01 Temmuz 2026 Çarşamba
Şehirleşme Süreçleri ve Çevresel Etkileri
Bir Yudum Süt, Bir Parça Et; Medeniyetin Sessiz Mimarları - Doç.Dr. Alper Koçyiğit - Akademik Akıl
2026’nın İlk Yarısında Türkiye’nin Sağlık Ekonomisine Genel Bakış - Prof.Dr. Ayşegül Akbay - Akademik Akıl
Bir Platform’un Sivilliği ve Komünalsiz Amed Oligarşisi - Aziz Yağan
Sosyete
Yoksa siz yolsuzluğu mu savunuyorsunuz?”
“Ne yani hırsızlığa, vurguna göz mü yumulsun?”
“Belediye Başkanı ya da Cumhurbaşkanı adayı diye yaptığı hukuksuzluklar görmezden gelinsin mi istiyorsunuz?
CHP belediyelerine ve özellikle İmamoğlu’na karşı başlatılan operasyon dalgasına karşı eleştirel bir-iki laf eden birine karşı iktidar savunucuları tarafından en çok dillendirilen argümanlar bunlar. İktidar meseleyi sadece bir yolsuzluk parantezine alıp bu süreçteki hukuksuzlukların üstünü örtmeye, onların konuşulmasını ve tartışılmasını engellemeye çalışıyor. CHP ve İmamoğlu’nu yolsuzlukla özdeş kılan bir çizgide ilerleyen iktidar, bununla psikolojik üstünlüğü ele geçirmeye çalışıyor. Kim bir yolsuzluğu savunabilir ki? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmalarında giderek artan yolsuzluk vurgusunun gayesi de bu.
Belediyelerde yolsuzluk olur mu?
Evet, olur. Maalesef.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde olur mu?
Evet, olur, olabilir. Birçok ülkeden büyük bir şehri yöneten bir belediye burası, devasa bir bütçesi var. Belediyede her gün onlarca ihale yapılır, etrafta muazzam rakamlar dolaşır. İnsanların zihni bulanabilir, aklı karışabilir, gayri meşru olana meyledebilir. Belediyelerin rant üretme kapasiteleri de çok büyük; beri yanda Türkiye’de siyasetin finansmanı da sıkıntılı. Dolayısıyla bu rantın bir bölümünün siyasetin finansmanına ve/veya tamamen şahsi menfaatlere yönlendirilmesi, maatteessüf, Türkiye siyasetinin bir rutini.
Bu itibarla belediyelerden söz edildiğinde “hayır, asla buralarda yolsuz bir iş dönmez” denilemez, denmemelidir. Peşinen kimse için sütten çıkmış ak kaşık muamelesi yapılamaz, yapılmamalıdır. Kimseye sorgusuz sualsiz kefil olunmaz, olunmamalıdır.
Tabiatıyla, kamu kaynaklarını kullanan her kurum gibi belediyeler de sıkı bir biçimde denetlenmelidirler. Hukukun gözü her an onların üzerinde olmalı, belediyeler harcadıkları her kuruşun hesabını vermelidirler. Eğer kuralların dışına çıkmış, helalden uzaklaşmış ve harama bulaşmışlarsa, o vakit de hukuken bunun bedelini ödemelidirler.
Parti kimliğine bağlı hukuk
O halde sorun ne?
İki sorun var.
Birincisi, iktidarın hukuku seçici bir şekilde kullanmasıdır. Bir vatandaş olarak, kuralların herkes için işletilmesini isterim. Belediyenin hangi partinin elinde olduğunun benim için bir önemi yoktur. İster AK Partili ister CHP’li olsun, ister DEM Partili ister MHP’li olsun, aralarında hiçbir ayrım yapılmadan belediyelerin aynı biçimde denetlenmelerini ve aynı normlara tabi tutulmalarını beklerim.
Peki, memlekette vaziyet böyle mi?
Gerçekten emniyet ve adliye güçleri, iktidar ya da muhalefet demeden bütün belediyelere, aynı şekilde mi davranıyor, aynı işlemleri mi yapıyorlar?
Yoksa muhalefet için fal taşı gibi açılan gözleri, iktidara dokunan bir mevzu olduğunda birden kapanıyor mu?
Ne yazık ki vaziyet, iktidar temsilcilerinin söylediği gibi değil. İşler, kitapta yazdığı gibi yürümüyor. Muhaliflere karşı son derce hassas olan güçler, iktidar mensuplarına karşı ya işlemiyor ya da son derece müsamahakâr bir tavra bürünüyor. Misal, partisinin bile artık tahammül edemediği için istifaya zorladığı Gökçek’e dönüp bakan olmuyor, ama bugün onun koltuğunda oturan Yavaş’a nefes aldırılmıyor. Yavaş’ın yönetimindeki belediyenin konserleri didik didik edilirken, hukukun eli, kamu kaynaklarını har vurup harman savuran Gökçek’in yakasına yapışmıyor. En küçük muhalif belediyelere bile göz açtırılmazken, mesela yolsuzluk iddiaları halkın diline düşmüş kayyumlara ilişilmiyor.
Hâsılı, kişinin parti kimliğine bağlı olarak harekete geçen ya da geçmeyen bir hukuktan bahsediyoruz. Soruşturmalar keyfi ve seçilerek yapılıyor, muhalifler cezalandırılırken iktidar mensuplarına dokunulmuyor. Tablo böyle çarpık olunca ironik halle de karşı karşıya kalıyoruz; yolsuzluklarıyla maruf kişilerin –utanmak ve kendini unutturmak bir yana- bir de çıkıp millete ahlak dersi vermeye kalkmalarına şahitlik ediyoruz.
Tarihle inatlaşmak
İkincisi, yolsuzluk iddialarının, gerçekten bir yolsuzluğu ortaya çıkarmaktan ziyade, güçlü bir rakibi tasfiye etmek ve siyasi sahayı iktidarın ağız tadına uygun kılmaktır. Tam bu noktada insanın aklına ister istemez 17-25 Aralık Operasyonları geliyor. O operasyonda da kamuoyunun üzerine çok sayıda iddia boca edilmişti. Ayakkabı kutularında saklanan paraların görüntüleri sunulmuş, para sıfırlama kayıtları dinletilmişti.
İddialar az buz da değildi. Öyle ki dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu, haklarında yolsuzluk ithamları bulunan dört bakanın Yüce Divan’a gitmelerini ve orada adil bir yargılamadan geçmelerini savunuyordu. Kafayı kuma gömmenin bir gereği yoktu; bu bakanların masum ya da suçlu olduklarına mahkeme karar vermeliydi.
Mamafih, ciddi yolsuzluk iddiaları ihtiva etse de, yapılış tarzı itibariyle bu operasyon, bir yolsuzluğu ve sorumlularını açığa çıkarmaktan çok, hükümete karşı bir darbe niteliği aşıyordu. Nitekim hükümet de toplumun ağırlıklı bir kısmı da bunu gördü ve hükümet bu darbe teşebbüsünü halkın geniş kesimlerini püskürtmeyi başardı.
Ne yazık ki bugün de benzer bir durum var. Tarihle inatlaşan, ders almamakta inat eden bir siyasi geleneğimiz var. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere iktidar temsilcileri, sürekli heybedeki daha büyük turplardan söz ediyorlar. İktidara yakın medya da iddiaları gerçekmiş gibi aktarıyor ve çarşaf çarşaf yayınlarla halkı inandırmaya çalışıyor.
Ama bütün bu gayretin altında maddi bir gerçeğin tespitine hizmet etmenin yatmadığı, amacın iktidar için tehlikeli addedilen bir siyasi aktörle hesaplaşmak, onun önünü kesmek ve mümkünse onun siyasi hayatını bitirmek olduğu biliniyor.
Binaenaleyh, bunların toplum nezdindeki etkisi de sınırlı oluyor. İnsanlar yolsuzluk iddialarından çok onun arkasındaki hesaba bakıyorlar ve ona göre pozisyon alıyorlar. Yolsuzluğun gerçekten var olup olmadığı, siyasi kutuplaşma seviyesinin yüksekliğinden ötürü, burada ikincil bir kıymet arz ediyor ve zaten belli pozisyona yatmış olanların duruşunu değiştirmiyor.
Hukuk böyle seçici ve siyasi tasarım amacıyla kullanıldığında ondan bir adalet çıkmıyor; adalet olmayınca da zaman geçiyor, isimler değişiyor ama biz hep aynı sularda debelenip durmaya devam ediyoruz.
19 Mart’ın üzerinden iki hafta geçti.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nu hedef alan yargı kuşatmasından sonra Türkiye hareketli günler yaşadı. CHP’nin cumhurbaşkanı adayını belirlemek için yaptığı önseçime milyonlar katıldı. İmamoğlu’na yönelik operasyonu protesto etmek için İstanbul’da yapılan mitinge, coşkulu ve kalabalık bir kitle katıldı. CHP, iktidara destek oldukları gerekçesiyle farklı sektörlerdeki birçok firmaya karşı bir boykot hareketi başlattı.
İktidar da, elindeki tüm kozları sahaya sürdü. Emniyet, adliye ve medya güçleriyle muhalefete tam saha pres uyguladı. Bir taraftan muhalefeti yolsuzluk yapmak ve milli ekonomiye zarar vermekle itham etti, böylelikle muhalefetten gelen ve giderek büyüyen dalgayı peşinen değersizleştirmeye çalıştı. Diğer taraftan da protesto gösterilerine katılmaktan boykotu savunmaya kadar hemen her düzeydeki tepkilere soruşturma açarak muhalif kesimlere gözdağı verdi ve yükselen sesleri bastırmayı amaçladı.
Hem muhalefet hem de iktidar adına son derece hararetli geçen bu dönemin bazı değişimlere yol açması kaçınılmaz. Dinamik bir süreç tecrübe ediliyor ve hemen her gün yeni bir gelişmeye tanık olunuyor. Dolayısıyla bugün ortaya çıkan tablo yarın bambaşka bir renge bürünebilir ama hâlihazırda 19 Mart’tan sonra olup-bitenlerden bazı siyasi tespitlere ulaşmak mümkün. Üç tanesine değinmekle yetineceğim:
1. Eğer erken seçim veya anayasa değişikliği yoluyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir kez daha aday olmanın yolu açılırsa, onun rakibinin kim olacağı büyük ölçüde belli olmuştur. Gerek özelde CHP, genelde muhalif seçmenin önseçime gösterdiği teveccühün ve gerek İstanbul mitinginde toplanan kitlenin verdiği mesajın anlamı açıktır: “Erdoğan’ın rakibi, İmamoğlu’dur.” Dolayısıyla CHP açısından “Erdoğan’ın rakibi kim olmalıdır?” sualinin bir hükmü kalmamıştır.
İmamoğlu’nun hukuki bir abluka altına alınacağı belliydi. 2024 İstanbul seçimlerini açık farkla kazanması ve cumhurbaşkanlığı niyetini göstermesinin ardından, iktidarın ona yöneleceği kesindi. O da bunu gördü ve cumhurbaşkanlığı adaylığı kartını erkenden açtı. İktidar bu kartın kıymet almasını engellemek için apar topar harekete geçti. Akşam diplomasını iptal etti, sabah evini bastı, gözaltına aldı ve tutukladı.
Ancak iktidarın kör parmağım gözüne hâli, hem CHP’nin hem de farklı gerekçelerle iktidardan rahatsız olan kesimlerin İmamoğlu’nun etrafında toplanmasına neden oldu. Öyle ki, normalde CHP içi bir yarışta İmamoğlu’na rakip olması muhtemel isimler de onun için oy kullandı, onun için kürsüye çıktı. İmamoğlu cumhurbaşkanı adayı değil de salt belediye başkanı olsaydı muhtemelen böyle bir sahiplenme de olmayacaktı.
Hülasa İmamoğlu, iktidarın bağıra çağıra gelmekte olan teşebbüsünü sağlam bir zeminde karşıladı. Kendisi gücünü tahkim ederken, en büyük rakibi olarak gösterilen Yavaş ise güç kaybetti. Yavaş’ın gücü, susmasından geliyordu; bu vesile ile konuşmaya başlayınca gizemi çözüldü ve farklı toplumsal kesimleri taşıma potansiyelinin çok sınırlı olduğu görüldü. Neticede iktidarın İmamoğlu’nu tasfiye için giriştiği hamle, döndü dolaştı İmamoğlu’na yaradı.
2. 19 Mart, CHP’ye içinde yol alabileceği güçlü bir muhalefet kanalı açtı. Uzunca bir süreden sonra ilk defa birinci parti çıktığı 2024 yerel seçimlerini takip eden günlerde CHP, AK Parti’ye karşı psikolojik üstünlüğü ele geçirmişti. Bilhassa İstanbul ve Ankara’da elde edilen ezici galibiyet, CHP’nin genel seçimlere dönük umutlarını da büyütmüştü. Fakat CHP bu üstünlüğünün muhafaza edemedi. Suriye’de Esad rejiminin devrilmesi ve yeni bir çözüm sürecinin başlaması dengeleri değişirdi. CHP, iç ve dış bu gelişmelere beklentileri karşılayacak düzeyde cevap veremedi ve inisiyatifi yeniden iktidara kaptırdı.
19 Mart ise, CHP’ye yeni bir kapı açtı. İktidar, muhalefetin büyümesinden duyduğu endişe ile bütün tuşlara birden bastı ve dozu kaçırdı. Doz aşımından CHP’li belediyelerin açtığı Kent Lokantalarını beğenen yemek yorumcuları da nasibini aldı, protestolara katılan üniversite öğrencileri de. İş o kadar çığırından çıktı ki RTÜK henüz yayınlanmış programlar üzerinden televizyon kanallarını tehdit etti, boykotu destekleyen oyuncular işlerini kaybetti, boykot çağrısı yapanlar hakkında soruşturmalar açıldı, vs.
Velhasıl mesele, salt İstanbul Belediyesi ya da İmamoğlu’nun önünün kesilmesi ile sınırlı kalmadı, birçok konuyla iç içe geçti ve birçok kesime sirayet etti. Zaten seçme ve seçilme hakkı, oyun ve sandığının namusunun korunması, bireysel özgürlük alanlarının savunulması, ekonomik refah kaybı gibi birçok mevzuda iktidardan kaygı duyan geniş bir kesim vardı. 19 Mart, bu kaygıları açığa çıkardı ve görünür kıldı; İmamoğlu ve CHP de bu kaygıların taşıyıcılığını üstlendi. Böylece CHP, sadece CHP’lilerle sınırlı olmayan, daha geniş toplumsal gruplarla buluşma imkanına kavuştu, muhalefeti kendi etrafında topladı ve buradan aldığı güçle de iktidara karşı dilini sertleştirdi.
Şüphesiz zamanla saha soğur ve eylemler yavaşlar ama bu muhalif duygunun artık kalıcılık kazandığı söylenebilir. CHP için ciddi bir fırsat bu; eğer CHP kapsayıcı bir söylem geliştirebilirse, kendi havuzunu büyütme ve seçmenleri dışındaki muhalif kitlelerle aynı zeminde ortaklaşma şansı bulabilir.
Ancak, eğer CHP iktidardan duyulan hoşnutsuzluğu toplumun Kemalizme duyduğu bir özlem olarak okur ve bunun paralelinde bir dil kullanırsa ayağına gelen topu taca atmış olur. CHP’nin farklı katmanlarında rastlanılan bazı ifadeler ve eylemler (mesela Özgür Özel’in “Biz Jöntürklerin neferleriyiz” diye başlayan ve “biz” ile “onlar” ayrımına dayanan konuşması, Mansur Yavaş’ın Newroz kutlamaları hakkındaki sözleri, Tanju Özcan’ın Öcalan’a dair ifadeleri, vb.) CHP için bunun ciddi bir risk olduğuna işaret ediyor.
3. İktidar, büyük bir olasılıkla protestoların bu denli yaygınlaşacağını öngörmedi ve 19 Mart’ın ardından beliren manzaradan memnun kalmadı. Gezi ya da 19-25 Aralık hadiselerindeki gibi kutuplaştırmaya dayalı denemeler de eskisi gibi işlev görmedi. Zira hem vaziyet çok farklıydı hem de köprünün altında çok sular akmıştı. Ezcümle, iktidarın toplumu anlama noktasında ciddi bir sorununun olduğu görüldü.
Toplumu okuyamama ya da geçmişteki gibi doğru okuyamama birçok nedene bağlanabilir. İkisi özellikle mühim: Biri, iktidarın çok uzun sürmüş olmasıdır. AK Parti, neredeyse çeyrek asırdır iktidarda. İktidar olmanın insanı körelten bir tarafı var. Hele rakipsiz iktidar olduğu duygusuna kapıldığında insan reflekslerini kaybeder. Her şeye bürokrasinin merceğinden bakıldığında, toplumsal okur-yazarlık düşer.
Diğeri ise adına cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denen ucube yapıdır. Yetkileri tek bir ele devreden, Meclis’i işlevsiz bırakan, Cumhurbaşkanı dışında diğer bütün seçilmişleri güçsüz kılan, iddiasının aksine seçilmişleri değil atanmışları, siyasetçileri değil bürokratları söz ve yetki sahibi yapan bir sistem bu.
AK Parti bu sistemde devletleşti, partiyi sivil aktörler değil devlet memurları temsil eder oldu. Artık kimsenin AK Parti’nin vekillerini ya da teşkilat yöneticilerini tanımasına gerek kalmadı; onların yerini vali, kaymakam, cumhuriyet savcısı aldı. Parti devlet organlarıyla bütünleştikçe de halktan uzaklaştı.
Geçmişte etkin parti teşkilatlarıyla toplumun en ince damarlarına kadar nüfuz eden ve yerel taleplerden haberdar olan bir yapıya, bu sistemde bürokratik hassasiyetler yön vermeye başladı. Parti siyaset belirleme kudretini kaybetti; takip edilecek rotayı, parti ile irtibatı olmayan ve herhangi bir siyasi sorumluluk da taşımayan bir Cumhurbaşkanlığı bürokrasisi tayin eder oldu.
AK Parti’nin halkla bağı zayıflayınca halktan aldığı destekte de tabiatıyla büyük bir düşüş yaşandı. Nitekim yakın geçmişte AK Parti % 50’lerde seyrederken bugünlerde % 30’ları zor buluyor. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistem bu devasa gerilemenin en büyük nedenlerinden biri; bu itibarla siyaseti ve partileri bitiren bu sistemin ilk kurbanının AK Parti olduğunu söylemek mümkün.
Siyaset, çoğu kez niyetlenmemiş sonuçlar üzerinden şekillenir. Görünen o ki; 19 Mart da AK Parti’nin niyetlerinin aksi bir resim ortaya çıkardı, hem ibreyi muhalefete taraf çevirdi hem de kendi zaafını gözler önüne serdi.
19 Mart, her ne kadar toplumda sürece yönelik şüphelerin büyümesine neden olduysa da, aktörler düzeyinde bir kırılmaya sebebiyet vermedi. Bazı yorumcuların iddialarının tersine, süreç ne askıya alındı ne de akamete uğradı. Son bir haftada yaşananlar, işlerin planlamaya uygun olarak ilerlediğine ve sürecin hitamına yakın olduğumuza işaret ediyor.
19 Mart’taki İmamoğlu operasyonunun, 1 Ekim’de kamuoyuna duyurulan çözüm süreci ile doğrudan bir bağlantısı yoktu. Kürt meselesinde siyasi bir hamle yapıp yapmamasından bağımsız olarak, iktidarın İmamoğlu’na karşı bir saldırıya geçeceği belliydi. Başta İmamoğlu olmak üzere hemen herkes yaklaşmakta olan bir ateş topunun farkındaydı. İmamoğlu’nun adaylığını erkenden ilan etmesinin ve cumhurbaşkanlığı kampanyasına başlamasının nedeni de buydu.
Ancak aralarında direkt bir irtibat bulunmasa da 19 Mart, yeni çözüm sürecine tesir etti. Evvela, CHP tabanında sürece verilen desteğin azalmasına neden oldu. Zaten CHP’nin seçmenlerinin bir kısmında ve CHP’ye yakın duran medyanın büyük bir kesiminde sürece karşı menfi bir tutum vardı. Gerekçeleri, bunun iktidara yarayacağıydı; Erdoğan-Bahçeli birlikteliğinin vadesi tükenmekteydi, bu süreç ise onlara hayat suyu verecekti. Sürecin tek gayesi iktidarın ömrünü uzatmak ve Erdoğan’a bir daha cumhurbaşkanlığı yolunu açmaktı. CHP, bu tuzağa düşmemeliydi.
19 Mart, CHP’deki bu karşıtlığı daha da keskinleştirdi. İktidarın partilerini bir nevi kuşatmaya alması ve cumhurbaşkanı adaylarını tutuklanması, CHP tabanında iktidar kaynaklı her adımın otomatik olarak reddedilmesi düşüncesini güçlendirdi. İmamoğlu’nun hapse atıldığı ve CHP’ye kayyum atanmasının konuşulduğu bir ortamda, iktidarın hiçbir siyaseti -velev ki hayırlara vesile olsun- desteklenemezdi. Böylece CHP saflarında zaten düşük seviyelerde seyreden süreç desteği, daha da zayıfladı.
Seçmenlerdeki bu ruh hali, CHP yönetimini de zora soktu. Özel ve ekibi, Kürtlerin sürece desteklerini göz önünde tutarak CHP’nin mutlak bir karşıtlığa savrulmaması için çaba gösterdi. Fakat tabandaki direnç, CHP’nin sürece coşkulu ve müspet bir yönde müdahil olmasını da engelledi. Özel, partiyi süreç rotasında tutmak için uğraştı ama tabanındaki muhalefetten ötürü de karışık mesajlar vermek zorunda kaldı. Bu da CHP’nin bu meselede güçlü bir siyaset geliştirmesine mâni oldu. CHP, geleneksel tabanı ile pay almaya çalıştığı geniş seçmen havuzu arasında sıkıştı ve gel-gitli bir pozisyona mahkûm oldu.
19 Mart, DEM Parti’yi de rahatsız etti. Zira bir yandan süreç devam ettirilirken diğer yandan CHP ile DEM Parti arasında yerel seçimlerde işbirliğini mümkün kılan “Kent Uzlaşısı” formülünün bir soruşturma konusu yapılması ve tutuklanma nedenine dönüşmesi DEM Parti’de hoşnutsuzluk yarattı. DEM Parti tabanında sürece ilişkin güvensizlikleri artırdı, kuşkuları ve endişeleri büyüttü, soru işaretlerini çoğalttı.
Aslında 19 Mart ile birlikte siyasi olarak en zora giren parti DEM Parti oldu. Çünkü bir taraftan, muhalif çevrelerin yoğun baskısı ile karşılaştı. Otoriterlik dozu giderek yükselen bir iktidar ile iş tutmasının kabul edilemezliği vurgulandı. Eğer DEM Parti muhalif sıfatını korumak istiyorsa iktidarla olan münasebetlerini derhal kesmeliydi. Aksi takdirde, DEM Parti 19 Mart’tan sonra hiçbir şey olmamış gibi iktidarla konuşmaya devam ederse, iktidarın günahlarının ortağı olacağını da bilmeliydi.
Diğer taraftan da DEM Parti’nin sürdürmek mecburiyetinde olduğu bir süreç söz konusuydu. Zira 40 yılı aşkın bir çatışmanın sona erme ihtimali belirmişti. Kürt meselesinin silah boyutunu çözüme kavuşturarak, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önüne konan en büyük takozlardan birini kaldırmanın imkânı doğmuştu. Keza seçmenlerinin temel beklentisi de bu paraleldeydi; DEM Partililer artık silahların ortadan kaldırılmasını ve siyasetin yol açıcı bir rol üstlenmesini arzu ediyorlardı. Partinin buna sırt çevirmesi; Kürt meselesinin çözüm için doğmuş bir fırsatı itmesi ya da seçmenlerinin seslerine kulak tıkaması düşünülemezdi.
Hâsılı, DEM Parti’nin üzerinde aynı anda hem bazı muhalif çevrelerden yükselen “iktidarla köprüleri at” tazyiki hem de süreci sürdürmek için iktidarla ile birlikte çalışmak yükümlülüğü vardı. DEM Parti, bu nedenle, süreci ilerletmek yönündeki iradesini güçlendirdikçe muhaliflerin eleştirilerine ve baskılarına uğradı. Eğer süreçten çekilse ya da sürecin yürütülmesinde zaaf gösterse, o vakit de seçmenlerin tepkisine maruz kalacak ve iktidarın da şimşeklerini üzerine çekecekti.
Hakkını teslim etmek lazım, DEM Parti bu sert dönemeçten sağlam çıktı. Birbiriyle tevili zor istemleri elden geldiğince kendi siyasetinde uzlaştırmayı denedi. DEM Parti, bir yandan 19 Mart operasyonun anti-demokratik ve gayri hukuki yönünün altını çizdi ve CHP ile dayanışma gösterdi. Parti temsilcileri gerek Ankara’da ve gerek Saraçhane’de CHP’ye destek ziyaretleri yaptı. Diğer yandan ise DEM Parti, iktidarla ilişkilerini muhafaza etti ve masayı devirecek fevri bir hareketin içine girmedi. DEM Parti’nin bu dengeli ve olgun siyaseti, çözüm sürecin bu dönemden asgari bir hasarla çıkmasını sağladı.
Dinamik bir süreçteyiz, her gelişmenin süreci olumlu veya olumsuz bir şekilde etkileme potansiyeli var. Sürecin ana bir doğrultusu olsa da, siyasi alandaki her bir gelişme süreci hızlandırabilir ya da yavaşlatabilir, sürecin daha fazla ya da daha az sahiplenmesine sebep olabilir. 19 Mart da, bu meyanda, Erdoğan’ın da çözüm sürecine daha fazla sarılması sonucunu doğurdu.
Çünkü İmamoğlu operasyonundan ötürü Erdoğan hızla yayılan ve muhtemelen öngörmediği bir muhalif dalgayla karşılaştı. İmamoğlu’nun tutuklandıktan sonra etkili bir önseçimle cumhurbaşkanı adayı olarak belirlenmesi ve toplumsal muhalefetin büyük bir oranda CHP etrafında bütünleşmesi, Erdoğan’ın oyun alanını daralttı.
Çözüm süreci, Erdoğan’ı sıkıştığı bu dar sahadan çıkartabilecek en iyi karttı. Hâlihazırda memleketteki tek pozitif gündem, buydu. Süreci derinleştirmek, hem iktidara karşı muhalif cephenin genişlemesini hem de gündemin muhalefet tarafından tayin edilmesini engelleyebilir ve inisiyatifin tekrardan iktidara geçmesini sağlayabilirdi.
Nitekim Erdoğan bu güzergâhta hızla yol aldı. DEM Parti Heyeti ile Külliye’de, kendi kurmaylarının da katıldığı, uzun bir görüşme yaptı. Görüşmenin ardından taraflar yol haritasında herhangi bir sapmanın olmadığını ve nihai neticeye varmak için daha umutlu bir tablonun ortaya çıktığını belirttiler.
Ayrıca DEM Parti temsilcilerinin hukuki hazırlıkları görüşmek için bu hafta içinde Adalet Bakanlığı yetkilileriyle bir araya geleceği ve İmralı Heyeti’nin de son gelişmeleri değerlendirmek için Öcalan’ı bir kere daha ziyaret edeceği duyuruldu. PKK’nin kongresini toplaması ve sürecin bir bütün olarak sona ermesine dair tarihler telaffuz edilmeye başlandı.
Velhasıl 19 Mart, her ne kadar toplumda sürece yönelik şüphelerin büyümesine neden olduysa da, aktörler düzeyinde bir kırılmaya sebebiyet vermedi. Bazı yorumcuların iddialarının tersine, süreç ne askıya alındı ne de akamete uğradı. Son bir haftada yaşananlar, işlerin planlamaya uygun olarak ilerlediğine ve sürecin hitamına yakın olduğumuza işaret ediyor.
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye’nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.
DEM Parti ve Kürtler yine topun ağzında.
Kimi muhalifler, DEM Parti’ye ve oradan hareketle Kürtlere ateş püskürüyor yine.
Bu kez atış poligonuna konulmalarının nedeni, iktidarla çözüm süreci hakkında konuşmaya devam etmeleri. Büyük bir suç!
19 Mart’ta İmamoğlu’na yapılan operasyondan sonra, DEM Parti’nin iktidarla ilişkisini sürdürmesi affedilmez bir günah olarak telakki ediliyor kimi mahfillerde. İktidar İmamoğlu’nu oyun dışına itmek için hamleler yaparken, DEM Parti’nin halen iktidarla görüşmesi kabul edilemez bulunuyor.
İlk günden itibaren DEM Parti’nin operasyona karşı durmasına ve demokratik siyaset içinde yapılması gerekenleri yapmasına burun kıvırılıyor. DEM Parti’nin operasyonun hukuk ve demokrasi dışı niteliğini sertçe eleştirmesi, siyaseti zehirleyen yönüne tepki göstermesi, kurumsal olarak İmamoğlu ve CHP ile dayanışması küçümseniyor.
“Hepsi bu mu?” deniyor, DEM Parti’nin gayretlerine bir değer biçilmiyor. Bilmeyen de onların DEM Parti için kendilerini ateşe attıklarını, yanmayı göze aldıklarını sanır.
Peki, DEM Parti’den ne bekliyorlar?
Cevap basit, “İktidarla olan bağlarını kopar” diyorlar DEM Parti’ye. Altı kurtarmıyor!
Muhalefete akıl verme iddiasındaki bazı kanaat önderleri ve akademisyenler, 19 Mart’tan sonra hiçbir şey olmamış gibi iktidarla konuşmaya devam etmesi halinde DEM Parti’nin artık kendini muhalefetten saymaması gerektiğini bildiriyorlar. Masadan kalkmayan bir DEM Parti’yi tarafını seçmiş ve efendinin sofrasına oturmayı içine sindirmiş bir yapı olarak değerlendireceklerini buyuruyorlar.
Hâsılı, gemileri yakmadığı takdirde DEM Parti ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin, onlar için boş!
Onların nazarında iktidarla münasebetine bir son vermeyen ve iktidarın uzattığı eli havada bırakmayan bir DEM Parti’nin bir kıymetiharbiyesi yok.
Son derece üst perdeden DEM Parti’ye ve Kürtler yön tayin etmeye yeltenen nobranlığın altında, kendi dertlerini ve sorunlarını Kürtlerin dertlerinden ve sorunlarından daha mühim gören bir ruh hali yatıyor. Zihinlerinde bir öncelik listeleri var; bu önceliklerin Kürtlerin de öncelikleri olmasını ve Kürtlerin buna göre hizalanmalarını talep ediyorlar.
Onlara göre bu, oldukça doğal, eşyanın tabiatı bunu gerektirir. Dolayısıyla Kürtlerin farklı önceliklerinin olabileceğini düşünmüyorlar. Mesela İmamoğlu haksız bir muameleye maruz kaldı diye DEM Parti’nin süreçten çekilmesi gerektiğini belirtiyorlar. Lakin birçok mensubu hapishanede olmasına ve yakın zamanda belediyelerine kayyum atanmasına rağmen DEM Parti’nin süreci yürüttüğünü göz ardı ediyorlar.
Varsa yoksa kendi dertleri!
Başlarına birçok felaket gelmesine rağmen Kürtlerin bir çözüm kapısını neden sonuna kadar zorladıklarına kafa yormuyorlar. Silahların ortadan kalkmasının Kürt siyaseti ve Kürtler için hayatın normalleşmesi anlamına geldiğini, o nedenle silahsızlanmaya büyük bir ehemmiyet atfettiklerini akıllarına getirmiyorlar.
Kendi perspektiflerinin tek ve mutlak olduğunu zannediyorlar. Misal, çözüm sürecini teslimiyet ya da kanma/kandırılma olarak ele alıyorlar. Herkesten de bu tahlile katılmasını bekliyorlar. Kürtler, onların nazarında, eğer iktidarla bir sürecin içine girmişlerse ya teslim bayrağı çekmişlerdir ya da iş bilmezliklerinden ötürü iktidara kanmış/ iktidar tarafından kandırılmışlardır.
Sanki politik bir topluluktan değil de eline elma şekeri verip kandırılan bir çocuktan bahsediyorlar.
Oysa onların teslimiyet ya da kandırılma olarak niteledikleri bir süreçte, Kürtler belki siyaset alanın genişlemesi ve barışın inşası için büyük bir fırsat görüyorlardır. Ve birçok kazayla karşılaşsalar da bu yolda sonuna kadar gitmenin hem kendileri hem de ülke için en doğru tercih olduğunu düşünüyorlardır. Bunun için onları suçlamanın siyasetin bir geçerliliği, gerçekliği ve anlamı olabilir mi?
Muhaliflerin bir bölümünün muhayyilesinde Kürtler, her daim sahaya sürülecek hazır bir kıta veya istenildiğinde sokaklara salınacak kadrolu direnişçiler olarak yer etmiş gibi. Dolaysıyla caddelerde, meydanlarda bir hareketlilik olduğunda gözleri hemen Kürtleri arıyor. Kürtler ne olup bittiğini anlamak için bir soluk almaya ihtiyaç duymuşsa ve alana çıkmamışsa, o vakit de eleştiri oklarını Kürtlere yöneltiyorlar.
Kürtlere ve Kürt siyasi aktörlerine her türlü eza reva görülürken dönüp başını çevirmeyenler, hatta bu işte dahli olanlar, arzuladıkları gibi hareket etmedikleri için birden Kürtlere karşı ahlaki üstünlük pozları takınıyorlar.
Daha dün kendileri iktidar ile orta bir yol bulmaya çalışırken Kürtlerin ne hissettiklerine zerre kadar önem vermeyenler, bu gün DEM Parti’nin çözüm için iktidarla irtibatta bulunmasını, bir ihanet olarak tanımlıyorlar. Bilmem kaçıncı kezdir Kürtleri demokrasiyi ve muhalefeti satmakla itham ediyor ve terbiye sınırlarını yerle yeksan ediyorlar.
Neyse ki bu tavrın ve söylem, artık eskisi kadar tesirli değil.
Çözüm süreci nihayet varır mı varmaz mı onu göreceğiz. Temennimiz ve umudumuz, elbette bu sürecin müspet bir biçimde nihayetlenmesi, silahların gömülmesi ve siyasetin hükümferma olması. Mamafih bu süreç şimdiden olumlu bir çıktısı oldu; DEM Parti’nin ve Kürtlerin kerameti kendinden menkul bu kibirli siyasete geçmişteki kadar prim tanımadıklarını açığa çıkardı.
Bu da az bir ilerleme sayılmaz
Yıldıray Oğur ile sohbetinde Etyen Mahçupyan, Sırrı Süreyya Önder’i çok güzel tarif etmiş. “Bazıları hastalık gibidir dünyada, bazıları da ilaç gibidir. Sırrı Süreyya, herkese çok iyi gelen bir ilaç gibi, o yönüyle de Hrant’a benziyor.”
Gerçekten ilaç gibi biridir Sırrı Abi. Onunla her konuda hemfikir olmanız gerekmez, hatta bazen boğaz boğaza da gelebilirsiniz ama yine de sözleriyle, öyküleriyle, anekdotlarıyla ruhunuza nüfuz eder, bir yönüyle iyi gelir size.
Hakkında yazılıp çizilenlere bakıyorum dünden beri.
Bu memlekette farklı mahallelere sesini duyurabilen, farklı kesimlerin üzerinde ittifak ettiği, iyiliğine kefalet verdiği ve kendisinden razı olduğu insan sayısı az. Maalesef.
Sırrı Abi de o çok az sayıdaki insandan biri.
Her cenahtan insan onun sağlığına kavuşmasını ve sevdiklerinin arasına dönmesini canı yürekten diliyor, hayır duasını eksik etmiyor ondan.
Çünkü hepimiz içten içe onun gibi “hayatı muhabbete çeviren” bir çelebiliğe ve yaralarımızı sağlatacak bir ilaca ihtiyacımızın olduğunu gayet iyi biliyoruz.
Sırrı Abi, sen gel Muhsin Kızılkaya’ya kulak ver, “Kalbini bir kez olsun dinleme” ve “gitme”!
Daha anlatacak çok hikâyen, yapacak çok işin var senin…
19 Mart’ın ardından toplumsal muhalefet, ana adres olarak CHP’yi belledi. Farklı sosyal gruplar, iktidara karşı olan şikâyetlerini CHP’nin etrafında kümelenerek dile getirdi. Öyle ki uzun zamandır sesinin soluğunun çıkmadığı ve ahalisiyle bir ünsiyet kuramadığı şehirlerde bile CHP hatırı sayılır bir kitleyi meydanlara toplayabildi. Mesele Yozgat’ta, bu bağlamda, üzerinde durulması gereken bir tablo ortaya çıktı.
Dolayısıyla İmamoğlu’nu sahneden düşürmeyi hedefleyen hamlenin an itibariyle ters teptiği ve CHP’ye bir dinamizm kazandırdığı söylenebilir. Arkasında halkı daha fazla buldukça CHP’nin özgüveni büyüyor ve iktidara karşı tavırları sertleşiyor. Kalabalıklar çoğaldıkça CHP’nin dilinin bağı çözülüyor. Kendini daha güçlü hissettikçe muhalefetinin dozu da artırıyor.
Ne var ki bu resimde Kürt meselesi CHP’nin zayıf halkasını oluşturuyor. Aslında Kürt meselesi bugün CHP’nin en güçlü ve en talepkâr olduğu alanlardan biri olmalıydı. Ancak durum tam tersi; Kürt meselesi CHP’nin en zayıf kaldığı alanlardan birini teşkil ediyor. Elbette bu zayıflığın güncel nedenlerinden bahsedilebilir. Misal, iktidarın yargıyı bir kızılcık sopası gibi kullanarak CHP’yi sıkıştırmasına değinilebilir.
Doğrudur; iktidarın yargı eliyle CHP’yi sınırlama siyasetinin CHP’ye derinden tesir ettiği yadsınamaz. CHP, bir süredir daha ziyade kendi canının telaşında; o nedenle Kürt meselesi gibi can akan sorunlarla gerektiği kadar ilgilenemiyor. Kendi perspektifini bu tarihi meselede belirleyici kılamıyor ve halkın dikkatini kendi üzerine çekemiyor. Zayıf kaldığı için de burada iktidarı da bir pozisyon almaya ya da mevcut pozisyonunu değiştirmeye zorlayamıyor.
Siyasetin kaldıramayacağı bir günah
Fakat CHP’nin bu zayıflığını salt hâlihazırda karşılaşılan acil problemlere bağlamak, kendini aldatmak olur. Kürt meselesi mevzubahis olduğunda CHP’nin yapısal açmazlarının bulunduğunu unutmamak lazım gelir. Bu yapısal açmazlardan iki tanesinin altı çizilebilir:
İlk olarak, CHP, 2018’den beri hem yerel hem de genel seçimlerde Kürt seçmenlerden ciddi bir siyasi destek alıyor. Lakin buna rağmen CHP’nin bütüncül bir Kürt politikası bulunmuyor. 2019’dan beri CHP yerel yönetimlerde iktidar; büyük şehirlerin mühim bir kısmı CHP tarafından yönetiliyor. Yani CHP “Ne yapalım biz muhalefetiz” bahanesinin arkasına sığınamaz. CHP, belediyeleri aracılığıyla, Kürt meselesinde hem yapısal hem de sembolik bazı adımlar atabilirdi ama bir arpa boyu bile yol almadı. CHP belediyeleri, Kürt seçmenlerin rahatlıkla karşılanabilecek istemlerini dahi kulak arkası etti.
Kürt meselesinin kolay bir mesele olmadığına şüphe yok. Çünkü bu meselenin silahsızlanma, yasal-anayasal hak talebi ve sınır ötesindeki Kürtlerle ilişki gibi birçok boyutu var. Her bir boyut, üzerinde incelikle düşünülmüş bir siyasete ihtiyaç duyar. CHP de iktidara namzet bir parti; onun ülkenin geleceğini tayin edecek denli önem arz eden bir mesele hakkında kapsamlı bir hazırlığının olması, eşyanın tabiatı.
Gelin görün ki CHP’nin bütün bu boyutlar hakkında ne düşündüğü belli değil. Elbette laf Kürt meselesinden açıldığında başvurulan birtakım kalıp ifadeler var. (Türkiye’de bir Kürt sorunu vardır. Sorunu Meclis çatısı altında çözelim. Terörsüz Türkiye’yi destekliyoruz, vb.) Ama her bir boyutu farklı yönleriyle ele alan, alternatifler sunan ve ikna edici çözümler üreten gerçek manada bir CHP siyaseti yok. Bu da az buz bir eksiklik sayılmaz. Kendini iktidara layık gören bir partinin Kürt meselesine dair çerçevesi belli bir çözüm önerisinin olmaması, siyasetin kaldırabileceği bir günah değil.
Kesin inançlılar
İkinci olarak, CHP’nin tabanın bir kısmı ile CHP’ye ye yakın medya ve kanaat önderlerinin menfi tutumlarını vurgulamak gerekir. Genelde Kürt meselesi olsun, özelde son çözüm süreci olsun, sözü edilen bu grupların bazı kesin inançları var. İnançlarının bir bölümü tarihle alakalı; Cumhuriyet döneminde Kürt meselesinin doğmasında ve derinleşmesinde CHP’nin oynadığı başat rolü asla kabul etmiyorlar. Hatta Kürtlerin hayırla yâd etmediği geçmişi, onlar bir tür her derde deva bir altın çağ olarak yorumluyorlar. Bu nedenle de Kürt meselesiyle aralarında sahici bir irtibatın kurulması mümkün olmuyor.
İnançlarının günümüze taalluk eden kısmı ise “süreç karşıtlığı” olarak beliriyor. Bu karşıtlığın altında yatan en büyük neden, sürecin başarılı olması halinde, bundan Erdoğan ve AK Parti’nin kazançlı çıkacağı düşüncesidir. Erdoğan karşıtlığı son derece keskin; bu itibarla “Eğer Erdoğan’a fayda sağlayacaksa süreç akamete uğrasın” hissiyatının, onların bütün hareketlerine yön vermesi de sürpriz değil.
Sürecin başarısızlığına yatırım yapan bir ruh hali var karşımızda. CHP’ye yakın ekranlara, sütunlara ya da haber sitelerine bakın. Süreci somutlaştıracak tedbirler ve önerileri görmezsiniz bu mecralarda. Aksine her daim süreçteki bir küçük bir eksikliği, aksamayı veya olumsuz bir gelişmeyi şevkle büyüten bir anlayışla karşılaşırsınız. Buralarda sürecin olumlu ve devasa adımları ya görmezden gelinir ya da küçümsenip değersizleştirilir. Buna mukabil süreçteki en ufak bir tökezleme bile abartılır, pireler deve yapılır.
Eli kolu bağlı
Oysa silahların tamamen susması, Kürt meselesinin çatışmaların ve ölümlerin gölgesinden kurtulması bu ülkede yaşayan herkesin menfaatinedir; başta da muhalefetin. Ama CHP’lilerin büyük bir kısmı meseleyi bu açıdan değerlendirmiyor; sadece bunun AK Parti’ye ve Erdoğan’a nasıl bir yarar sağlayacağına odaklanıyor.
Bu da onları -insanın söylemeye dili varmıyor ama- nerdeyse sürecin arzu edilen sonuca varmasından, yani PKK’nin silahlarının devreden çıkmasından, endişe ettikleri bir noktaya savuruyor. O nedenle ağırlığı, menzile nasıl varılacağına değil, neden varılmayacağına veriyorlar.
Yapısal nitelikli bu açmazların CHP yönetimin elini kolunu bağladığı aşikar; bunlar CHP’nin inisiyatif almasının önüne set çekiyor ve diğer partilerle rekabetinde geride kalmasına neden oluyor. Örneğin MHP, süreci bir fırsat olarak değerlendiriyor; süreçle bağlantılı olarak infaz yasasında kapsamlı değişiklik ve yeni bir anayasa ihtiyacı üzerinden bir siyasal yeniden yapılanma çağrısı yapabiliyor. Siyasetin nabzını eline alıyor ve siyasi tartışmanın sınırlarını çiziyor.
CHP ise bu noktadan uzak kalıyor. Garp bir vaziyeti tecrübe ediyoruz. İktidara kaşı memnuniyetsizlikler katlandığı için muhalif seçmen CHP’ye bir kredi açıyor ve onu ileri itiyor. Ama geleneksek seçmeni CHP’yi geri çekiyor. CHP kendi tabanından çekindiği için ne Kürt meselesinde pozitif bir ajanda oluşturabiliyor ne de diğer mevzularda Türkiye’nin önüne reformcu ve yenilikçi bir siyasi tasavvur koyuyor.
Velhasıl CHP’nin asıl derdi kendiyle; evvela CHP’nin kendi içini bir hal yoluna koyması lazım. CHP’nin kendi içindeki Kürt meselesini çözüme kavuşturması, bu meyanda, iyi bir başlangıç olabilir.
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye’nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.