tanık olunuyor. Dolayısıyla bugün ortaya çıkan tablo yarın bambaşka bir renge bürünebilir ama hâlihazırda 19 Mart’tan sonra olup-bitenlerden bazı siyasi tespitlere ulaşmak mümkün. Üç tanesine değinmekle yetineceğim:

Hükmü Kalmayan Sual

1. Eğer erken seçim veya anayasa değişikliği yoluyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir kez daha aday olmanın yolu açılırsa, onun rakibinin kim olacağı büyük ölçüde belli olmuştur. Gerek özelde CHP, genelde muhalif seçmenin önseçime gösterdiği teveccühün ve gerek İstanbul mitinginde toplanan kitlenin verdiği mesajın anlamı açıktır: “Erdoğan’ın rakibi, İmamoğlu’dur.” Dolayısıyla CHP açısından “Erdoğan’ın rakibi kim olmalıdır?” sualinin bir hükmü kalmamıştır.

İmamoğlu’nun hukuki bir abluka altına alınacağı belliydi. 2024 İstanbul seçimlerini açık farkla kazanması ve cumhurbaşkanlığı niyetini göstermesinin ardından, iktidarın ona yöneleceği kesindi. O da bunu gördü ve cumhurbaşkanlığı adaylığı kartını erkenden açtı. İktidar bu kartın kıymet almasını engellemek için apar topar harekete geçti. Akşam diplomasını iptal etti, sabah evini bastı, gözaltına aldı ve tutukladı.

Ancak iktidarın kör parmağım gözüne hâli, hem CHP’nin hem de farklı gerekçelerle iktidardan rahatsız olan kesimlerin İmamoğlu’nun etrafında toplanmasına neden oldu. Öyle ki, normalde CHP içi bir yarışta İmamoğlu’na rakip olması muhtemel isimler de onun için oy kullandı, onun için kürsüye çıktı. İmamoğlu cumhurbaşkanı adayı değil de salt belediye başkanı olsaydı muhtemelen böyle bir sahiplenme de olmayacaktı.

Hülasa İmamoğlu, iktidarın bağıra çağıra gelmekte olan teşebbüsünü sağlam bir zeminde karşıladı. Kendisi gücünü tahkim ederken, en büyük rakibi olarak gösterilen Yavaş ise güç kaybetti. Yavaş’ın gücü, susmasından geliyordu; bu vesile ile konuşmaya başlayınca gizemi çözüldü ve farklı toplumsal kesimleri taşıma potansiyelinin çok sınırlı olduğu görüldü. Neticede iktidarın İmamoğlu’nu tasfiye için giriştiği hamle, döndü dolaştı İmamoğlu’na yaradı.

Doz Aşımı

2. 19 Mart, CHP’ye içinde yol alabileceği güçlü bir muhalefet kanalı açtı. Uzunca bir süreden sonra ilk defa birinci parti çıktığı 2024 yerel seçimlerini takip eden günlerde CHP, AK Parti’ye karşı psikolojik üstünlüğü ele geçirmişti. Bilhassa İstanbul ve Ankara’da elde edilen ezici galibiyet, CHP’nin genel seçimlere dönük umutlarını da büyütmüştü. Fakat CHP bu üstünlüğünün muhafaza edemedi. Suriye’de Esad rejiminin devrilmesi ve yeni bir çözüm sürecinin başlaması dengeleri değişirdi. CHP, iç ve dış bu gelişmelere beklentileri karşılayacak düzeyde cevap veremedi ve inisiyatifi yeniden iktidara kaptırdı.

19 Mart ise, CHP’ye yeni bir kapı açtı. İktidar, muhalefetin büyümesinden duyduğu endişe ile bütün tuşlara birden bastı ve dozu kaçırdı. Doz aşımından CHP’li belediyelerin açtığı Kent Lokantalarını beğenen yemek yorumcuları da nasibini aldı, protestolara katılan üniversite öğrencileri de. İş o kadar çığırından çıktı ki RTÜK henüz yayınlanmış programlar üzerinden televizyon kanallarını tehdit etti, boykotu destekleyen oyuncular işlerini kaybetti, boykot çağrısı yapanlar hakkında soruşturmalar açıldı, vs.

Velhasıl mesele, salt İstanbul Belediyesi ya da İmamoğlu’nun önünün kesilmesi ile sınırlı kalmadı, birçok konuyla iç içe geçti ve birçok kesime sirayet etti. Zaten seçme ve seçilme hakkı, oyun ve sandığının namusunun korunması, bireysel özgürlük alanlarının savunulması, ekonomik refah kaybı gibi birçok mevzuda iktidardan kaygı duyan geniş bir kesim vardı. 19 Mart, bu kaygıları açığa çıkardı ve görünür kıldı; İmamoğlu ve CHP de bu kaygıların taşıyıcılığını üstlendi. Böylece CHP, sadece CHP’lilerle sınırlı olmayan, daha geniş toplumsal gruplarla buluşma imkanına kavuştu, muhalefeti kendi etrafında topladı ve buradan aldığı güçle de iktidara karşı dilini sertleştirdi.

Şüphesiz zamanla saha soğur ve eylemler yavaşlar ama bu muhalif duygunun artık kalıcılık kazandığı söylenebilir. CHP için ciddi bir fırsat bu; eğer CHP kapsayıcı bir söylem geliştirebilirse, kendi havuzunu büyütme ve seçmenleri dışındaki muhalif kitlelerle aynı zeminde ortaklaşma şansı bulabilir.

Ancak, eğer CHP iktidardan duyulan hoşnutsuzluğu toplumun Kemalizme duyduğu bir özlem olarak okur ve bunun paralelinde bir dil kullanırsa ayağına gelen topu taca atmış olur. CHP’nin farklı katmanlarında rastlanılan bazı ifadeler ve eylemler (mesela Özgür Özel’in “Biz Jöntürklerin neferleriyiz” diye başlayan ve “biz” ile “onlar” ayrımına dayanan konuşması, Mansur Yavaş’ın Newroz kutlamaları hakkındaki sözleri, Tanju Özcan’ın Öcalan’a dair ifadeleri, vb.) CHP için bunun ciddi bir risk olduğuna işaret ediyor.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin Kurbanı

3. İktidar, büyük bir olasılıkla protestoların bu denli yaygınlaşacağını öngörmedi ve 19 Mart’ın ardından beliren manzaradan memnun kalmadı. Gezi ya da 19-25 Aralık hadiselerindeki gibi kutuplaştırmaya dayalı denemeler de eskisi gibi işlev görmedi. Zira hem vaziyet çok farklıydı hem de köprünün altında çok sular akmıştı. Ezcümle, iktidarın toplumu anlama noktasında ciddi bir sorununun olduğu görüldü.

Toplumu okuyamama ya da geçmişteki gibi doğru okuyamama birçok nedene bağlanabilir. İkisi özellikle mühim: Biri, iktidarın çok uzun sürmüş olmasıdır. AK Parti, neredeyse çeyrek asırdır iktidarda. İktidar olmanın insanı körelten bir tarafı var. Hele rakipsiz iktidar olduğu duygusuna kapıldığında insan reflekslerini kaybeder. Her şeye bürokrasinin merceğinden bakıldığında, toplumsal okur-yazarlık düşer.

Diğeri ise adına cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denen ucube yapıdır. Yetkileri tek bir ele devreden, Meclis’i işlevsiz bırakan, Cumhurbaşkanı dışında diğer bütün seçilmişleri güçsüz kılan, iddiasının aksine seçilmişleri değil atanmışları, siyasetçileri değil bürokratları söz ve yetki sahibi yapan bir sistem bu.

AK Parti bu sistemde devletleşti, partiyi sivil aktörler değil devlet memurları temsil eder oldu. Artık kimsenin AK Parti’nin vekillerini ya da teşkilat yöneticilerini tanımasına gerek kalmadı; onların yerini vali, kaymakam, cumhuriyet savcısı aldı. Parti devlet organlarıyla bütünleştikçe de halktan uzaklaştı.

Geçmişte etkin parti teşkilatlarıyla toplumun en ince damarlarına kadar nüfuz eden ve yerel taleplerden haberdar olan bir yapıya, bu sistemde bürokratik hassasiyetler yön vermeye başladı. Parti siyaset belirleme kudretini kaybetti; takip edilecek rotayı, parti ile irtibatı olmayan ve herhangi bir siyasi sorumluluk da taşımayan bir Cumhurbaşkanlığı bürokrasisi tayin eder oldu.

AK Parti’nin halkla bağı zayıflayınca halktan aldığı destekte de tabiatıyla büyük bir düşüş yaşandı. Nitekim yakın geçmişte AK Parti % 50’lerde seyrederken bugünlerde % 30’ları zor buluyor. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistem bu devasa gerilemenin en büyük nedenlerinden biri; bu itibarla siyaseti ve partileri bitiren bu sistemin ilk kurbanının AK Parti olduğunu söylemek mümkün.

Siyaset, çoğu kez niyetlenmemiş sonuçlar üzerinden şekillenir. Görünen o ki; 19 Mart da AK Parti’nin niyetlerinin aksi bir resim ortaya çıkardı, hem ibreyi muhalefete taraf çevirdi hem de kendi zaafını gözler önüne serdi.

Devamını Oku